Mehmet Said Aydın
Mehmet Said Aydın

Koşmanın ilk coşkusu

Cumartesi, 15 Ekim, 2016
Hayatta hiç böyle koşmadın daha önce. Belki sonradan da hiç koşmayacaksın bu kadar, böyle. Kapıyı çalma ânınla arkana dönme ânın aynı; döndüğün an yüzünün tam hizasında çenesi açık sana doğru gelen bir köpek olacağından eminsin.

Hem eşleştirmek demek koşmak, hem kafiye düzmek, nazmetmek demek, hem de daha çok kullanılan manasıyla öne doğru hızlıca gitmek fiilinin adı. Eski Türkçede 1000 yılından evvel kullanılmış, Uygurcaya kadar gidiyor macerası. Bir de karşılıklı konmak manası var; koşuk, koşul, koşut gibi içinden türeyenler de var. Bugün kullanılan yaygın manasının kaynağı açık değil.

Şafakta kumru sesleri var. O zamanlar adının kumru olduğunu bilmiyorsun. Seslerin mekanikliği ara sıra seni “Bir makineden mi geliyor bu?” şüphesine bile atıyor. Aynı tonda, şaşmayan tekrarlarla o ses. Sonradan öğreneceksin kumru olduğunu. Hatta kumru üzerine kimi şarkılar yapıldığını da.

Seherde yola düşüyorsun. Merdivenleri inip sokağa çıktığında yolun belli, sola döneceksin. O gün, o seherde biraz daha yürümek, dolaşmak, kasabayı sabahın seherinde görmek istiyorsun. Uzaktan belli belirsiz simit kokusu, sağa dönüyorsun. Çarşıya yani. Kasabalarda çarşı her şeydir.

Caminin önünde küçük kıpırdanmalar var; sabah namazını eda etmiş kimi yaşlılar, bir iki torun (belli ki dede vaadiyle gelmişler), bir de camide yatıp kalkan birkaç evsiz. O sıralar evsiz mefhumuna da vâkıf değilsin, bilinmezlik sana ürperti veriyor. Hızlı adımlarla çarşıya doğru gidiyorsun. Çarşıya da değil, simit kokusuna. Cebinde birkaç simitlik para var, ufacıksın. Eski eve gidip dede kahvaltısı etmek için çıktın bu maceralı yolculuğa.

Çarşıda, Atatürk heykelinin civarında gördüğün aşina olduğun kalabalık yok. Dehşet verici geliyor; işportacılar şurada olur, şu köşedeki kasetçiden müzik sesi yükselir hep, arabalar ve kornalar, birbirine bağıran insanlar, selamlaşan akrabalar ve hısımlar; şimdi hiçbiri yok. Bomboş. Köpek bile yok, diye düşündüğün an bu saatte bir köpek tarafından kovalanma ihtimali zihnine üşüşüyor. Kendisi değil, ihtimali bile bunca ürküttüğüne göre bu saatte dışarı yalnız başına çıkarak iyi bir şey yapmamış olmalısın. Ya şuradan bir köpek sürüsü geçiverirse? Kime imdat edeceksin?

Kasabalarda Atatürk heykeli her şeydir. Her şey ve her yer ona göre hizalanır; oradan tarif edilir. Bir süre sonra muhitin adı “heykel” olur. “Heykelin yanındaki yoldan gir, soldaki sokağa dön, oradaki fırının üst katında bizim radyo,” tarifi de heykelle ilişkilidir, “Heykelin tam önündeyim,” de. Resmi bayram da orada kutlanır, basın açıklaması da orada yapılır. Her şey, hep oradadır. Heykelde ve civarında ve yöresinde. Ürkerek, bu defa bomboş olan heykel mahfilini izleyerek eski eve gitmeye çalışıyorsun. Elinde iki simit. Sıcacık. Kumruların sesi uzakta kaldı.

Köpek yok. Sakince yürüyorsun, tozları hafifçe havalandıra havalandıra. Heykelin yanındaki uzun cadde bitiyor, ortası ferah alana varıyorsun, sağ yandaki fırından mı alsaydım diye hayıflanıyorsun, sessizce yürümeye devam ediyorsun. Menzil belli, eski eve gideceksin, kahvaltı edeceksin, kumru sesi de olacak.

Daracık sokaktan yürüyorsun, içinde birkaç sene evvel elindeki yumurtaları kırdığın ânın ürpertisi var. Buradan, tam bu direğin yanından geçerken o ürperti daima gelir bulur seni. Annene ne diyeceksin, yumurtaları kırmaman için o kadar uyarmıştı seni. Bitiyor daracık sokak da. Şimdi son sola dönüş var.

Oh, geldin artık. Yüzlerce, binlerce defa yürüdüğün yolu yürüyorsun şimdi, taş çatlasın otuz adımdır. Senin adımınla. Ve devasa köpekler şimdi. Boyun kadar. Göz gözesiniz. Koşmak nedir biliyorsun elbette, top da oynadın buralarda, mendil kapmaca da. Ama bu başka. Bu defa ciğerini yırtar gibi, imdat eder gibi koşuyorsun. Mecbursun. Kapılar kapalı. Yüzlerce defa kolunu indirip açtığın, tanıdık adımlarla içine girdiğin üç evin de kapısı kapalı. Herkes derin uykuda. Seherde. Üç merdivenlik sahanlığı tırmanıyorsun, kovalandığın bilgisiyle. Hayatta hiç böyle koşmadın daha önce. Belki sonradan da hiç koşmayacaksın bu kadar, böyle. Kapıyı çalma ânınla arkana dönme ânın aynı; döndüğün an yüzünün tam hizasında çenesi açık sana doğru gelen bir köpek olacağından eminsin.

Kapı açılmıyor. Arkanda köpek yok. Dönmüş, çıkıyor şimdi bahçeden. Seninle ilgilenmemiş bile. Koşmuşsun sen. O kadar.

Bunu, koşmanın ilk coşkusunu yazıyorsun sonra bir metrekare odada. Bach çalıyor. Bach’ı bilmiyorsun. Sokağa koşmayacaksın. Kumru uğuldamayacak.


Mehmet Said Aydın kimdir?

1983 Diyarbakır. Kızıltepeli. Türk Dili ve Edebiyatı okudu. Üç şiir kitabı var: “Kusurlu Bahçe” (2011), “Sokağın Zoru” (2013), “Lokman Kasidesi” (2019). “Kusurlu Bahçe” Fransızcaya tercüme edildi (2017). “Dedemin Definesi” (2018) isimli otobiyografik anlatısı üç dilli yayımlandı (Türkçe, Kürtçe, Ermenice). Türkçeden Kürtçeye iki kitap çevirdi. BirGün ve Evrensel Pazar’da “Pervaz” köşesini yazdı, Nor Radyo’da “Hênik”, Açık Radyo’da “Zîn”, Hayat TV’de “Keçiyolu” programlarını yaptı. Editörlük yapıyor.

YAZARIN DİĞER YAZILARI