Savaşın fosili ve bugünü: Neolitik ‘ölüm çukuru’ndan ‘tek dilli tabela’ya

Çarşamba, 14 Eylül, 2016
Neolitik çağda başlamış bir "toplumsal çatışma"nın modern versiyonlarının tahakkümü altındayız. Talheim ölüm çukurunun etrafındaki çığlık ve inlemelere benzer bir "gürültü", önümüzdeki berrak gerçekliği görmemizi engelliyor.

Bundan yaklaşık 7 bin yıl önceydi. Bugünkü modern Almanya’nın Baden-Württemberg eyaletindeki Talheim köyünün olduğu verimli ovadan, aynı anda hem yırtıcı çığlıklar hem acı iniltiler yükseliyordu. Genç ve yetişkin erkeklerden oluşan bir grup, yarısı çocuk olan bir başka gruba, oklar, sopalar ve taşlarla saldırmıştı. Saldırgan grup, diğer gruptan kaçmayı başaramayan herkesi öldürdü. Öldürülenler 3 metrelik bir çukura atıldı topluca. 34 kişilerdi. Yarısı çocuktu.

Arkeologlar, 1983’te –sonradan Talheim ölüm çukuru adını verecekleri– bu toplu mezarı bulduklarında, sadece çok eski bir katliamın izini değil, insanlık tarihinin karanlık yüzüne ilişkin endişe verici bir bilgiyi de keşfetmiş oldular: 7 bin yıl önce, erken neolitik çağda (da) insanlar ‘savaşıyor’, kıyım ve katliam yapıyordu!

Daha sonra yine aynı bölgede (Frankfurt ve Avusturya Aspen’de) benzer nitelikte iki toplu mezar daha bulundu. Savaşın fosili ortaya çıkmıştı!

Birbirine yakın bölgelerde bulunan bu üç toplu mezarın kurbanları da tarihçilerin “Linearbandkeramik” olarak adlandırdıkları ortak bir kültür grubundan geliyordu. Bu insanların ortak yanı, kullandıkları seramik çanak-çömleklerde benzer desenlerin bulunmasıydı. “Linearbandkeramik insanları” Mezopotamya’dan Avrupa’ya göçen, ilkel tarım tekniklerini bilen, yerleştikleri Avrupa ovalarında köyler kurup evcil hayvanlar yetiştiren “yeni” insanlardı.

***
2.5 milyon yıllık taş devri boyunca, küçük avcı-toplayıcı gruplar halinde yaşayan insanlar doğada gezinmiş ve birbirleriyle çok az karşılaşmış; bu nadir karşılaşmalarda da çatışmalar yaşanmamıştı. Ama, ilkel tarımın ve küçük çapta hayvancılığın, dolayısıyla da eskiye oranla daha yerleşik bir yaşamın boyverdiği neolitik çağda “kadim barış” bozuluyordu. Avrupa’nın avcı-toplayıcı-leş yiyici gruplarının büyük hayvanları kolay bulduğu geniş düzlükler, buzul çağı sonunda ısınan havayla sık ormanlara dönüştü. Av hayvanları azaldı. Diğer yandan ise, Mezopotamya ve Anadolu’dan gelen dünyanın ilk çiftçileri, kıtanın doğusundan giriş yapmıştı. Nadas bilmeyen bu ilk çiftçiler, verimliliğini kaybeden toprakları terk ederek yeni yaşam alanları buluyordu.

Kaçınılmaz olarak karşılaştılar.

“İlk savaşlar”ın bu iki grup arasında olduğu sanılıyor.

Avrupa’nın, yüzbinlerce yıldır sürdürdükleri avcı-toplayıcı alışkanlıklarını terk etmeyen tutucu ilk insanları, bu yeni “yabancılara”, Neolitik çiftçilere saldırıyordu. Savaş, insanlığın karanlık göğünde binlerce yıl yaşayacak bir iblis olarak ortaya çıkmıştı. Bu savaşı, nihayetinde, “geleceği” temsil eden çiftçiler kazandı.

***
Çiftçilik, yani besin stoku, yani üretim artığı; insanlığın kaderini çok temelden değiştirecek üç büyük değişimin önünü açtı: Çalışma (emek), işbölümü (iktisadi sistem) ve bu iş bölümüne bağlı cinsiyet rolleri (ataerkil düzen). İşbölümü ve kadınların çocuk bakımıyla mükellef olması nüfusu hızla artırdı.

Her büyük devrim kendi yıkıcı güçlerini içinde taşır. Avrupa’nın “muhafazakar” avcıları karşısında zafer kazanan “devrimci çiftçilerin” açmazı da kendi yarattıkları bu nüfus yoğunluğuydu. Artan nüfus karşısında yetersiz olan kaynaklar, farklı grupların çatışmasına ve günümüzdeki anlamıyla savaşların ilk/ilkel biçimlerine yol açtı. “Örgütlü şiddet” doğanın bağrından kopuşun en yıkıcı adımı olacaktı. Bir “ilke” olarak savaş, çağlar boyu, değişen sınıfların ve egemenliklerin değişen çıkar ve çatışmalarını izleyerek günümüze kadar sürdü. Makineleri ve derinliği çok daha gelişkin bir olgu olarak, bugün (de) dünyanın en önemli gündemi, yazık ki…

* * *
Savaşı, türlü yönleriyle bizzat yaşayan bir toplumuz biz de… Savaş karşıtlığının, anti-militarizmin, insanın en temel ve “biyolojik”, varoluşsal haklarının yeterince bilincinde olmayan bir toplum, üstelik. Milliyetçi (kabileci) hezeyanlar, dinci önyargılar, kapalı, kaynakları kısıtlı ve kendi bağımsız kullanımının dışında bir toplum…

Neolitik çağda başlamış bir “toplumsal çatışma”nın modern versiyonlarının tahakkümü altındayız. Talheim ölüm çukurunun etrafındaki çığlık ve inlemelere benzer bir “gürültü”, önümüzdeki berrak gerçekliği görmemizi engelliyor. Savaşların motivasyonu ne olursa olsun, tarihin “gelecek”ten yana, geleceğe doğru aktığını görmüyoruz.

* * *
Kürt ve Türk halkları, (aslında) artık her ikisinin de yorgun (ve son noktada isteksiz) olduğu bir savaşla bu dünya-tarihsel hengamenin ortasında yer alıyor. “Çözüm”ün aslında ne kadar kolay ve mümkün olduğunu gösteren geçmiş ve güncel örneklere de sırtını dönmüş bir “gün savaşı” bu. Cepheleri çok ve çeşitlilik gösteriyor.

Şimdi, o “cephe”lerden birinde, zaptedilen belediyelerin tabelaları sökülüyor, binalarına bayrak “dikiliyor”.

“Yeniden asacağız o tabelaları” diyorlar; ama onların “sökülmesi”, sonra “yeniden takılması”ndan daha fazla anlam içeriyor: Bir tarihsel “pozisyonu”, geçmişle gelecek arasında durulan yeri gösteriyor.

21. Yüzyılda, insanların dilini kazımayı “zafer” sanmak, savaşan güçlerin potansiyelleri ve nesnel güçlerinden öte tarihsel bir “gidişatı” gösteriyor olmalı…


Hakkı Özdal kimdir?

1975 yılında doğdu. İTÜ Malzeme ve Metalurji Mühendisliği'nden mezun oldu. 1996'dan itibaren, Evrensel Kültür dergisinde, Evrensel, Referans ve Radikal gazetelerinde editörlük ve yazarlık yaptı.

YAZARIN DİĞER YAZILARI