YAZARLAR

Yalandan kim ölmüş? Richey Edwards'ın kusursuz kayboluşu

Oyunu kurallarına göre oynamayı reddeden ama zaman zaman yaptıkları ve söyledikleriyle akıl ve ruh sağlığının pek stabil olmadığını düşündüren bu genç adamın bıraktığı zihinsel mirasın en önemli ekseni doğrularla yalanlar arasındaki o bazen incecik bazen de kaskatı çizgiye dikkat çekebilmiş olması belki de. Ve bunu yaparken seçtiği yol: kaybolmak; yani herkesi ve her şeyi geride bırakıp yok olup gitmek.

Kendime karşı çok dürüst oldum, herkes gibi yalan söylemeliydim.”

(“I've been too honest with myself, I should have lied like everybody else”)

                                                       Richey Edwards – Faster, Manic Street Preachers

İşleri yolunda gidenler işlerini, güçlerini bağıra çağıra, güle oynaya, gözlere kulaklara soka soka dijital teknolojinin tüm imkanlarıyla sergilerken, kıyıda, köşede kalan, şansları yaver, işleri yolunda gitmeyenler, yolda düşenler iyice dışına itiliyor çemberin. Kapitalizmin hep daha fazlasını, daha büyüğünü, “daha daha”sını yücelterek dipten ve derinden çürüttüğü eğlence sektörünün temel taşlarından müziğe geliyoruz elbette yine dönüp dolaşıp. Çokça konuşulup çokça söylenenlerin çoğunun yalan dolandan ibaret olduğu sektörlerin başında gelen müziğin içinde kaybolup giderken, köşeleri tutanların ve işleri yolunda gidenlerin mutfakta bıraktığı cesetlerin hesabı tutulmuyor. “Oyunu kuralına göre oynamak” kaypaklığıyla meşrulaştırılan ikiyüzlülüğe ayak uydurmayı zül addederek oyundan tamamen çıkmayı seçenler, hele ki az veya çok meşhur bir müzisyense, kendisini oyunun dışına iten dinamiklerce ilahlaştırılıyor. Hem kısır hem yamyamca, hem ironik hem de hazin bir döngü.

1990’ların başında ortaya çıkan Gallerli rock grubu Manic Street Preachers’ın üyelerinden Richey Edwards (doğum ismi Richard James Edwards) yukarıdaki nedenlerle bu radikal seçimi yapanlardan. Fakat kendisi 27 yaşındayken bunu öyle bir şekilde yaptı ki aradan geçen diğer 27 senede sırrı çözülemedi. Kariyeri boyunca yalanlardan kaç(ın)maya çalışmış, içinde bulunduğu gösteri uğraşının paydaşlarının kendisinden beklediklerine boyun eğmemiş, dürüstlüğü ön planda tutmaya çalışmış ve bu tavrına hep sahip çıkmış olan Edwards, 1995’in ocak ayını şubata bağlayan gecesinde bir daha dönmemek üzere ortadan kayboldu. Bugüne dek kendisinin hayatta olup olmadığı bilinmiyor, lakin hukuken mevta sayılıyor. Yok olduğundan beri geçen 27 senede hakkında onlarca dedikodu, şehir efsanesi, asılsız ihbar ortaya atılan bu şahsına münhasır karakter, bu eylemiyle hepimize bizimle ve bugünle ilgili çok önemli bir şeyler söylüyordu sanki. Oyunu kurallarına göre oynamayı reddeden ama zaman zaman yaptıkları ve söyledikleriyle akıl ve ruh sağlığının pek stabil olmadığını düşündüren bu genç adamın bıraktığı zihinsel mirasın en önemli ekseni, doğrularla yalanlar arasındaki o bazen incecik bazen de kaskatı çizgiye dikkat çekebilmiş olması belki de. Ve bunu yaparken seçtiği yol: kaybolmak; yani herkesi ve her şeyi geride bırakıp yok olup gitmek.

 Richey Edwards’ın son kez görüldüğü gecede, yakınında arabasının terkedilmiş halde bulunduğu Severn Köprüsü’nden atlayarak intihar ettiği düşünülse de cesedi bulunmadığından buna dair bir kanıt yok. Ortadan kaybolmasından sonraki birkaç gün içerisinde birbirinden bağımsız görgü tanıkları kendisini daha ileri tarihlerde gördüklerini ve kendisiyle konuştuklarını iddia etse de buna dair bir kanıt da yok. Ancak Edwards’ın olaydan kısa bir süre öncesine kadar alkol problemiyle ilgili bir rehabilitasyon merkezinde başarılı bir tedavi süreci geçirdiği ve son günlerde moralinin gayet yerinde olduğu biliniyordu. O kadar ki, ortadan kaybolduğu gecenin sabahında Manics’in solisti James Dean Bradfield ile birlikte aktif albümleri The Holy Bible’ın medya ve tanıtım turnesi için Amerika’ya gitmeleri organize edilmişti. Yani her şey görece yolunda giderken yoldan çıkmayı seçmişti Edwards. Grup arkadaşları, bu eylemin bir intihar değil de bilinçli bir tasarı doğrultusunda bir süreliğine ortadan kaybolmak olduğuna öylesine inanmıştı ki, onun bir gün bir yerlerden çıkagelip şarkılarına kaldığı yerden devam edeceğine inanmayı ve olaydan sonra verdikleri her konserde sahneye Richey için boş bir mikrofon kurmayı bırakmadılar.

Richey’i bu kadar sıkıştıran unsurların başında, çoğunun söz yazarı olduğu Manic Street Preachers şarkılarında söylenenlerin, dolayısıyla grubun ve kendisinin hakikiliğinin acımasız ve şımarıklığıyla bilinen İngiliz müzik medyasınca sorgulanması geliyordu. Efsanevî punk öncüleri The Clash’ten devraldıkları sözel ve müzikal tavrın bayrağını yükseklerde taşımayı düstur edinmiş Manics’in yaratıcı güçlerinden biri olarak bu sorgulanma ağrına gidiyordu. Bunu birkaç defa ifade etmesine ve kararlı itirazına rağmen, bir konser sonrası ünlü radyocu ve NME dergisi yazarı Steve Lamacq’ın ısrarlı sorgulamasına o anda bulduğu bıçakla koluna “4 REAL” (“Gerçek”) kazıması ve kan revan içinde hastaneye kaldırılmasıyla, rock tarihinin en namlı eylemlerinden birinin de faili oluyordu. Bir süre bu eylemi ayıplayıp yermeye doyamayan derginin, iş birden nam salıp ilgi uyandırınca grubu bir fotoğraf çekimiyle birlikte kapağına taşıması tam da Edwards’ın tahammül edemediği sektörel ikiyüzlülüklerin kusursuz bir temsiliydi. İnsana, hapsolduğu duyguları ve dışardaki düzen içinde boyun eğmekle ayak uydurmak arasındaki vicdani bataklık dışında hiçbir yerde ve şekilde var olma şansı tanımayan düzenin parçası olmaktansa, kimseyi ölümüyle muhatap etmeden basıp gitmeyi seçmesini ve bunu başarmasını dikkate ve takdire değer buluyorum. Bu kırılmış adamın bir şarkı sözüyle açılan yazının onunla ilgili bu bölümünü yine onun bir sözüyle kapatmak istiyorum. Çok çocuksu bir öfkem ve çok çocuksu bir yalnızlığım var.

(“I have very chlidlike rage, and a very childlike loneliness”) – Richey Edwards

***

Yazının odağındaki kişiden ötürü mercekte müzik ve müzik sektörü var. Ve yaz geliyor. İki senelik pandemi sıkışmasının ardından yaz konserleri ve açık hava festivalleri de başlıyor, hem de tam gaz. Cumhurbaşkanı’nın pandemi sürecinde dönem dönem yeni kuralları “ulusa sesleniş” şeklinde televizyondan anlattığı duyurulardan birinde yeni gürültü yönetmeliği düzenlemesini, aslında hiç gereği yokken “kimse kusura bakmasın” diyerek metin dışı bir yerden girip öznellikle ele almasının doğurduğu yanlış anlama / yanlış yorumlama / yanlış uygulama silsilesine rağmen gümbür gümbür konserler, festivaller her yerde. Bu durumu etraflıca araştırıp, anladıklarımı bir yazımda paylaşmıştım. Özetle, müzikle ilgili herhangi bir “yasak”tan ziyade, müziğin de haliyle bir parçası olduğu tüm ses ve gürültülerin, coğrafi bölgelere ve buralardaki yerleşim birimlerinin niteliğine göre bazı kısıtlamalara tabi olduğunu ortaya koyan, ne tip yerlerde ne tip gürültü yapılabileceğine ilişkin yönergeleri belirleyen metinler bu yönetmelikler. Ancak ülkemizde birçok alandaki kutuplaşmalarda olduğu gibi, kolluğun keyfî uygulamaları ve işgüzarlıklarıyla birleşince bazen kurunun yanında yaş da yanabiliyor. Kâğıt üzerinde gayet doğru ve medenî şekilde toplumsal yaşamın çerçevelerini düzenleyen kuralların, amacı dışında eğilip büküldüğü istisnalara rastlıyoruz. Bunun sonucunda da dört bir yandan, olmayan bir “müzik yasağı”na veryansın ediliyor.

Fakat bu durumların istisna olduğunu, çoğu yerde her zaman olduğu biçimlerde canlı veya banttan müzik çalınabildiğini, organizatöründen müzisyenine kadar sektörün bu kanadının ciddi engellerle karşılaşmadığını tekrar belirtmekte fayda var. Günaşırı müzik yasağından şikâyet edip günaşırı konser verenler herhalde konserlerinde müzik değil başka bir şey çalıyorlar. Neyse; kişiler, koşullar ve pozisyonlardan bağımsız, kayıtsız ve şartsız eğriye eğri, doğruya doğru demedikçe, yalan söyleyerek doğru söyledikleri palavrasını millete yutturanlar yüceltildikçe, sistem içerisindeki paydaşlar doğruya eğri demeye devam ettikçe doğrular da onarılamaz zararlar görecek, doğru söylerken yalancılıkla itham edilenler arkalarını dönüp gitmeye, ortadan kaybolmaya devam edecektir. Bu da, bir gün Richey Edwards gibi hepimizi istesek de istemesek de yok olmak zorunda bırakabilir. 


Can Sertoğlu Kimdir?

1975 yılında İstanbul’da doğdu. Alman Lisesi’nden mezuniyetinin ardından The University of Texas at Austin’de Radyo-Televizyon-Sinema ve Ekonomi alanlarında çift lisans aldı. New York’ta Atlantic Records bünyesinde önce Arif Mardin’le, sonra A&R (Artist & Repertoire) departmanında Tori Amos, Stone Temple Pilots, Led Zeppelin, Jewel, Kid Rock gibi sanatçı ve gruplarla çalıştı, eş zamanlı olarak Brooklynli grup World/Inferno Friendship Society’nin menajerliğini yürüttü. 2005 yılında mor ve ötesi’nin menajerliğini üstlenmek üzere Türkiye’ye döndü, grubun üyeleriyle birlikte kurduğu Rakun Müzik’in Genel Müdürü olarak çalıştı. 2015-2018 Puhu TV’nin İçerik Direktörü olarak görev aldı. Türkiye Eğlence Sektörü Derneği (TESDER) üyesi ve derneğin ilk Menajerler Komitesi Başkanıdır. Halihazırda Ferment Records’un kurucu ve yönetici ortağıdır. Bugünlerde, müzik ve müzik sektörü hakkında bildikleri, düşündükleri ve hissettiklerinden yola çıkarak yarı-kurgusal bir metin çalışmasına hazırlanmaktadır. Not: Yazarın eski yazılarına bit.ly/GD-CSe bağlantısı üzerinden ulaşılabilir