Evrim Altuğ
Evrim Altuğ

'Gördüğünüz ve bildiğiniz' her şeyi hatırlama zamanı

Perşembe, 3 Kasım, 2016
Rampa İstanbul'da 20 Kasım'a dek yer alan "İkame" sergisi, birey, sanat ve kavramların günümüzde hangi temellere dayalı olup olmadığını sorgulayan yapıtları bir araya taşıyor. Sergi gerçekliğin kavram, iletişim ve estetikteki kalıcılığını sınayan yerli ve yabancı anlatıları üst üste getiriyor. Bize gördüğümüz ve bildiğimiz her şeyi 'hatırlamak' ve tasnif edebilmek için önemli bir fırsat veriyor.

Gündemdeki resmî ve gayrıresmî olağanüstülükten, üst üstelikten ötürü ‘millî ve beynelmilel havsalamızın almadığı’ günlerden geçerken, sizi yeraltındaki bir teşhire davet etmek istiyorum.

İki genç küratörün, Esra Sarıgedik Öktem ve Nicole Dee O’Rourke’un depresif ve feminist bir samimiyetle, hayata dair birbirinden başka, gerek modernite, gerekse post-moderniteye sıkışık, fay gergini okumaları estetik bir çeşitlilikle bir araya taşıdığı “İkame” sergisi bu.

İstanbul Beşiktaş’taki Akaretler mevkiinde yer alan Rampa Sanat Galerisi‘nde bulunan ve 20 Kasım’a dek görülebilecek sergi, Murat Akagündüz, Servet Koçyiğit, Michael Rakowitz, Erinç Seymen, Cansu Çakar, Aslı Çavuşoğlu, Yaşam Şaşmazer, Hera Büyüktaşçıyan, Clemens Von Wedemeyer, Hasan Özgür Top, Pipilotti Rist, Civan Özkanoğlu, Vahap Avşar ve Seçil Yersel ile Huo Rf imzalı yapıtlardan oluşuyor.

Sergi, küratörlerin metnine bakılırsa, “Judith Butler ve Athena Athanasiou’nun birlikte geliştirdikleri ‘yoksunlaşma’ kavramı ve yoksunlaşmanın ertesinde farklı şekillerde ve kaçınılmaz biçimde devreye giren ‘ikame’ pratikleri üzerine yoğunlaşıyor. Bedenin kendisine ve bedenin toplum, siyaset, kültür ve ötesi alanlarda aldığı hallere değiniliyor. Ve bellek ile unutuş, zaman ile mekân, bireysel ile kolektif arasında örülen bu fikirler, izleyiciyi, şeylere, düşüncelere, renklere, ifade malzemelerine yönelik estetik arayış eşliğinde gerçeklikleri, söylentileri ya da gölgeler arasında kalmış anıları yeniden temellük etmeye, yeniden düşlemlemeye ya da ikame etmeye davet ediyor.”

yasam

Yaşam Şaşmazer

Serginin ‘pamuk ipliği’, kendisini boşanmak istediği halde (artık psikolojik) eski eşi ile 13 senedir bir türlü bir araya gelemeyen ve bu sebeple gördüğü psikolojik baskıyla medyada da bir örnek oluşturan Türk kadınının özgürlük mücadelesini, sonu gelmeyen hukuki beyanın sunumunda dışavuruyor. Civan Özkanoğlu’nun ‘İlan Olunur’ imzalı, 2016 tarihli bu dantel beyazı, serin, antiseptik harflerden menkul işi, sergi boyunca ruhsal bir altyazı gibi bizlere refakat ediyor, adeta insanlık ‘had’dimizi karşı cinsten yana bir farkındalıkla tayin ediyor. Eser bununla birlikte, devlet denen aygıtın kendi bekası için ürettiği evlilik makinesinin işlemez hale geldiğinde taraflarca, evlilikteki varlık veya yokluk silahı ile bile nasıl bir işkence aygıtına dönüştürebildiğinin kavramsal bir ispatına dönüşüyor.

Yine, modern olsun, post-modern olsun, tüketime dayalı aile arketiplerinin itinalı, göz ve el maharetiyle iç içe iki örneği, Erinç Seymen’den geliyor. Seymen, “Aile Değerleri 2” ve “Perpetuum Mobile” isimli.  kâğıt üzerine mürekkepten çalışmalarında, kendini (bulmak üzere) kendinden geçmiş, kaybolmuş devekuşu misali sözde bireylerin dahil oldukları “süreklilik” uyuşturucusunu, olabildiğince oyunsu ve karamsar bir simetriyle sunmuş.

Bizleri gördüklerimiz ve bildiklerimiz arasında türbülansa sokar bir iklime sahip “İkame” sergisinde, İstanbul bienalleri ve karma yabancı sergilerden aşina olduğumuz Pipilotti Rist’ten bir de video yapıt sunulmuş. ‘You Called Me Jacky’ adlı, 1990 tarihli, müziği Kevin Coyne’a ait bu video eser, işitilen ve onu temsile soyunan imge arasındaki huzursuz sınıra nostaljik bir tüplü ekran üzerinden bizleri tanık ediyor. Eser bir nevî, ‘tavuk yumurta’ denklemini çağrıştırırcasına, imge mi tınıyı, tını mı imgeyi temsil eder gibisinden, Mtv tarihiyle yaşıt malûm iletişim bilimleri formülüne estetik bir bakış katıyor.

Görünen ile temsil edilen arasındaki huzursuz verimliliğin farkındalığı, ressam Murat Akagündüz’ün ‘aktan daha ak’, giderek ‘veri’ ve ‘hayal’ arasına sıkıştırılmış ‘Kaf Resimleri’ adlı yağlıboya dağ beşlemesiyle serginin ‘serin’ duygusal iklimini taçlandırıyor. Akagündüz, serisi ‘Kaf’la bizleri kendi ütopya ve hedeflerimizin de samimiyetini sorgulamaya sevk etmekle kalmayıp, maruz kaldığımız yüce (heyulamız ölçütünde cüce de denebilir) imge veya imge silsilesi karşısındaki davranış biçimlerimizi de ne derece denetleyebildiğimiz, kendi hafızamızda nereye konuşlandırdığımız sorusunun kapısını, arafta entelektüel bir vatansızlıkla bırakılmış bu ‘Kaf Dağı’nın ardında aralıyor.

Sergide plastik bir diyalektik duruşla, Hakan Gürsoytrak’ın “Kara Pınar” isimli eseri de resmin, imgenin bireyselliği yönünde önemli bir tahrik delili olarak aklımıza kazınıyor. Gördüğümüze değil, gördüğümüz şeyde inandığımıza seçmeyi öneren bu suyu ‘yamuk’, ekseni sarhoş resim, öznelliğin dip yaptığı bir sahicilik arzediyor. Resimde, bitmek üzere olan iki rakı kadehi, bizi sarhoşluk samimiyeti ve ayıklık yalanı arasında bırakırken, resmin önünden de adeta ayrılmaz kılıyor. Hani öyle ki, bu katı, ama o yüzden sıcak, dobra, koyu sahi resme bakarken ‘bir tek daha bakayım, öyle giderim’ diyorsunuz, bu ‘Kara Pınar’ı gözlerinizle yudumlarken…

eric

Erinç Seymen

Sergide, alabildiğine kavrasmallaştırılmış, kodlanmış ‘Renk Kataloğu’ ile Hasan Özgür Top ise, günümüzde siyasal ve sosyolojik klişelerin ‘Renk Katalogları’nın kodlarına kadar nasıl işlediğini, bilinçli bir ruhsuzlukla yüzümüze vuruyor. İlgili katalogda El-Rakka askerî hapishanesinden İstanbul Büyükşehir Belediyesi kamusal alanlarına ve Google’un ‘objektifini sokabildiği’ tüm alanlara dek uzanan bir jeokültürel ve sosyopolitik çeşitlilik, olanca nesneleşmişliği, tüketime hazırlığı ile, distopik bir sıradanlıkla, tasarımcı jargonuyla, olanca RGB ve CMYK lügatı refakatinde önümüze çıkıyor.

Sanatçının üstlendiği ifade özgürlüğünün sınırlarını kendi biyografisi üzerinden de sınadığı, kendi kimliğine ne denli ikame hali içinde olduğunu da sorgulayan sergide yer alan Vahap Avşar ise, büyük bir özeleştiri ve samimiyet belgesi sayılabilecek “Kümülatif Resim Serisi”nde AND kartpostalları koleksiyonunda bulunan “Papatya Toplayan Kız” imgesiyle, kişisel plastik geçmişindeki “Zift Resimleri” serisini hemzeminde buluşturuyor.

“İkame” sergisini gezdiğiniz sırada, yapıtlar arasında ilginç bir dayanışma, bir sırdaşlık hali olduğu duygusuna kapılıyorsunuz. Sergiyi bir tür rehabilitasyon merkezi gibi gezmenize neden olan ve adeta eserleri rahatsız etmek istemezcesine çekingenlikle tecrübe ettiğiniz bir gizlilik hissi bu.

Tasvir edilenin varlığını kutsamaksızın sahiplenir bu korumacı tavır, sanatçı Yaşam Şaşmazer’in gerçeküstü bir gerçekliğe evirdiği yeni heykel serisiyle de önemli bir eşiği yakalıyor. Bu hem rahatsız eden, hem de sırf bu sebeple samimiyet yayan ve toplumdaki ruhsal ve sosyal sıkıntılar için de birer metafora bürünen ‘büst’ler, taşıdıkları E.E gibi isimlerle, sanat yapıtının da, taşıdığı anlatının da adeta bir hukuku olabileceğini bize hissettiriyor.

Özellikle galeri boşluğuyla artan bu yoğun atmosfer, küratörlerce belirlenmiş her bir yapıt üzerinden, sanat ve sanatçıların taşımakla yükümlü olduğu aktarım sorumluluğu ve bunun gereksindiği dürüstlük baskısından kaynaklanıyor.

Sanatçıların gerek geçmişleri, gerekse yaşadıkları an ile kurdukları varoluşçu ve eleştirel farkındalık süreci, ailevî kökeni Ortadoğu’ya uzanan ve yakın geçmişte İstanbul Bienali’ne de konuk ettiğimiz ABD’li Michael Rakowitz’in 2004’ten bu yana üzerinde çalıştığı yapıtı “Return” / “Dönüş” ile de kendisini gösteriyor.

Rakowitz’in ABD’nin Brooklyn, New York bölgesinde “Davison ve Mahdumları” imzasıyla açtığı “Hurma Dükkânı” üzerinden kendini cisimleştiren çalışma, kültürel bir muhabbet, bereket ve barış sembolü olan “Hurma”nın öyküsünü, sanatçının öz Iraklı dedesine dayandırmakla kalmıyor, ABD-Irak geçmişini bireysel ve politik düzlemdeki bağımlılık ve bağımsızlık tıkanıklıklarıyla belgeliyor.

Zira günümüzde Irak ve ABD arasındaki olumsuz yaptırımlar, bu tür ticari ilişkilerin önüne nice bürokratik ve siyasal engel çıkartıyor. Yapıtta “Hurma”nın Doğu’dan Batı’ya doğru cismen tüketilmek üzere iken, ismen ve görsel olarak da nasıl iğdiş edilebildiğinin  mümkün olan en anti-kapitalist ve anti-emperyalist bulguları, ürün kutuları ve kargo sandıkları, hatta bitkileri ile önünüze konuluyor. Dahası, sergide size bu hurma bile ikram ediliyor. Geriye eserin hüzünlü, bereket çekirdeği kalıyor.

Kuşku ve ‘olay yeri inceleme’ hissinin yoğun olduğu sergide kendi gizemiyle beslenen nice yapıt arasında, Hera Büyüktaşçıyan’ın “Kayıp Guguk Kuşu” da var. Sanatçı, kendi zamanından belirsizliğe iltica eden bir “Guguklu Saat”i temsil eden bu işinde, hemen hepimizin kökenlerinde aşina olabileceği, kendisine emanet edilmiş ipek ve desenli “bayram mendilleri”ni kullanmış.

Bu acı mizah yüklü eserde Büyüktaşçıyan, şüphelinin kanatlanıp kaçtığı mı, yoksa kaçmak üzere mi olduğu anlaşılmıyor. Belki de Guguk Kuşu, halen saatte ve uygun zamanı bekliyor… Zira, durmuş bir zamana bakıyoruz ve bu zamanın durmuşluğunu tecrübe etmek, belki de eserin en önemli sihri olarak kendini gerçekleştiriyor. Durdurulmuş zamana, onu anlamak ve benimsemek üzere bakmak, bizi o zaman boşluğu içinde zamanın önü ve ardı üzerine düşünmeye, ya da en hafif tabiriyle bize dayatılmış klişe zamanların ağırlığının yerine, olası yeni zaman duralamaları üzerine anarşik tasarılara sevk ediyor.

Kişi ve kişilerin kamusal alanla girdikleri varoluş ve temellendirme mücadelesine de inadına değiniyor, “İkame” sergisi. Özellikle İstanbul ve Türkiye gibi, kendi kendine ve sırf maddi çıkarlarla, tarihi hiçe sayarak aşırı düzeyde güncelleme, sömürü ve restorasyon uygulayan bir coğrafyada, Seçil Yersel, Clemens von Wedemeyer ve Huo Rf ile Cansu Çakar gibi sanatçıların yapıtları, bireysel ve toplumsal ölçekte temsil ettikleri aidiyet bilincinin sorgu ve eleştirisiyle tüm şehir bilimcilerin, mimarlar ve sosyologların ilgisini hak ediyor.

Wedemeyer’in Almanya’daki soğuk savaş ruhlu bir toplu konut dönüşümüne 2000’li yıllardan günümüze belgesel bakışla tanıklık ettiği projeksiyon eseri, yok edilen eski ve vadedilen yeni arasındaki farksızlığı ürküten bir şaşkınlıkla delillendirirken, Huo Rf, yaşadığı alanın fiziksel birer negatifine dönüştürdüğü iç mimari soyutlamalarıyla, tecrübe ettiği yabancılaşmayı hem kendi özel alanını korumak, hem de ona alabildiğince mesafeyle bakabilmek üzere biçim kazandırmaya gayret ediyor. Rf’nin yapıtındaki el işçiliği de, estetik ve kavramsal işçilikle münakaşa etmeyen, onunla rekabet etmeyen bir uyum gözetiyor.

Sergideki kültürel aradalığa en güzel, radikal ve görsel eleştirilerden biri de, günümüz Konya’sını ziyaret ederek, Mevlanâ Celaleddin-i Rumî’nin ‘bilinçaltı’ tasvirini yapıtında yer üstüne/bilinç üstüne çıkarmayı tercih eden Cansu Çakar’dan geliyor. Çakar’ın imgelemindeki övgüye dönük Rumî estetiğinin vadettiği biçimsel görsel zenginlik, Rumî’nin Konya’daki ebedi ikamet bölgesinin tümüyle biçimsel alınmış mimari ve tecimsel eleştirisiyle çarpışıyor ve sanatçı yapıtında İran doğumlu bu değerli uhrevî kişiliğin ‘gönlündeki tasviri’ni olanca yaratıcı ve sembolik seviyesiyle göz önüne taşıyor. Zira bilindiği üzere bugün, türbesinin bütün alçakgönüllülüğüne karşın Mevlanâ üzerinden büyük bir çeşitlilikte görsel, yazılı ve ticari çıkar da sağlanıyor.

Sergide Türkiye’nin sahip olduğu kültürel zenginliği kendine hazır özne edinen bir diğer sanatçı olan Aslı Çavuşoğlu ise, ‘Horror Vacui’ adlı çalışmasında, Çatalhöyük’te altı bin yıl önce bulunmuş olan bir antik Ana Tanrıça heykelinden hareketle, karma anlam ve anlatılar ortaya koymanın, bu yolla da tarih denen anlatı sarmalının taşıdığı imkân ve kısıtlamaların büyütecini sunuyor.  Çavuşoğlu’nun bakışı bu yönüyle Anadolu’nun, taşıdığı yoğunlukla ‘Anonimdolu’ olabildiğini de düşündürüyor. Aynı kuşkulu gözler, Seçil Yersel’in distopik, içi hikâye kusan, kesik anlamlı ‘Süregelen’ panoramik görselleriyle de sergide bizleri izliyor. Sanatçı, yapıtında farklı tarihlerde ziyarette bulunduğu aynı mekânların dünü ve bugünüyle bizleri baş başa bırakıyor.

“İkame” sergisi, tüm anlatı ve ifade biçimlerinin sakıncalı hale geldiği veya içinin ya yapay amaçlarla doldurulduğu, ya da tümden kirletildiği bir döneme rastlıyor. Bu nedenle sergilenen yapıtların hemen hepsinde, aynı depresif inat ve kudret yatıyor. “Yedek”liğin, diğeriyle devam etmenin zorunluluğu bu. Tümüyle yedek lastiklerle dolu bir bagaj. Tüm yolculuk boyunca, nasılsa bagajda duruyor dediğimiz ne kadar alternatif ve “güvenilir” duruş, tasvir ve anlam varsa, bu Rampa’da tarafınızdan sınanmayı bekliyor.

Bilgi: www.rampaistanbul.com

YAZARIN DİĞER YAZILARI