Cehennemin yolu darbelerle döşendi

Çarşamba, 17 Ağustos, 2016
Ergenekon ve askeri darbelerle yargı önünde hesaplaşmak için oluşan iradeyi baltalamak, cemaatin demokratikleşme çabalarımıza indirdiği ilk darbe olmuştu. Davaları bir hukuk çalımıyla kirletti, saygınlığını zedeledi.

-şehit ve gazilere, 15 Temmuz gecesi sokakta olan herkese saygı ve minnetle- 

15 Temmuz gecesi kanlı kalkışmaya girişen örgüt, nasıl bu denli güçlendi ve kökleşti, hangi kaynaklardan beslendi sorusuna çok çeşitli cevaplar verildi. Ancak darbelerle ilişkisi pek kurulmadı. Gülen grubundan Gülen cemaatine, hizmet hareketine ve paralel devlet yapılanmasına evirilen örgütün oluşum ve gelişim süreci, ülkemizin darbeler tarihine denk düşmekte. Düzen(!) kuran, kendini “kurucu irade” olarak isimlendirme cüreti gösteren darbecilerin Fethullah Gülen ve örgütüne “himmet” ettikleri gözden kaçmamalı.

15 Temmuz cehenneminin yolu 27 Mayıs 1960 darbesiyle döşenmeye başlandı. Darbeden sonra yazılan anayasa ile demokratik denge denetleme mekanizmaları kurmak yerine demokrasinin ruhuna tümüyle aykırı olarak seçilmişler üzerine atanmışların vesayeti getirildi. Seçmen iradesini parçalamak için de sağ siyaseti bölme yoluna gidildi. Statükonun korkulu rüyası olan çoğunluk iradesinin, Demokrat parti benzeri bir tek parti üzerinde toplanmasını engelleyen özgürlükleri kısıtlayarak parti kapatmaları kolaylaştıran bir siyasal düzen geldi. Seçilmiş iktidarın, ordu, yargı, senato ve cumhurbaşkanlığı makamından oluşan vesayet odaklarınca kısıtlandığını hepimiz biliyoruz. Bu süreçte milli görüş çizgisinin dışlandığını ama bu çizgiyle de hiçbir zaman uyuşmamış, riyakârca siyasal taleplerini ve kendilerini gizlemeyi seçmiş Gülen grubunun makbul dindarlar olarak devlet kadrolarında yer bulduğunu aklımızdan çıkarmayalım.

12 Mart muhtırasıyla Türkiye’de sol sosyalist grupların da tırpanlanarak ayrıştırıldığını hatırlayalım. Kürt siyasallaşma taleplerinin de aynı yöntemlerle baskılandığını da hatırlarsak dindarların ayrıştırılması, Gülen hareketi ve 15 Temmuz kalkışmasıyla askeri darbe zihniyeti arasındaki ilişkiyi kolayca kurabiliriz. 12 Eylül de milliyetçi kesimin içinden dindarların dışlanıp, devletçilerin makbul hale getirilmesi işlevini üstlenmişti. Vesayet odaklarına, YÖK gibi anayasal kurumları da ekleyerek, siyasetin dışında kalan alanları da statüko adına temizlemeyi(!) mümkün kıldığını zaten biliyoruz. Ancak 80 darbesinin, güya din algısını Arap etkisinden kurtarmak adına, kendini artık Türk İslam’ı(?) kılıfıyla sunan Gülen’i, hizmet hareketine dönüştürdüğünü pek az kişi fark etmekte. 28 Şubatla doruğa çıkan dindar avında Gülenle ilişkisi olmayan dindarların üniversiteden, kamudan, ordudan ihraç edildiğini de bilmezden gelen pek çok. Darbeye “hayırlı olsun”, başörtüsüne “fürûat” deme kıvraklığıyla mensuplarının atılmak bir yana kamuda yerini sağlamlaştırması günümüz için mutlaka hatırlanması gereken bir gerçek.

1961 anayasasından günümüze siyasal alanda çoğu zaman iktidar olup da muktedir olamayan sağ siyasete mensup hükümetlerse hep darbecilerin kurduğu düzene rıza ile vesayetçilerin kolladığı mevcut kadrolarla çalışmak durumundaydı. Ak Parti iktidarıyla cemaat arasındaki çatışmanın, iktidarın vesayet mekanizmalarını bertaraf etmeye giriştiği yıllarda başladığını hatırlanmalı. Güce tapan hizmet hareketinin, hangi parti ve hangi siyasal eğilim olduğu fark etmeksizin iktidara yapışarak büyümeyi sevdiği halde 2008 sonrası gücünün doruğuna yükselmekte olan Ak Parti iktidarıyla çatışmasının bir izahı olmalı. Büyük ihtimalle eski vesayet döneminin darbecileriyle kurduğu ilişkiyi Ak Partiyle devam ettiremeyeceğini bilmesi, nedenlerden biri. Aynı zamanda 15 Temmuz kalkışmasının nedenlerinden birisi de…

15 Temmuz FETÖ kalkışması, Gülen’in ilk darbesi değil. Soğuk savaşın gizil gücü, Ergenekon adıyla kamuoyu hafızasına yerleşen kontrgerilla yapılanması ve askeri darbelerle yargı önünde hesaplaşmak için oluşan siyasal ve toplumsal iradeyi baltalamak, cemaatin demokratikleşme çabalarımıza indirdiği ilk darbe olmuştu. Darbe ve darbe teşebbüsü davalarını bir hukuk çalımıyla kirletti, saygınlığını ve davalara olan güveni zedeledi. Bir başka hukuk çalımıyla da hüküm giymiş darbecilerin salıverildiğini biliyoruz. Darbeci zihniyetle hesaplaşarak askeri darbe üreten mekanizmaları tarihe gömmemiz Gülen’in paralel devlet yapılanmasınca engellendi.

ETÖ ile FETÖ arasındaki çarpık ilişki, şimdilerde, temyizi bekleyerek aklanmak yerine nedense usulsüzlükten salıverilmeyi tercih etmiş hükümlü generallerin, masum ve mağdur melekler(!) olarak takdimine yol açıyor. Kumarda her zaman masa kazanırmış. Ülkemizde de karlı çıkan hep darbeciler oluyor. Kurulan masayı, darbe anayasasını, değiştirmediğimiz için böyle elbette.


Berrin Sönmez kimdir?

1960 Ankara doğumlu. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Tarih bölümünde okudu. Öğrencilik yıllarında Maliye Bakanlığı'nda çalışıp mezuniyet sonrası Ankara Üniversitesi Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü'nde araştırma görevlisi olarak akademiye geçiş yaptı. Halkevi üzerine yaptığı doktora tezini sağlık nedeniyle yarım bırakarak üniversiteden ayrılıp çeşitli orta okul ve liselerde tarih öğretmenliği yaptı. Yaklaşık beş yıl sonra önce okutman sonra öğretim görevlisi olarak tekrar akademiye döndü. Afyon Kocatepe Üniversitesi'nde öğretim görevlisiyken yakalandığı 28 Şubat sürecinde ve bu defa isteği dışında üniversiteden bir kere daha ayrıldı. Sözleşmesinin haksız olarak yenilenmeyişine itiraz ederek açtığı idari dava, dönemin keyfi idaresi ve idareye tam bağlı yargısının pervasızca verdiği “rektörün takdir yetkisi” gerekçesiyle reddedildiği için emekli oldu. Dört-beş yıl çeşitli kurum ve konumlara demir atarak geçirdiği çalışma hayatı sonrası kendisini ilk defa gerçekten ait hissettiği tek yer olan Başkent Kadın Platformu Derneği üyesidir. Sivil toplum alanında kadın, çocuk, insan hakları, demokrasi ve barış savunusuyla gönüllü çalışmayı sürdüren feminist-aktivist Berrin Sönmez’in çeşitli dergilerde makale ve denemeleri yayınlanmıştır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI