İnsanlık onuru = İnsan hakları hukuku

Cumartesi, 15 Ekim, 2016
Dünyamızı ve ahiretimizi biçimlendiren insanlık onurunu yüceltmek ya da çiğnemek ikilemi. Hakları ihlal edilmiş onuru çiğnenmiş insanları görerek susmak, seyirci kalmak, herkese sıratı kılıçtan keskin kılmakta.

Cuma hutbesinin konusu insanlık onuruydu. Ne güzel bir hutbe konusu olmuş. İslam’ın can mal emniyetine getirdiği güvenceyle birlikte eşitlik anlayışından bahsedilmesine çok ihtiyacımız var. Din, dil, ırk, kavim, millet ayrımı yapılmaksızın ve inançlı ya da inançsız olduğuna bakılmaksızın –hüküm bize ait olmadığından ve kalplerde gizli olanı bilemeyeceğimizden- eşref-i mahluk kavramının her bir insanı tanımladığını sıkça tekrarlamak çok önemli. Aynı topraktan yaratılmakla eşitlendiğimizi, Yaratanın kendi ruhundan Adem’e üflemesiyle onun soyundan gelen hepimizin şereflendiğimizi; dinin insana verdiği temel görevlerin başında insan onurunu yüceltmenin geldiğini ne kadar söylesek az. Az zira insanlar çoklukla Kabil’in yolundan gitme eğiliminde.

Kul hakkıyla karşıma gelmeyin buyurmuş Allah. Kul hakkı bu dünyanın işi demek ki Allah’a havale edemeyiz. Kendi sorumluluğumuz. Kendimiz çözmeliyiz. Bu nedenle tanıdığım pek çok hassas dindar, aldığı bir kuruş borcu ödemeden rahat edemez. Bir toplu iğneyi, bir tutam tuzu ölüm başa gelmeden ödemek mümkün olmamışsa varislerine vasiyet etmek adettendir. Ancak kul hakkı deyince ölçülebilir maddi değerlerin akla gelişi, kavramın hakkını vermekten uzak kaldığımızı gösterir. İnsan onurunu kırmanın ödenmesi imkansız kul hakkı olduğu pek düşünülmez, nitekim. Oysa para pul eşya bir şekilde ödenir. Varisler varislere öder o da mümkün olmazsa sadaka verilir muhtaçlara, ödemenin bir yolu bulunur. Kalp kırmak, gönül yıkmak hele de yüceltmekle yükümlü olduğumuz haysiyetini çiğnemek insanların, telafisi zor, ödemesi yok. Bugün hutbede yazık ki konu buralara gelemedi. Sadece emekçilerin emeğiyle, onlara saygıyla ilgili sünnetten örnekler getirilmekle yetinildi. Emek sömürüsünün had safhaya çıktığı günümüzde ibret alanlar için bu kadarı bile çok kıymetli tabi. Ancak hak ihlalinin doğrudan doğruya kul hakkına girmek olduğu etraflıca anlatılmalıydı, cemaate. Dinimizde var olan kul hakkı kavramının, evrensel insan hakları kavramını olduğu gibi içerdiği hatta ötesine geçtiği söylenmeliydi.

Mahşere bırakılamayacak hesaplar olduğundan bu dünyanın hukukuyla düzenlenmeli. İnsan hakları, kimsenin vicdanına emanet edilemeyecek kadar önemli. Dünyamızı ve ahiretimizi biçimlendiren insanlık onurunu yüceltmek ya da çiğnemek ikilemi. Hakları ihlal edilmiş onuru çiğnenmiş insanları görerek susmak, seyirci kalmak, herkese sıratı kılıçtan keskin kılmakta. İktidarın, devletin dini ve vicdanı da olmadığından kesinlikle insan hakları hukukunu öncelikle ahirete inananlar, devlete dayatmalı.

Cuma günü hutbeyi dinlerken, hutbenin ötesine geçip insan hakları kavramına dalarken Perşembe gün işinden el çektirilen Ömer Faruk Gergerlioğlu’nu düşünmeden, yazmadan olmazdı elbet. Ömer Faruk Bey ki, insan hakları hukukunun dindarların temel görevlerinde olduğunu anlatmaya ömrünü vermiş kişi. Anlatmakla yetinmeyip hayatını bu mücadeleye adamış. Topraktan yaratılanın eşitliğini, toprağa gidişin somutlaştırdığı, ana yüreğinde bıraktığı acıyla adeta eşitliğin tecessüm edişini anlattığı mesaj gerekçesiyle işinden el çektirilişi ibretlik. Ölüm acısını işaret ederek yazdıklarının, varlık sebebi insanı yaşatmak olan hastanesine ters gelmesi de ironi.


Berrin Sönmez kimdir?

1960 Ankara doğumlu. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Tarih bölümünde okudu. Öğrencilik yıllarında Maliye Bakanlığı'nda çalışıp mezuniyet sonrası Ankara Üniversitesi Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü'nde araştırma görevlisi olarak akademiye geçiş yaptı. Halkevi üzerine yaptığı doktora tezini sağlık nedeniyle yarım bırakarak üniversiteden ayrılıp çeşitli orta okul ve liselerde tarih öğretmenliği yaptı. Yaklaşık beş yıl sonra önce okutman sonra öğretim görevlisi olarak tekrar akademiye döndü. Afyon Kocatepe Üniversitesi'nde öğretim görevlisiyken yakalandığı 28 Şubat sürecinde ve bu defa isteği dışında üniversiteden bir kere daha ayrıldı. Sözleşmesinin haksız olarak yenilenmeyişine itiraz ederek açtığı idari dava, dönemin keyfi idaresi ve idareye tam bağlı yargısının pervasızca verdiği “rektörün takdir yetkisi” gerekçesiyle reddedildiği için emekli oldu. Dört-beş yıl çeşitli kurum ve konumlara demir atarak geçirdiği çalışma hayatı sonrası kendisini ilk defa gerçekten ait hissettiği tek yer olan Başkent Kadın Platformu Derneği üyesidir. Sivil toplum alanında kadın, çocuk, insan hakları, demokrasi ve barış savunusuyla gönüllü çalışmayı sürdüren feminist-aktivist Berrin Sönmez’in çeşitli dergilerde makale ve denemeleri yayınlanmıştır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI