‘Krall’ı gelse tanımaz!

Cuma, 26 Ağustos, 2016
Star Trek: Sonsuzluk, bu hafta vizyona girdi. Filmde Kirk ve Spock’u bu kez yeni bir görev ve farklı bir düşman bekliyor.

İnsanoğlunun uzaya dair merakı ilk çağlardan itibaren var. Modern zamanlarda ise Jules Verne’in “Ay’a Seyahat” kitabıyla birlikte daha da ete kemiğe büründü. Ancak 20. Yüzyıl’ın ilk yarısında ‘uzay’ bir bilinmezi ve tehdidi temsil ediyordu daha çok. H. G. Wells’in “Dünyalar Savaşı” isimli romanı örneğim. Bu romanın metnini 1938 yılında radyoda haber gibi okuyan Orson Welles büyük bir panik yaşanmasına neden olmuştu. Aynı kitap 1953 yılında “The War of the Worlds” adıyla sinemaya aktarıldığında da benzer bir etki yaratmıştı. Bu filmden iki yıl önce Robert Wise ise “The Day the Earth Stood Still” filmiyle yine uzaylı istilasına konu anlatıyordu.

60’lı yıllardan itibaren insanoğlunun binlerce yıllık hayali olan uzaya yolculuğun gerçekleşebileceğinin ortaya çıkması, bu evren ile ilişkinin boyutlarını da değiştirdi. İnsanoğlu uzaylılarla karşılaşmak için dünyada beklemek zorunda değildi artık. İşte “Star Trek” tam da bu ruh halinin ürünü olarak başladı yayına 1966 yılında. Kaptan Kirk ve Mr. Spock yönetimindeki Atılgan mürettebatı uzayın derinliklerinde yol alıyor ve yeni dünyalar, canlılar keşfediyordu. İnsanoğlu karşı saldırıya geçmişti!

Dizi bittikten sonra “Star Trek” efsanesi çeşitli filmlerle yeniden diriltilmeye çalışılsa da beklenen ilgiyi görmedi. Ama 2000’li yıllarla birlikte gelişen teknoloji buna bir kez daha imkan tanıdı. Üstelik Hollywood, yeniden hikaye kurmada, eski kahramanlara mitoloji yaratmada daha da ustalaşmıştı. Soğuk Savaş’ın ‘iyiler/ kötüler’ denklemi son bulduktan sonra karakterlerin ‘iç yolculukları’nın öne çıkarıldığı bu dönemde Kirk ve Spock’un geçmişine yolculuk pekala ilgi çekebilirdi. Görevi Hollywood’un dahi çocuğu J. J. Abrams üstlendi. 2009 tarihli ilk filmde Kirk ve Spock’un Atılgan’da nasıl buluştuğu aralarındaki ilişkinin gerilimleri üzerine kurulu ana hikayenin yanında bir ‘mutlak kötü’ ile yürütülen savaş merkeze alınmıştı. 2013’te “Bilinmeze Doğru: Star Trek”te ise kahramanlarımız bu kez dünyayı kurtarma görevi üstlenmişlerdi.

‘IŞINLA BİZİ SCOTTY’

Bu hafta vizyona giren “Star Trek: Sonsuzluk”ta ise yapımcı koltuğuna geçen J.J. Abrams, yönetmenlik görevini Justin Lin’e emanet etmiş. Kendisini “Hızlı ve Öfkeli” serisinden tanırız. Ayrıca efsane dizi “True Dedective”in iki bölümünü çekmişliği var. “Star Trek: Sonsuzluk”, asıl olarak Kirk ve Spock’un kaderinin Atılgan ile nasıl bağlı olduğunu göstermek istiyor seyirciye. İkisinin de farklı ve haklı gerekçelerle gemiden ayrılmayı düşündüğü bir dönemde, basitmiş gibi görünen bir görev veriliyor. Atılgan uzayın derinliklerinde bir nebulanın içinden geçtikten sonra farklı bir düşmanla karşılaşıyor. Krall adlı bu yeni düşman, geçmişin hayal kırıklıklarını öfkeye dönüştürmüştür ve federasyondan intikam alma peşindedir.

Okurun bilmesinde fayda var. Bu satırların yazarı “Star Trek” serisini sever. “Işınla bizi Scotty” cümlesi çocukluğunun önemli hatıralarından birisidir. Dolayısıyla yeni film için şöyle bir cümle kurmakta sakınca yok: Bundan önceki iki filmi beğendiyseniz, bu da sizi fazlasıyla tatmin edecektir. Uzayın derinliklerinde yeni keşifler ve düşmanlarla yapılan mücadeleler her koşulda heyecan verici olabilir. Ama ilk iki filmin aksiyon dışındaki merak uyandıran trüklerinin burada biraz daha geriye çekildiğini belirtmekte yarar var. Bu trüklerden ilki olan Kirk ve Spock arasındaki ‘gerilimin’ yeni bir boyuta taşınamaması eksiklik yaratıyor. İkincisi de Spock ve Uhura arasındaki ilişkinin ihmal edilmesi. Filmin kaçan bir fırsatı daha var. Bu bölümde hikayeye dahil olan ve anladığımız kadarıyla serinin devam filmleri olursa görmeye (ve muhtemelen sevmeye) devam edeceğimiz, Jaylah karakterinin yeterince değerlendirilememesi. Özgün bir karakter olarak hayat bulan Jaylah ile Kirk arasındaki flörtöz halin yarattığı olanaklar fazla değerlendirilemiyor sanki. Kim bilir, belki de bir sonraki filme saklanmıştır. Bekleyelim görelim.

Tabii bu filmin dramatik bir tarafı da var: Seride görmeye alıştığımız Checkov karakterini canlandıran oyuncu Anton Yelchin’in çekimler bittikten sonra talihsiz bir şekilde ölümü. Filmin sonunda Yelchin’e saygı duruşu ihmal edilmemiş. Ama serinin renkli bir siması olan karakterin, eğer olursa, devam filmlerinde yer alamayacak olması her koşulda eksiklik olacak.

“Star Trek: Sonsuzluk” serinin hayranlarını fazla yükseltmese de mutlu edecektir. Özellikle de Beastie Boys’un “Sabotage” şarkısının eşlik ettiği bölümün filmin tepe noktası olduğunun altını çizelim.

Kadrolu oyuncuların görevlerini yaptığı filmde Idris Elba’nın Krall ve kendisini “Kingsman: Gizli Servis”te metal bacaklı ölüm makinesi olarak izlediğimiz Sofia Boutella’nın Jaylah performansları akıllarda kalıyor.

ORİJİNAL ADI: Star Trek Beyond
YÖNETMEN: Justin Lin
OYUNCULAR: Chris Pine, Zachary Quinto, Simon Pegg, Sofia Boutella, Idris Elba, Anton Yelchin, Zoe Saldana, Karl Urban
YAPIM: 2016, ABD
SÜRE: 123 dk.
VİZYON TARİHİ: 26 Ağustos 2016

BİR KIZ, BİR KIZ DAHA BİR KIZ DAHA…

Geçen hafta kaleme aldığımız “Viral” filminin yönetmenleri Henry Joost ve Ariel Schulman maşallah hız kesmeden devam ediyorlar. Bu hafta da “Oyun” ile karşımızdalar. Aslına bakarsanız, bu film için “Viral”in başka versiyonu diyebiliriz.

“Viral” için geçen hafta şöyle yazmışız: “Nihayetinde ‘Viral’, korku sosuyla bezeli bir büyüme hikayesi. Emma’nın ablasının gölgesinden kurtulması, utangaçlığını atması, kendisine bir âşık bulması ve finalde artık bir kadın olmasına giden yolları korku unsurlarıyla bezeli bir hikayede izliyoruz.”

Bu hafta “Oyun” için bu cümleyi benzer şekilde şöyle kurabiliriz: “Nihayetinde ‘Oyun’, gerilim ve aksiyon sosuyla bezeli bir büyüme hikayesi. Venüs’ün yancısı olduğu Sydney’in gölgesinden kurtulması, utangaçlığını atması, kendine bir âşık bulması ve finalde artık bir kadın olmasına giden yolları gerilim/aksiyon unsurlarıyla bezeli bir hikayede izliyoruz.”

Jeanne Ryan’ın romanından uyarlanan film, Amerika’da genç kızların büyüme hikayelerinin ne kadar klişe olduğuna dair yeni bir kanıt olarak çıkıyor karşımıza. Daha önce defalarca izlediğimiz hikayelerin bir benzere olmaktan öteye gidemiyor nihayetinde. Tek farkı, görüntüye zaman zaman bir telefon ekranına dönüştürerek ‘çağın ruhu’nu yakalamayı başarması. Öte yandan David Fincher’ın efsane filmi “The Game”u (Oyun, 1997) çağrıştırdığı söylenebilir fakat yanına bile yaklaşamadığı kesin.

Filmin ruhunu en iyi anlatan şarkı Ayşegül Aldinç’in “Bir Kız” şarkısı olabilir pekala!

ORİJİNAL ADI: Nerve
YÖNETMEN: Henry Joost, Ariel Schulman
OYUNCULAR: Emma Roberts, Dave Franco, Emily Meade, Miles Heizer, Juliette Lewis
YAPIM: 2016, ABD
SÜRE: 97 dk.
VİZYON TARİHİ: 26 Ağustos 2016

YAZARIN DİĞER YAZILARI