Ne zafer ne hezimet Lozan sadece bir antlaşma - 2

Çarşamba, 5 Ekim, 2016
Kaos ülkesi haline dönüşmekten kurtulabileceksek eğer bunu Lozan’ı tartışarak, Millî Mücadeleyi tahfif ederek değil ancak iç barışımızı sağlayarak başarabiliriz.

Arap baharından Suriye iç savaşına uzanan yolda Lozan’ı okumaktan söz etmiştim bir önceki yazımda. Hatta 15 Temmuzla ilişkisini kurmak gerektiğinden de. Merak etmeyin moda olduğu üzere komplo teorilerine girişecek değilim. En kalın çizgileriyle herkesin malumu olan tarih bilgilerini yeniden okumak niyetindeyim. Gündem değişmiş olmakla birlikte aslında yüz sene önce bu yıllarda yaşanmakta olan Birinci Dünya Savaşının günümüze yansıyan yönleriyle hala canlı olduğu da bir gerçek. Bir nevi değişmeyen gündem… Çünkü Arap Baharıyla kendini gösteren ama derinlerde uzun süredir devam eden Orta Doğu buhranı, ilk dünya harbinde şekillenen coğrafyamıza ait kapanmayan hesapların ürünü.

Osmanlı yenilince, imzaladığı Mondros ve Sevr ile geniş topraklarından çekilmeyi kabul ederken sadece Anadolu itiraz etti. Geri kalan Osmanlı bakiyesi toplumlar, barış masalarında çizilen sınırları ve takdir edilen geleceği memnuniyetle kabullendiler. O vakit Osmanlı egemenliğinden kurtulmakla özgürleşeceklerine inanan toplumlar, kendilerine kuruluveren ülkelerinde ilkin sömürgeci ve mandaterlerle modernleşmeye, modern görüngü olarak uluslaşmaya, ulus devletlere dönüşmeye çalıştılar. Ta ki ikinci dünya savaşına kadar giderek yoksullaşan mutlu köleyi oynadıklarını söylemek yanlış olmaz.

İlk dünya savaşında hesapları kapatamayanların gerçekleştirdiği ikinci dünya savaşından sonra ise sözüm ona kati olarak sömürgeciliğin sonlanmasıyla yerel zorbaların, darbeci generallerin elinde kıvrandılar uzun zaman. Büyük güçlerin güya özgür bıraktığı ama iplerini sıkı sıkıya tuttuğu baas modeli çıktı karşımıza.

Bu noktada dönüp kendimize bakacak olursak başardığımız Millî Mücadele sonrası imzalanan Lozan’la evet bağımsız bir devlet olmuştuk. Modernleşme hamleleri dediğimiz reformlara rağmen bir türlü zamanın ruhunun gerektirdiği biçimde ulus devlete dönüşemediği için yıkıldı Osmanlı da. Türkiye ise zorunlu istikamet olarak bu şekilde girmiş oldu ulus devlet sürecine.  Genç cumhuriyet kısmen baas modelini çağrıştıran tek parti döneminde iyi kötü başardı da ulus devlet görüntüsünü kazanmayı. Hatta tek parti yönetiminden çıkışımız neredeyse çağı yakalamak biçimindeydi. İkinci dünya savaşı sonrası Avrupa demokrasileri yeniden şekillenirken eş zamanlı olarak çok partili hayata geçtik. 46 seçimleri demokrasi açısından facia olduğu halde 1947 yılından itibaren CHP iktidarında ama çok partili meclisimizde gerçekleştirilen yasal düzenlemelerle sistem, demokrasiye hazırlanmıştı. Demokratik dünya ile bütünleşebilir bir yapıya dönüştürülmüştü devlet aygıtı. Halkın talepleri, kurulan siyasi partiler ve Demokrat partinin güçlenişi yanı sıra savaş sonrası demokrasinin yükselişini fark eden CHP ve tabi ki İnönü, katı tek parti iktidarından geri adım atarak, zamanın ruhuna uyum sağlama basireti gösterebildiği için.

Arap Baharı dediğimiz halk hareketleri ise birinci dünya savaşından sonra bizim kalkıştığımız Milli Mücadeleyi düşünmeyen kitlelerin, yaklaşık yüz yıl sonra kendilerine biçilen gömleği ret edişi. İkinci dünya savaşından sonra da başlarına getirilen kukla zorbaları kabullenmiş, itaat etmişlerdi. 2010’lara gelindiğinde, yoksulluğa, yolsuzluğa, yasaklara hayır deme gücüne kavuştular ancak. Yazık ki CHP’nin gösterdiği geri adım atma basireti, Tunus, Libya, Cezayir, Mısır, Suriye yöneticilerinde yoktu. Uluslaşmayı da güçlü siyasal örgütlerle ortaklaşmayı da başaramayan Arap ülkelerin halkları bu sefer de batılı devletlerin açık ya da örtülü müdahaleleriyle baskılandıktan sonra iç çatışmalara gömüldü.

Beş yıldır süren Suriye iç savaşı, sadece Esat’ın zorbalığı değil aynı zamanda yüz yıl önceki nüfuz haritalarını değiştirmeye yönelen küresel güçlere karşı da verilmekte. Muhalifler, Sivas kongresi benzeri bir siyasal birliğe dönüşerek ortaklaşmadıkları hatta yeni ve güçlü alternatif hükümet kurmadıkları sürece Suriye halkı huzura kavuşamaz. Onlarca ülkenin birleştiği koalisyon uçakları da Türkiye’nin kara harekatı da barış sağlayamaz. Evet, Türkiye beş yıldır koalisyon gülerinin baskılarına direnerek erteledi doğrudan askeriyle girmeyi. Ancak ertelenemez, önlenemez hale geldiği zaman yangını topraklarından uzaklaştırmak için girdi. Fakat koalisyon ortakları öyle değil. Küresel oyuncular uzun zamandan beri bütün Orta Doğunun istikrarsızlaştırılmasına oynuyor.

İlk Irak harekatından başlayarak artık kuklalarıyla bastıramadıkları halkları, iç çatışma ve teröre mahkum edecek “lübnanizasyon” yoluyla sindirmeyi seçtiler. Kadim Mezopotamya medeniyetinin çok kültürlü yaşam timsali varisleri bugün farklılığa tahammülsüz, çatışmacı yapılara dönüştü. Savaş ve terörün yol açtığı kargaşa, büyük güçlerin, bölgeye ilişkin çıkar çatışması gerekçesiyle birbirleriyle savaşmasını önlüyor. Pokemonlar misali her bir terör örgütü, her bir etnik ya da mezhebi yapı büyük oyuncuların ceplerinden çıkardığı toplar olarak savaşırken, halkların güçlenip kendi kaderlerini belirlemesini önleyerek, küresel paylaşım sistemine hizmet etmiş oluyor.

1960 darbesiyle çağdaş demokrasiye ulaşma fırsatını kaçırmış, orta doğudaki darbeci generallerin yönetimini çağrıştıran vesayet dönemine girmiştik. Nasıl Osmanlı uluslaşma sürecini ıskaladıysa biz de demokrasiyi ve özgürlük çağını ıskaladık bu süreçte. Sonra AKP döneminde yeniden ve daha güçlü bir iradeyle demokratikleşme fırsatı yakaladık. Ancak demokratik ve sivil anayasa yapmayı beceremediğimiz(!) için istikrarlı bir ülke olma fırsatını da kaçırdık. 15 Temmuz bize her an iç savaş yaşayabilme ihtimalinin kapımızda olduğunu da gösterdi. 100 yıl önce Sevr’i ret eden ninelerimiz, dedelerimiz gibi bugün de oyunu bozabiliriz. Kaos ülkesi haline dönüşmekten kurtulabileceksek eğer bunu Lozan’ı tartışarak, Millî Mücadeleyi tahfif ederek değil ancak iç barışımızı sağlayarak başarabiliriz. Osmanlı imparatorluğu yıkıldığında ulus devletler zamanın ruhuydu. Günümüzde zamanın ruhu güçlü yerinden yönetimler. 20.YY’ın katı, tek tipçi ulus devlet anlayışını esneterek, çoğulcu demokrasiyi geliştirmek gereği, açık bir gerçek olarak önümüzde durmakta.


Berrin Sönmez kimdir?

1960 Ankara doğumlu. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Tarih bölümünde okudu. Öğrencilik yıllarında Maliye Bakanlığı'nda çalışıp mezuniyet sonrası Ankara Üniversitesi Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü'nde araştırma görevlisi olarak akademiye geçiş yaptı. Halkevi üzerine yaptığı doktora tezini sağlık nedeniyle yarım bırakarak üniversiteden ayrılıp çeşitli orta okul ve liselerde tarih öğretmenliği yaptı. Yaklaşık beş yıl sonra önce okutman sonra öğretim görevlisi olarak tekrar akademiye döndü. Afyon Kocatepe Üniversitesi'nde öğretim görevlisiyken yakalandığı 28 Şubat sürecinde ve bu defa isteği dışında üniversiteden bir kere daha ayrıldı. Sözleşmesinin haksız olarak yenilenmeyişine itiraz ederek açtığı idari dava, dönemin keyfi idaresi ve idareye tam bağlı yargısının pervasızca verdiği “rektörün takdir yetkisi” gerekçesiyle reddedildiği için emekli oldu. Dört-beş yıl çeşitli kurum ve konumlara demir atarak geçirdiği çalışma hayatı sonrası kendisini ilk defa gerçekten ait hissettiği tek yer olan Başkent Kadın Platformu Derneği üyesidir. Sivil toplum alanında kadın, çocuk, insan hakları, demokrasi ve barış savunusuyla gönüllü çalışmayı sürdüren feminist-aktivist Berrin Sönmez’in çeşitli dergilerde makale ve denemeleri yayınlanmıştır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI