Hillary Rodham Clinton: Bir 68 hikayesi

Çarşamba, 26 Ekim, 2016
Clinton’ın adaylığı ikinci dalga feminizmin yasal eşitlik hedefinin taçlandığı bir anı temsil edecek. Kendisine karşı muhafazakar cepheden yükselen düşmanlığın en büyük nedeni bu. Trump’ın maço öfkesinin kadınlarda yarattığı tepkinin Clinton’a zaferini pekiştireceği de açık.

Amerikan Life dergisi sokaklara dökülen gençliğin temsilcisi olarak Wellesley Üniversitesi’nde 1969 mezuniyet konuşmasını yapan Hillary Rodham’ı sayfalarına taşıdığında acaba geleceğin Başkan adayını haberleştirdiğinin ne kadar farkındaydı? Sadece kadınların kaydolabildiği Wellesley’de yumruklarını sıkıp havaya kaldırmış yoldaşlarına şöyle sesleniyordu genç kadın:

“Hepimiz anlamadığımız bir dünyayı keşfetmeye ve bu belirsizlik içinde yaratmaya çalışıyoruz. Ancak hissettiğimiz bazı şeyler var -trajik olarak üniversitelerin de dahil olduğu hakim, mülkiyetçi ve rekabetçi kurumsal hayatın bizim hayat tarzımız olmadığını hissediyoruz. Daha dolayımsız, çoşkun, nüfuz eden yaşam biçimleri arıyoruz. Ve böylece sorularımız; kurumlarımıza, üniversitelerimize, kiliselerimize, hükümetimize dair sorularımız devam ediyor”. (http://time.com/4361626/hillary-clintons-first-national-splash-life-magazine-in-1969/).

İkinci dalga feminizminin neferi bir barış aktivistinin liberal müdahalecilerin sözcüsüne nasıl dönüştüğü içinde yaşadığımız tarihsel dönemi tanımlayan en önemli olgu. Kuşkusuz bu olguyu ataerkil aile ve savaş politikalarına karşı mücadele eden LGBT hareketinin 2000li yıllarda iki temel kazanım olarak evlilik ve orduda görev yapabilme hakkını görmesi açısından da tarif edebiliriz. Ama o yazı eşcinsel bir başkan adayına kalsın.

İktidarı, savaşı, mülkiyeti, piyasa rekabetini sorgulayan kuşağa ne oldu? Çocukları olan bizler mi onları ehlileştirdik? İş gailesi, hayat mücadelesi mi onları hayallerinden vazgeçmeye itti? Yenilgi hissi mi? İhanet mi? Kuşkusuz içlerinde siyasi mücadeleyi bıkmadan sürdürenler oldu -kimi hep önde, kimi sessizce. Ancak şu kuşku bırakmayan bir olgu: İnsanlığın gördüğü en büyük savaşın ardından doğan bu kuşak günümüz dünyasına damgasını vurdu. 68lileri torunları tarih sahnesine çıkarken siyaseten benzer bir yenilgiye uğramamak için- daha da beteri insanlığın göreceği daha da büyük bir savaşın askeri olmamak için- onların tecrübesinden öğrenmeli.

İKİNCİ DALGA, SINIF VE IRK 

Clinton’ın dahil olduğu ikinci dalga feminizminin kuramsal temsilcilerinden Nancy Fraser feminist isyanın kapitalizm tarafından soğurulma sürecini Hegel’den ödünç aldığı bir kavramla “tarihin hilesi” olarak tarif eder. Fraser’a göre geriye dönüp baktığımızda şimdi ikinci dalga feminizmin devlet tarafından örgütlenen bir kapitalizmden neoliberalizme geçişe denk geldiğini tespit etmek mümkündür. Neoliberalizm Keynesyen ataerkil devleti dönüştürürken feminizmin ataerkil otorite eleştirisinin radikal enerjisini emmeyi başarmıştır. En azından şimdilik. (https://newleftreview.org/II/56/nancy-fraser-feminism-capitalism-and-the-cunning-of-history).

Bu tarihsel eleştiri ışığında genç kuşak eleştirel dergi n+1’de Namara Smith, Clinton’ın adaylığını Çocuklu Aile Yardımı Yasası bağlamında değerlendiriyor (https://nplusonemag.com/issue-26/the-intellectual-situation/the-womans-party). 1930lardaki feministlerin eşitlik ve farklılık temelinde ayrıldığına dikkat çeken Namara, New Deal döneminde geçirilen bu yasanın anneliği temel alan feministler tarafından savunulduğunu vurguluyor. Maternalistler işçi kadınların hem annelik ve hem de ücretli işçilik yüzünden iki kere sömürüldüğünü öne sürüp kadın ve erkek arasındaki farklılığın ekonomik yardımla giderilebileceğini düşünüyorlardı. Kadınların iş piyasasına girmesiyle ücretleri aşağı çekeceğini bilen sendikalarla ittifak ederek 1935’te istedikleri yasayı geçirmeyi başardılar. Bu yasa eyaletlerin ve yerel yönetimlerin elinde ırkçı ve sınıfçı uygulamalarla yoksul kadınları denetlemenin aracı da oldu aynı zamanda. Yataklarını toplayıp, toplamadıklarından tutun sarımsakla yemek yapıp yapmadıklarına kadar kadınların yaşamlarını kontrol eden bir sistem oluştu.

1960lara gelindiğinde maternalistlerin farklılık vurgusuna karşı eşitlik talebini öne çıkaran Ulusal Kadın Partisi’nin korkuları gerçekleşmişti: Bu korumacı yasa kadınların iş piyasasındaki konumlarını kötüleştirmiş, onları en düşük ücretli işlere mahkum etmişti. İkinci dalga feminizim Ulusal Kadın Partisi’nin temel bir ilkesini benimseyecekti: Yasalar kadınlara eş ya da anne olarak değil birey olarak yaklaşmalıydı. Öncü konumunda olan birçok kadının devlet yardımı uygulamasını savunmasına rağmen hareketin ana gövdesi piyasada eşitlik adına bu maternalist korumacılığı terk ediyordu. Refah uygulamasına muhalefet aynı dönemde yükselmeye başlayan yeni sağ tarafından da savunuluyordu. Anneliğin yüceltilmesine karşı çıkan çoğu ikinci dalga feministin yoksul annelere devlet yardımını savunacak argümanı olmadığına dikkat çeken Smith bu noktada sınıf farklılığının kadınlar için belirleyici olduğunu tespit ediyor: Evet, kuşkusuz yasal eşitlik sağlanırsa herkes çalışabilirdi. Ancak üniversite mezunu orta sınıf kadınlarla bakıcılık, temizlik yapan kadınların iş piyasasına katılımı arasındaki muazzam uçurum büyümeye devam edecekti.

Başkan Bill Clinton döneminde, 1996’da refah uygulamasını kaldıran yasanın geçmesine dair Smith şu tespiti yapıyor: “Hillary’nin yasaya desteği ikinci dalga feminizmin sınıf ve ırk fayları doğrultusunda nasıl bölündüğünü gösteriyor. Beyaz orta sınıf kadınlar yükü beyaz olmayan işçi kadınlara yükleyip ev işlerinden bağımsızlıklarını satın aldılar”. Refah uygulamasının kalkması yoksul kadınlar için tam bir çöküş anlamına geldi. 1996’da günde 2 dolarla yaşayan insan sayısı 636,000’ken 2011’de 1.65 milyona ulaşmıştı. Dahası yasal değişiklik kadınların daha az ücret kazanılan ve daha güvensiz işlerde çalışması olgusunu değiştirmemişti.

SINIFI GERİ GETİRMEK 

Clinton’ın adaylığı ikinci dalga feminizmin yasal eşitlik hedefinin taçlandığı bir anı temsil edecek. Kendisine karşı muhafazakar cepheden yükselen düşmanlığın en büyük nedeni bu. Trump’ın maço öfkesinin kadınlarda yarattığı tepkinin Clinton’a zaferini pekiştireceği de açık. Başkanlık kampanyasında kadın düşmanı bir maço erkekliğin teklifsizce sergilenmesi ABD’de artık hoş görülmeyen bir durum. Clinton’ın Oval Ofis’e taşınmasıyla ikinci dalganın bu kazanımı tescillenecek. Ancak görünen o ki Obama gibi Clinton’dan Amerikan siyasetinde radikal bir dönüşüm bekleyenleri hayal kırıklığına uğratacak. İkinci dalga feminizminin öngörülerinden yeni bir sınıf mücadelesini kurmak belki de tam da o anda mümkün olacak.

YAZARIN DİĞER YAZILARI