Eastwood’tan Amerikan ruhuna övgü

Cuma, 9 Eylül, 2016
Yönetmenliğini Clint Eastwood'un üstlendiği Sully, bu hafta vizyona girdi. Filmde, arızalı uçağı Hudson nehrinin dondurucu sularına indirerek uçaktaki 155 kişinin hayatını kurtaran bir kaptanın öyküsü anlatılıyor.

90 yaşına merdiven dayayıp (1930 doğumlu) bu kadar verimli olmak her sinema insanına nasip olmaz ama Clint Eastwood bunu başaranlardan. 80’ler civarında 1935 doğumlu Woody Allen gibi o da her yıla bir (bazen iki) film sığdırmayı başarıyordu ama şimdilerde ara verdiği de oluyor. Oysa 2014’e iki film sığdırmıştı.

Beğenelim ya da beğenmeyelim Clint Eastwood bir Amerikan markasıdır. Oyuncu olarak kendisine ün kazandıran “Kirli Harry” serilerinde de ondan önceki Sergio Leone yapımlarında da tam Amerikan erkeği rolleri keser. Yönetmenliğinde de bu devam etmiştir. Bazen ‘Gran Torino’, “Affedilmeyen” ya da “Iwo Jima’dan Mektuplar” gibi Amerikan değerlerinin altını oyan, kendi yarattığı kültle dalga geçen işler yapar ve övgülerimizi alır. Bazen de “Atalarımızın Bayrakları”, “Keskin Nişancı” gibi işlerle vıcık vıcık Sam Amca propagandası dayar bizlere.

BU HİKAYE EN ÇOK ONA YAKIŞIR

15 Ocak 2009 tarihinde havalandıktan bir süre sonra kuş sürüsüyle karşılaşan ve iki motoru da devre dışı kalan uçağı Hudson Nehri’ne indirerek 155 yolcunun hayatını kurtaran Chesley Sullenberger’in (Sully) hikayesini anlatmak da bu yüzden en çok Clint’e yakışır. Çünkü bu hadise çok fazla Amerikan’dır. Değilse de onu Amerikan hale getirecek olan en iyi isimlerden birisi Clint Eastwood’tur.

Bu hafta gösterime giren “Sully”, kazanın olma anını geriye dönüşlerle parça parça anlatsa da esas olarak bununla ilgilenmiyor ve ortaya büyük bir kahramanlık destanı koymaktan özenle kaçınıyor. Asıl olarak Sully ve yardımcı pilot Jeff Skiles hakkında aldıkları kararın en doğru karar olup olmadığına dair yürütülen soruşturmaya odaklanıyor. Sonuçta Sully’nin cesareti ve mahareti sonucu 155 insan kurtulmuş olsa da bu kararın ne kadar doğru olup olmadığı, uçağın yakın bir havaalanına ulaşıp ulaşamayacağı, tek parça olarak kurtarılıp kurtarılamayacağı gibi sorulara yanıt aranması gerekiyor. Sully ve Jeff’in kaza sonrası yaşadıkları baskı, aldıkları kararla ilgili kaygıları da bu sürecin bir parçası olarak seyircinin önüne geliyor. Tabii Sully’nin ailesi de kadrajın bir köşesinden bizlere seslenmekten geri durmuyor.

Öncelikle yapımın sinema olarak televizyon filminden hallice olduğunu, üstadın yönetmen maharetlerinden bir şeyler kaybetmeye başladığını belirtelim. Ama asıl olarak daha önce hiç kimsenin denemeyi bile aklından geçirmediği, hal böyleyken de başaramadığı şeyi başarmış bir adamın hangi koşullar altında karar verdiğini anlamamız isteniyor. Makinelerin kusursuzluğu ile insanın kaygıları arasındaki zamanda alınan kararların yaratacağı etkinin sonuçlarının hesaplanıp hesaplanamayacağı, simülasyon ile gerçeğin birbiriyle örtüşüp örtüşmeyeceği karara bağlanırken biz de Sully’nin maharetine şapka çıkarıyoruz. Ki kendisi bu başarıyı tek başına sahiplenmeyi reddedip yardımcısını, kabin ekibini, uçak suya indikten sonra hemen yardıma koşan tekneleri çalışanlarını, polis ve itfaiyecileri de işin içine katacak kadar alçak gönüllü.

ANCAK BİR AMERİKALI…

Sulenberger ve Jeffrey Zaslow‘un “Highest Duty” adlı kitabından uyarlanan yapım, hiç kuşku yok ki bir mucizenin olanaklarını anlatmak istiyor seyirciye. İnsan aklının en zor anlarda ‘akıl dışı’ kararlar alabileceğini ama bu kararların iyi sonuçlar doğurabileceğini, mucize dediğimiz şeyin de önünde sonunda bir parça riski göze alanlar tarafında gerçekleştirilebileceğini fısıldıyor.
Ama işte dedik ya: Eastwood, Amerika’yı sever. Sevsin tabii ülkesini. O yüzden bütün hikaye dönüp dolaşıp, dallanıp budaklandıktan sonra aynı noktaya geliyor: Bu ancak Amerika’da, Amerikalı bir adam tarafından yapılabilir. Çünkü öyle. Evinizde denemeyin!

ORİJİNAL ADI: Sully
YÖNETMEN: Clint Eastwood
OYUNCULAR: Tom Hanks, Aaron Eckhart, Laura Linney, Anna Gunn
YAPIM: 2016, ABD
SÜRE: 96 dk.
VİZYON TARİHİ: 9 Eylül 2016

ASLINDA KARDEŞSİNİZ…

Ira Sachs, Amerikan bağımsız sinemasının son dönemde en dikkate değer yönetmenleri arasında. Yakın tarihli “Işıklar Açık Kalsın” ve “Aşk Başkadır” filmleriyle LGBTİ sinemasının önemli isimlerinden bir haline gelirken, diğer yandan da kent ile kurduğu ilişki ile farklı bir estetik düzlem de yaratmayı başardı.

“Aşk Başkadır”da uzun yıllar birlikte olduktan sonra evlenmeye karar veren eşcinsel bir çiftin hikayesini anlatırken, New York’ta kentsel dönüşümün yarattığı sonuçlara da değinmeyi ihmal etmemişti. “Küçük Adamlar”da ise kentsel dönüşüm hikayenin esas öznesi haline geliyor. Manhattan’daki hayata alışmış olan 13 yaşındaki Jake, dedesinin ölümünün ardından miras kalan dairede oturmak üzere ailesiyle Brooklyn’e taşınmak zorunda kalır.

Bu kültürel şoku atlatmasında en büyük yardımcısı dairenin altındaki dededen kalma dükkânın kiracısı olan Leonor’un oğlu Tony’dir. Jake ve Tony iyi arkadaş olmanın yanı sıra ortak bir hedef de taşırlar. Resme yeteneği olan Jake ve oyuncu olmak isteyen Tony kentin en iyi sanat lisesine girebilmek için birbirlerini motive etmektedirler. Ancak, ‘rant’ ve ‘geçim derdi’ araya girer. Jake’in ailesi Tony’nin annesinin dükkân için verdiği kirayı az bulur, çünkü kentsel dönüşümden sonra değeri çok artmıştır. Leonor ise bu ücreti karşılayacak durumda değildir. Ailelerin arası bozulunca dostluk da sallantıya girer.

Ira Sachs, yakın dönem filmlerinde de imzası olan senarist Mauricio Zacharias ile bir kez daha çalışmanın faydalarını görmüş. Film, kategorik olarak aynı sınıftan olan iki ailenin ‘kent rantı’ üzerinden birbirine düşmesi ve hayatlarının değişmesi üzerine sakin ama dokunaklı bir büyüme hikayesi anlatıyor. Kentin değişen yüzünün insan ilişkilerini de nasıl bir açmaza sürüklediğinin, dokunun tahrip oluşunun ve bunun insan ruhunu da tahrip edişinin hikayesi…

ORİJİNAL ADI: Little Men
YÖNETMEN: Ira Sachs
OYUNCULAR: Theo Taplitz, Michael Barbieri, Greg Kinnear, Jennifer Ehle, Alfred Molina, Paulina García
YAPIM: 2016, ABD
SÜRE: 75 dk.
VİZYON TARİHİ: 9 Eylül 2016

YAZARIN DİĞER YAZILARI