YAZARLAR

Ulusal hazineden seri tacize uzanan şöhret yolculuğu  

Madencisinden başbakanına, ilkokul öğrencisinden kraliyet ailesine kadar yediden yetmişe herkesin hayatına bir şekilde dokunmuş, hakkında elli seneye yakın sadece iyi hisler ve düşünceler beslenen, şahsına münhasır bir adamın yaşam öyküsü. Bu öyküye paralel, o elli senede kapalı kapılar arkasında neler olduğunu tahmin etmekse imkansıza yakın.

İnanılmaz bir belgesel var Netflix’te: Jimmy Savile – A British Horror Story. Bence ismi çok iyi seçilmiş, zira gerçekten korkunç, korkunç olduğu kadar da inanılması güç bir hikâye. İki bölümden oluşan belgeselin konusu, İngiltere’nin gelmiş geçmiş en tanınan ve en sevilen popüler kültür ikonlarından birinin hayatı ve onun ölümünden kısa zaman sonra ortaya çıkan, faili olduğu 450 civarında cinsel taciz ve cinsel saldırı vakası – ki bu yalnızca ortaya çıkıp “ben(i) de” diyen kurbanların, yani sadece bilinen vakaların sayısı.

İnsanlığın en büyük sorunlarından biri ve birçok başka sorunun kökeni olduğunu düşündüğüm güç ve onun istismarı meselesi, bu vakada akıl sınırlarını zorlayacak şekil ve boyutlarda ortaya çıkıyor. Eğlence sektörünün, kitlesel iletişim araçlarının en önemlisi ve etkilisi olan televizyon marifetiyle biçimlendirdiği gösteri toplumlarının başında gelen İngiltere’de, toplumun hemen her unsurunca tanınan ve çok sevilen bir adamın, sıra dışı hayatı ve kariyeriyle ilgili uzunca bir belgesel bu. Madencisinden başbakanına, ilkokul öğrencisinden kraliyet ailesine kadar yediden yetmişe herkesin hayatına bir şekilde dokunmuş, hakkında elli seneye yakın sadece iyi hisler ve düşünceler beslenen, şahsına münhasır bir adamın yaşam öyküsü. Bu öyküye paralel, o elli senede kapalı kapılar arkasında neler olduğunu tahmin etmekse imkansıza yakın.

İngiltere’nin kuzeyini ifade eden kısmı The North’un West Yorkshire bölgesinin Leeds şehrinde, Katolik bir ailenin 7 çocuğunun en küçüğü olarak 1926 yılında dünyaya gelen James Wilson Savile, çocukluğunu Büyük Buhran, ilk gençliğini İkinci Dünya Savaşı gölgesinde geçiriyor. Kuzey’i vurgulamamın başlıca nedeni, kısmen genellemelerin ürünü olsa da içinde her zaman doğruluk payı olan, kuzeye ve kuzeylilere atfedilen bazı özellikler. Ülkenin daha ziyade yoksul, endüstriyel, karanlık, kasvetli bölgesi olarak bilinen Kuzey aynı zamanda daha sıcak, samimi, mütevazı ve “harbi” insanların yaşadığı, işçi sınıfı kültürünün ve düsturunun hâkim olduğu pastoral coğrafyası. Müzik düzleminde İngiltere’nin güneyiyle karşılaştırmak gerekirse masum The Beatles (Liverpool) ve dobra Oasis (Manchester) ile iddialı The Rolling Stones ve sarkastik Blur (her ikisi de Londralı) gruplarının karşıtlıkları durumu iyi betimliyor. Hepsi daha önce Türkiye’de konserler vermiş Kuzeyli İngiliz gruplardan indie rock devi Kaiser Chiefs Leedsli, yine burada çok sevilen ve iki defa çalmış olan Pulp ile ağustosta art arda iki konser verecek olmasıyla heyecan yaratan Arctic Monkeys de kuzeyin koyu gri kentlerinden Sheffield’dan geliyor. Birçok bakımdan güneye nazaran dezavantajlı ve zayıf konumda olsa da, hakiki İngilizlik daha ziyade kuzeyle özdeşleşiyor. Bu bağlamda, popüler figür Jimmy Savile kitlesel algıda nispeten avantajlı bir konuma sahip olarak ilerliyor yolculuğunda. 

Medyanın Londra’da aşırı merkezileşmesini önleme girişimi kapsamında başta BBC olmak üzere birkaç yayın kuruluşunun prodüksiyon birimlerinin Leeds bölgesine taşınması, Savile’in medya sektörüne girişinin zeminini hazırlıyor. Popüler anlamda bilinirliği ilk olarak 1960’larda radyolarda DJ’lik görevleriyle, ardından BBC’nin ünlü müzik programı Top of the Pops’un 1964 yılında yayınlanan ilk bölümünün sunuculuğuyla başlıyor. İlginçtir ki, otuz iki sene devam eden bu efsanevî müzik programının 2006’daki son bölümünün sembolik sunucusu olarak yaptığı kapanış anonsunun ardından stüdyonun ışıklarını son defa söndüren de kendisiydi. Kim bilebilirdi, arada geçen o yıllarda yüzlerce insanın hayatlarını da söndüreceğini…

Jimmy Savile ele avuca sığmayan, hiç evlenmemiş ve baba olmamış, bırakın evlenmeyi, onca şöhretine rağmen kamuoyu ve basın tarafından bilinen hiçbir flörtü veya kız arkadaşı dahi olmamış, ama çapkınlığıyla ve kadınlara düşkünlüğüyle nam salmış, tek başına yaşayan, bu bakımdan sıra dışı bir karakter. Şöhretinin zirvesine, çocukların kendisine mektuplarla ilettiği dileklerini ve hayallerini gerçekleştirdiği Jim’ll Fix It (“Jim Halleder”) adlı çok başarılı televizyon programıyla ulaşmasına rağmen çocukları sevmediğini söyleyecek kadar eksantrik bir kişilik. Kendisinin en çok gündemde ve popüler olduğu dönemlerin başbakanı Margaret Thatcher tarafından dört defa Şövalyelik için saraya önerilen Savile, son öneride kabul görerek “Sir” unvanını almış. Yorulmak ve durmak bilmeyen bu şov adamı aynı zamanda şefkatli ve yılmaz bir hayırsever portresi çiziyor. Yaşanan birçok ulusal felakette sahada belirip yardıma ilk koşanlardan olduğu gibi, gerek siyasetin gerekse aristokrasinin baş figürlerinin, kriz yönetimi ve halkla ilişkiler alanında akıl ve fikir danıştığı kişilerin başında geliyor. Başlattığı ve bayraktarlığını üstlendiği onlarca yardım kampanyasıyla özellikle hastaneler için on milyonlarca sterlin toplanmasını sağlayan Savile, zaman içerisinde Britanya’nın bir numaralı halk kahramanına dönüşüyor. Bunları yaparken, bazı hastanelerde otuz seneye yakın haftada 1-2 gün gönüllü olarak çalışması, hastabakıcılıktan sedye taşımaya kadar her işe koşarak buralarda vakit geçirmesi biraz tuhaf karşılansa da neredeyse hiç sorgulanmıyor. Olup bitenleri öğrenince bu hastanelerin çocuk ve akıl hastaneleri olması tüyler ürpertse de buralarda şeytanın aklına gelmeyecek şeylerin döndüğünü o dönemde kimsecikler tasavvur edemiyor.

Bunlara rağmen karda yürüyüp iz bırakmayan Jimmy Savile hakkında muhtelif dönemlerde ve çevrelerde birtakım şikayetler ve uyarılar ortaya çıksa da, halkın bu kadar güvendiği, 7’den 70’e herkesin sevgilisi bu hayırsever gösteri cambazına leke sürülmesine başta polis olmak üzere birçok kolluk ve uygulama birimi müsaade etmiyor. Feryatlar, iddialar, suç duyuruları ya duymazdan geliniyor, ya ciddiye alınmıyor, ya da sümen altı ediliyor. Ne kadar savuşturulsa veya gizlense de, bu şikayetlerin kokusu yayıldıkça bu adamın korkunç bir cinsel taciz faili olduğuna dair münferit ama daha duyulur sesler de yükseliyor. Örneğin, geçen haftaki yazımda değindiğim “Punk” felsefesine sadık şekilde “doğru bildiğini haykırmaktan” çekinmeyen Sex Pistols ve Public Image Ltd. (PIL) solisti, punk ikonu John Lydon 1978’deki bir BBC Radio 1 röportajında şu sözleri söylüyor: “Jimmy Savile’i öldürmek isterdim. İkiyüzlü olduğunu düşünüyorum. Eminim kendisi hepimizin bildiği ama hakkında konuşamadığı onca pisliğe düşkün. Birtakım dedikodulardan haberdarım. İddiaya girerim ki bu söylediklerim de yayınlanmayacaktır.” Ve haklı çıkıyor; bu sözleri yayın öncesi röportajdan çıkartılıyor. Daha sonra, 2013 senesinde, Savile’in ölümünden bir sene sonra yayınlanan bir PIL albümüne dahil edilen sözlerle ilgili Lydon şunları ekliyor: “Öldürmekten kastım [bu adamı] içeri tıkıp küçük çocukları taciz etmesinin önüne geçmekti… Medyanın durumdan haberi yokmuş gibi davranmasından tiksiniyorum.”

Savile’in bir noktada, çocuk pornografisi bulundurmaktan hüküm giymiş müzisyen kankası, aynı zamanda bir dönem program partneri Gary Glitter’ın bu düşkünlüğünü zararsız bulduğunu ve kimseyi ilgilendirmediğini ifade etmesi, ünlünün ünlüyü, güçlünün güçlüyü her türlü ahval ve şeraitte koruyup kollama sanatının mide bulandırıcı bir örneği. Katıldığı sayısız canlı yayındaki kadın programcılarla flörtleşmeleri, televizyonda dahi ağzından asla düşürmediği purosuyla, bazen don-çorap-terlik-bornoz kombinasyonuyla katıldığı programlardaki patavatsızlıkları ve muzip hazırcevaplığıyla halkın sevgilisi haline gelen bu “yaramaz televizyon çocuğu”nun, hayırsever faaliyetlerle neleri örtbas etmeye çalıştığını ve belki de nelerin günahını çıkardığını ancak ölümünden sonra öğreniyoruz. Ülkenin dört bir yanından, yüzde 80’ini çocuk vakalarının oluşturduğu taciz ve cinsel saldırı ihbarları yağmaya başlayınca, kendisine verilen tüm payeler, nişanlar, ödüller, madalyalar vb. gibi isminin verildiği tüm kurum, dernek, hastane, mekân, sokak vs. yerden ismi birer birer sökülüyor. O kadar ki, resmi geçitle yürütülüp devlet töreniyle gömülen cenazesinin başına dikilen devasa siyah mermer mezar taşı dahi parçalanıp çöpe atılıyor. Yaşamı boyunca yaptıklarıyla yüzleşme ihtimali türlü geçiştirmeler, kollamalar ve ikiyüzlülüklerle ortadan kaldırılan “ulusal hazine” Savile’in, ölümüyle birlikte hayatı boyunca biriktirdiği her şey gibi, halkın sevgisi de alaşağı ediliyor.

Bunları düşünürken birdenbire buralara ışınlanmıyor mu kolektif bilincimiz? Birdenbire aklımıza bizdeki benzer popüler şahsiyetler, ünlüler, şanlılar, şöhretliler, ama her şeyden önce ve önemlisi, “güçlüler” gelmiyor mu? Kimseye dair bir şüphe uyandırmadan, kimseleri töhmet altında bırakmadan, hiçbir iddiada bulunmadan anlatmaya çalıştığım, gereğinden fazla dikkat çeken her aşırılığın ardında birtakım tuhaflıkların bulunma olasılığı. Hele aşırı olan şey “güç” olunca, bunun suistimali neredeyse kaçınılmaz değil mi? O “güçlü”yü, şanlı şöhretli ünlüyü, on yıllardır ekranlara yapışıp kalmış ekran yüzlerimizi, hayırsever iş adamlarımızı, sadece milletinin iyiliğini düşünen siyasetçilerimizi, bir sözüyle kitleleri efsunlayabilmeye muktedir ve muktedir-sever sanatçılarımızı, fenomenlerimizi, ayrıcalıklı kıymetlilerimizi yere göğe koyamadan sever ve taparken hiçbir şeyi sorgulamadan, masumiyetlerden en ufak şüphe duymadan yaşamak… Herhangi bir kadın kocasının, sevgilisinin veya bir başka erkeğin tacizine maruz kalıp şikayette bulununca “kedidir kedi…”, milyonların sevgilisi, tatlı sesli büyük sanatçı eski eşlerini, kadınları dövüp silahla vur(dur)unca “buyrun, ‘Yaşam Boyu Onur’ ödülünüz”, sesini duyurmaktan aciz küçücük çocuklar izbe yurt köşelerinde senelerce, defalarca istismar edilince “bir kerecikten bir şey olmaz” diyecek kadar ikiyüzlü davranabilmek... Böylece başları yastıklara koyup rahat rahat uyayabilmek…

Sanatımız da, sanatçımız da, siyasetimiz de, siyasetçimiz de, medyamız da, medyacımız da, şov endüstrimiz de, şovmenimiz de, elbette pek çok istisna hariç, ikiyüzlü. Gezegenin kısıtlı kaynakları azalırken insan nüfusu çoğaldıkça, bu ikiyüzlülükten beslenen dünya düzeninin hepimizi daha fazla çürütmemesi için kişilerden ve pozisyonlardan bağımsız, kayıtsız ve şartsız eğriye eğri, doğruya doğru demek zorundayız. Gözümüze sokulan, zihnimize dayatılan, başımızdan aşağı boca edilen ve bas bas bağırılarak tekrarlanan şeylerin, öznenin zaaflarını veya kabahatlerini rehin tutan eylemler olabileceğini her zaman hesaba katmalıyız. Kürsü başlarında, sahne üstlerinde, kamera karşılarında, parlak ışıklar altında bize bir şeyler anlatanları, söyleyenleri sırıtarak alkışlamaktansa, tam olarak kimi ve neyi alkışladığımızı sorgulayıp fark edersek belki zamanla bu pırıltılı karanlıktan sıyrılma şansı buluruz.


Can Sertoğlu Kimdir?

1975 yılında İstanbul’da doğdu. Alman Lisesi’nden mezuniyetinin ardından The University of Texas at Austin’de Radyo-Televizyon-Sinema ve Ekonomi alanlarında çift lisans aldı. New York’ta Atlantic Records bünyesinde önce Arif Mardin’le, sonra A&R (Artist & Repertoire) departmanında Tori Amos, Stone Temple Pilots, Led Zeppelin, Jewel, Kid Rock gibi sanatçı ve gruplarla çalıştı, eş zamanlı olarak Brooklynli grup World/Inferno Friendship Society’nin menajerliğini yürüttü. 2005 yılında mor ve ötesi’nin menajerliğini üstlenmek üzere Türkiye’ye döndü, grubun üyeleriyle birlikte kurduğu Rakun Müzik’in Genel Müdürü olarak çalıştı. 2015-2018 Puhu TV’nin İçerik Direktörü olarak görev aldı. Türkiye Eğlence Sektörü Derneği (TESDER) üyesi ve derneğin ilk Menajerler Komitesi Başkanıdır. Halihazırda Ferment Records’un kurucu ve yönetici ortağıdır. Bugünlerde, müzik ve müzik sektörü hakkında bildikleri, düşündükleri ve hissettiklerinden yola çıkarak yarı-kurgusal bir metin çalışmasına hazırlanmaktadır. Not: Yazarın eski yazılarına bit.ly/GD-CSe bağlantısı üzerinden ulaşılabilir