O ilk heykeli vermeyecektik…

Çarşamba, 28 Eylül, 2016
Bugün, başta eğitim olmak üzere toplumsal bir çok alanı kapsayan ve laiklik bildirisi dağıtan kişilerin sille tokat gözaltına alınmasına kadar varmış bulunan cüretkar “ters inşa”nın fitili, 2011 başında Kars’taki İnsanlık Anıtı’nın “ucube” denilerek sökülmesiyle ateşlenmişti.

Kolombiya’da hükümet temsilcileri ile isyancı gerilla liderlerinin, beyaz gömleklere bürünmüş olarak tarihi bir barış anlaşmasını imzaladıkları gün, bizim İçişleri Bakanımız, “Kış mış yok” diyordu, “Bütün mevsimler içerisinde, bunlar neredeyse tepelerine bineceğiz, operasyonlar sürecek…”

Kolombiya’nın 52 yıl savaşan tarafları, anlaşmayı, mermiden dönüştürülmüş gövdelerinde “Kurşunlar geçmişi yazdı, eğitim geleceğimizi yazacak” ibaresi bulunan kalemlerle imzaladılar; fonda Beethoven’ın 9. Senfonisi’nin “Neşeye Övgü” bölümü çalıyordu. Bizim bakan “Kış mış yok” açıklamasını yaptığında ise aynı gün 6 askerin hayatını kaybettiği, 200 günü aşkın süredir sokağa çıkma yasağının sürdüğü Şırnak’taydı.

Bu iki haberi aynı bültenlerin içinde izledikçe “imrendik” Kolombiya’ya. Kendi coğrafyamızdaki 32 yıllık savaşın sonunu, 100 küsur yıllık sorunun çözümünü görebilmeyi hayal ettik, ümitsizce.

Kolombiyalılar, “geçmişimizi mermiler yazıyordu, geleceğimizi eğitim yazacak” derken, biz eğitim alanında da “temsili bir savaş”ın içinde olduğumuzu gösteren yeni örneklerle ve “taarruzlar”la karşılaşıyoruz her gün… 10 bini aşkın öğretmen, “darbe sonrası KHK’ları” ile görevden uzaklaştırıldı en son. Bu öğretmenlerin ezici çoğunluğunun solcu ve laik Eğitim-Sen sendikasının üyesi olması, meslekten uzaklaştırılmalarının “FETÖ” ya da “darbe” ile ilgili olmadığını matematik olarak da gösteren bir sayısal karine. Zaten mesele gerçekten “FETÖ” olsaydı, hükümete yakın sendikanın başkanı, Fethullah Gülen’e ve cemaatine övgüler dizdiği görüntüleri sosyal medyada dolaşırken televizyon ekranında en şahin FETÖ düşmanı pozları kesemezdi herhalde.

Özellikle 2010 referandumu ve bunu takip eden 2011 Haziran seçiminden sonra, kendinden önceki statükoya karşı önemli bir mesafe kat ettiğini düşünen iktidar ve onun tartışmasız lideri, siyasal söylem ve uygulamalarında belirgin bir değişim göstermeye başladı. Siyaset alanını hem geren, hem de hızla daraltan ve bir tür “yeni vesayet”in himayesine sokan bu yönelimin öncelikli hedefi, “darbeci/askeri vesayetçi” gibi etiketlerle işaretlenen laik-cumhuriyetçi kesimler oldu. Şimdilerde FETÖ, “üst akıl” gibi kodlarla şeytanlaştırılan o dönemdeki bağlaşıklarının da yardımlarıyla ve devlet statükosunun başta Kürt meselesi olmak üzere her türlü muhalefete karşı işlediği geçmiş günahların sağladığı geniş hareket alanı sayesinde, bir yandan “güçlü generalleri” tasfiye ediyor, bir yandan da haksız şekilde bu generallerle özdeşleştirdikleri laik-cumhuriyetçi siyaset ve talepleri hırpalıyorlardı. Nitekim iktidarın tarihsel ve ideolojik hasmı laik ve cumhuriyetçi siyaset ile onun yerleşik düzendeki etkinliği idi.

Cumhuriyetin başlangıcından itibaren “kurucu öge” olarak öne çıkan ya da “taşıyıcı ritüeller” olarak önemsenen kurum ya da simgelerin, bir tür “ters inşa” taarruzuna uğraması bu açıdan tesadüf değildir.

Bu “taşıyıcı” kurumların en önemlisi eğitimdi kuşkusuz. Cumhuriyet, devlet kontrolündeki, yaygın ve laik temelli ilköğretim ile Osmanlı toplum düzenindeki caminin toplumsal pozisyonuna karşı kendi pozisyonunu almıştı: Cami mekteplerine karşı temel eğitim, imamlara karşı genç cumhuriyetçi öğretmenler… “Yeni nesil” için formül buydu. Nüfusunun tamamına yakını köylü olan toplumdaki taşra sivilizasyonunu oluşturan tekkelere ve öteki dini toplumsallaşma alanlarına karşı da köy enstitüleri ve halkevleri oluşturuldu. İtalyan cumhuriyetçilerin o ünlü, “İtalya’yı yarattık, şimdi de İtalyanları yaratmalıyız” sözünde en rafine ifadesini bulan bu “yeniden inşa”, günümüze kadar gelen siyasal gerilimin birincil mecrasıydı. Özellikle 2011’den beri hem “en iştahlı” hem de en çok tartışma yaratan düzenlemelerin eğitim alanına ilişkin olması; bu gerilimin tüm taraflar için yaşayan bir fay hattı oluşturmaya devam ettiğini gösteriyor. “Andımız” okuyan öğrencileri “devlet ciddiyetine” davet ederek azarlayan okul müdürüyle onu parmaklıkların arkasından kaydeden veliler bu fayın sadece küçük kırıklarını temsil ediyor.

Cumhuriyetin sembolik anlam yüklediği ulusal bayramlar ile modern anıt ve heykeller de aynı tarihsel gerilimin yine sembolik düzeyde taşıyıcısı oldular ve dolayısıyla bugünkü “ters inşa” kapsamında sık sık gündeme geliyorlar.

“Cumhuriyet imajı” yaratan etkinlikler olarak, halka açık törenler, gündelik yaşama da değen fener alayları gibi ritüellerle kutlanagelen ulusal bayramlar, bugün genellikle hükümetin bir bahaneyle aldığı “kutlama iptali” kararlarıyla gündeme geliyor ve elbette tartışmalara yol açıyor. Cumhuriyetin kuruluş döneminde önemli ideolojik göstergelerden biri ve “seküler kamusal alan”ın bir işareti olarak kullanılan anıt ve heykeller için de benzer bir durum geçerli. Melih Gökçek’in 90’lardaki “tükürürüm böyle sanata” çıkışı, sanattan anlamaz, lafını bilmez bir kasaba politikacısının gafından öte tarihsel bir bakışın ürünüydü. Zaten yeterince güçlendikten sonra bu sözlerini bir niyet/vaat olmaktan çıkardı ve Ankara’daki heykellerin yerine; biçimsiz, köksüz, bağlamsız –dinozor ya da çizgi film kahramanları gibi figürlere ait– dev maketler dikti. Benzer şekilde, yönetimin iktidar partisinde olduğu birçok Anadolu belediyesinin “çatala takılmış köfte”, “selfi çeken şehzade”, “ipe dizili sucuk”, “göğe bakan fıstık” gibi “figür”lere sahip dev anıtlar dikmesi de bu “ters inşa”nın bir tezahürü olarak görülmeli belki.

Bugün, başta eğitim olmak üzere toplumsal bir çok alanı kapsayan ve laiklik bildirisi dağıtan kişilerin sille tokat gözaltına alınmasına kadar varmış bulunan cüretkar “ters inşa”nın fitilinin, 2011’in ilk günlerinde yine bir heykel üzerinden ateşlenmiş olduğunu da hatırlamak gerekir. Dönemin başbakanı Erdoğan’ın, heykeltıraş Mehmet Aksoy’un Kars’taki “İnsanlık Anıtı” için “ucube” demesi ve kendi Kültür Bakanı’nın ‘düzeltme’ çabasını da tersleyerek, bu anıtın yıkılmasıyla sonuçlanacak şekilde konunun üstünde durması, aslında 2002 ile 2011 arasındaki “ara dönem”in sona erdiğini haber veren bir işaret gibiydi.

İşte, Kolombiyalılar, bir zamanlar canlarını alan mermilerin üzerine “geleceğimiz eğitimde” yazarak kendi anıt barışlarını imzalarken, benim aklıma Kars’tan sökülen “İnsanlık Anıtı”mız geldi nedense…


Hakkı Özdal kimdir?

1975 yılında doğdu. İTÜ Malzeme ve Metalurji Mühendisliği'nden mezun oldu. 1996'dan itibaren, Evrensel Kültür dergisinde, Evrensel, Referans ve Radikal gazetelerinde editörlük ve yazarlık yaptı.

YAZARIN DİĞER YAZILARI