YAZARLAR

Üç soruda desteksiz ve eksik kapanma

Kapsamlı sosyal destekler verilerek eksiksiz bir kapanmaya gitmenin bu ortamda, bunca badire sonrasında dahi mümkün olduğu; son 14 ayda olan bitenin hesabının sorulacağı ısrarla vurgulanmalı.

Türkiye’de ilk Covid-19 vakasının resmi olarak ilan edilmesinin üzerinden neredeyse 14 ay geçti. Gelinen noktada adı “tam”, kendisi eksik 18 günlük bir “kapanma” görüyoruz. Üstelik salgının yeni dalgasında milyonlarca insana yeterli sosyal destek verilmemesi nedeniyle tahribatın ağırlaştığı bir tabloyla karşı karşıyayız. Böyle olmak zorunda mıydı sorusunun net bir yanıtı bulunuyor: Hayır!

Pandemi sırasında ekonomi yönetiminin politik tercihleri, salgının yarattığı tahribata karşı hakkaniyetli ve toplumsal eşitliği önceleyen müdahaleler olarak biçimlenmedi. Uygulanan ekonomi politikaları ağır sorunların kredi ile ötelenmesine kısmen olanak sağladığı için 2020 çöküşü, GSYH verileri ya da takibe düşen krediler gibi çeşitli temel göstergelere bakıldığında başka ülkelere nazaran daha hafif atlatıldı. Ancak salgının derinleştirdiği sosyoekonomik eşitsizliklerin başka ülkelere nazaran daha ağır olması ihtimali kuvvet kazandı.

Salgın kaynaklı çöküşe ilk tepkiler bazı ihtimalleri öne çıkarıyordu: devlet bankalarının esasen borçlandırma sonucu doğuran bir kredi genişlemesi için kullanılması adil bir toparlanma imkanını zorlaştırıyor, Merkez Bankası'nın kaynaklarının döviz piyasasına müdahale için kullanımı kırılganlığı artırıyor, GSYH daralması engellenecek olsa da kur istikrarını sağlanmak zorlaşıyordu (2020 Ekim’inde teslim ettiğim ve 2021 başında yayımlanan şu çalışmada ayrıntıları okuyabilirsiniz). Nitekim söz konusu etkileri 2020 sonunda ve 2021 Mart’ında gördük.

Türkiye’de şu an uygulanan kapanma ve öncesine sosyal destekler üzerinden bir bakış sunmak ne yapılması gerektiği, ne kadar destek verildiği ve nasıl destek verilebileceğine dair soruları yanıtlamayı zorunlu kılıyor. Bugünün eksik önlemleri ve desteksiz kapanması bizi nereye yönlendiriyor sorusunu yanıtlamayı ise okuyuculara bırakmak en iyisi.

NE YAPILMASI GEREKİYOR?

“Tam kapanma” adıyla sunulan önlemler temel fiziksel ihtiyaçlar gözetilmediği, evde kalması zorunlu tutulanların sağlık sorunu yaşamamaları için dışarıda zaman geçirmelerine yönelik bir düzenleme içermediği için sorunlar barındırıyor. Bir yandan da DİSK-AR’ın yaptığı hesaplamalar getirilen istisnalar nedeniyle bir tam kapanmadan söz etmenin pek mümkün olmadığını söylemeyi gereksiniyor. Buna göre istihdamın yaklaşık yüzde 61’i kapanmadan muaf, yaklaşık yüzde 22’si de kapanmadan kısmen muaf sektörlerde çalışıyor.

Ancak yarım yamalak da olsa mevcut desteksiz kapanma sokak ekonomisini bir süreliğine ortadan kaldıracak, çok sayıda hanede uzun süredir devam eden gelir kaybı sorununu ağırlaştıracak. Oysa salgın sırasında verilen sosyal desteklerin toplumsal tahribatı hafifleteceği örneğin açlık sorununun yaygınlaşmasını engelleyebileceği ya da intiharları azaltabileceği, ufak maddi desteklerin dahi hayat kurtarıcı olduğu biliniyor.
Bu satırlar yazılırken herhangi bir açıklama yapılmamıştı, o nedenle tekrarlamalı: acilen bir destek programının açıklanması, gelir kaybına uğrayan ve işini kaybedenlerin zararının karşılanması, talep edenlere gelir seviyeleri göz önünde bulundurularak destek verilmesi gerekiyor. Hem kapanmadan muafiyetin azalması hem de gelir kaybına karşı kapsamlı destek verilmesi şart.

Ancak salgının önceki aylarında yeterli sosyal destek sunuldu mu? Daha fazla destek verilebilir miydi (ve şimdi verilebilir mi)?

NE KADAR DESTEK VERİLDİ?

Türkiye’de pandemi sırasında verilen desteklerin toplam miktarı 2021 yılı Mart ayı sonunda 638 milyar TL’yi buldu. Bu veriyi IMF Covid-19 Tracker sitesinden alıyorum. IMF yetkilileri de kaynak olarak Türkiyeli yetkilileri ve dönem sonu tahminlerini işaret ediyorlar.

GSYH’nin yüzde 12’sini aşan toplam destek dikkate değer olarak adlandırılmayı hak ediyor. Ancak verilen mali desteklerin çok büyük bir kısmını Kredi Garanti Fonu’nun kullanıldığı krediler ile prim ve kredi ödemelerinin ertelenmesinin oluşturduğunu görüyoruz. Sosyal destekleri takip edebilmek için pandemi sırasındaki nakit transferlerine dikkat etmek gerekiyor. 15 Nisan’da eski bakan Zümrüt Selçuk tarafından yapılan basın açıklaması iyi bir karşılaştırma imkânı sunuyor. Buna göre pandeminin ilk 13 ayında (IMF verileri ile neredeyse tamamen örtüşen dönemde) sosyal destek programı adı altında hanelere 6,4 milyar TL, dayanışma kampanyası ile ayrıca 2 milyar TL verilmiş. Söz konusu desteğin çok büyük kısmının pandeminin ilk dalgası sırasında verildiğini yine resmi açıklamalardan biliyoruz.

Erdoğan yönetiminin doğrudan sunduğu sosyal destekler (resmi adıyla sosyal destek programı ödemeleri), toplam mali desteğin yüzde 1’i. Ek dayanışma kampanyaları miktarı pek artırmıyor. Bu nedenle iktidar paydaşları Sosyal Koruma Kalkanı adı altında sunulan verilere kısa çalışma ödeneği (31,5 milyar TL) işsizlik sigortası ödeneği (5,6 milyar TL) ve nakdi ücret desteği (10,2 milyar TL) ile normalleşme desteğini (4 milyar TL) ekleyip miktarı şişirmeye çalışıyorlar.

Uluslararası kurumlara Türkiye’de 638 milyar TL destek verildiğine dair tablolar iletilse de Erdoğan yönetiminin pandemi sırasında hanelere devlet bütçesini kullanarak verdiği sosyal destek miktarı 6,4 milyar TL. Dolayısıyla devlet hanelere toplam mali desteğin sadece yüzde 1’ini aktarmış (Merkez Bankası ve devlet bankalarının ana bağışçı olduğu dayanışma kampanyasını da katarsak yüzde 1,3’ünü). Kısacası sosyal destek yetersiz hatta acınası bir düzeyde kalmış bulunuyor.

NASIL DESTEK VERİLEBİLİRDİ?

Türkiye’nin istikrarsız piyasalarına bakıp salgın sırasında devlet desteğinin daha büyük çalkantılar yaratacağını düşünmeye kalkan aklı evveller bulunabilir. Ancak salgının seyrini göz önünde bulundurarak daha az maliyetli ve daha kapsayıcı müdahale imkânı bulunduğunu söylemeliyiz. Kısaca şöyle açıklayayım: Salgının ilk aylarında ve daha sonrasında bulaş oranına bakarak salgını kontrol altına almak üzere hareketliliğin kısıtlanmasına yönelik sistematik biçimde uygulanacak kararlar alınabilir ve bu sürelerde kayıplara uğramış yurttaşlara kapsamlı destekler verilebilirdi. Salgın döneminin verdiği hasara ve kur krizlerine karşın bugün dahi yeni ve esaslı sosyal destekler verilebilir.
Devlet, harcamaları artırırken, bir yandan da döviz cinsi borçlanmaktan kaçınabilirdi. Merkez Bankası Hazine’nin çıkartacağı tahvilleri alırken, finansal piyasa istikrarsızlığı arka planında bu tarz bir genişleme nedeniyle oluşacak kur ataklarına karşı sınırlı ve akılcı bir sermaye kontrolü rejimi ortaya konabilirdi. Aynı zamanda vergi reformu ile (kurumlar vergisi artışı ve bir seferlik servet vergisi aracılığıyla) toplumsal desteklerin kısa bir zamanda borç krizine dönüşmemesi temin edilebilirdi. Devlet bankaları görev tanımları gereği destek amaçlı kredi temin ederken tempoyu ve hacmi farklılaştırabilirlerdi. Kısacası 2018-19 krizinin yarattığı tahribata ve devletin finansal aygıtlarının manevra alanı son derece daralmış olmasına karşın yine de daha kapsamlı destek verme yolu bulunabilirdi (halen bulunabilir).

Oysa 2020 yılında Nisan’dan Haziran’a Türkiye tarihinin en büyük kredi genişlemesine gidilirken, bunun yaratacağı istikrarsızlığı engellemek adına 2020 Haziran-Temmuz’unda Dolar/TL paritesi deyim yerindeyse 6,85’e sabitlendi. 2020 Mart ayında takaslar hariç rezervleri eksiye düşmüş Merkez Bankası’nın yurtiçindeki bankalarla kurduğu devridaim makinasını sürdürmek amacıyla Temmuz-Ağustos’ta Türkiye tarihinin en hızlı döviz cinsi iç borçlanması gerçekleştirildi ve sonrasında daha büyük bir krizin engellenmesi adına faiz artışına gidilerek makas değiştirildi.

Salgın sırasındaki müdahaleler çok hızlı borçlanan bir Hazine, (takas hariç) rezervleri bulunmayan bir Merkez Bankası yarattı. Üstelik iki kur krizi yaşandı. Aralıklarla ve ihtiyaca göre tekrarlanacak hareketlilik kısıtlamaları sırasında verilebilecek kapsamlı sosyal desteklerin olası toplam maliyetinin, pandeminin ilk dalgasından ikinci dalgasına görülen ve 2020 ile 2021’deki kur krizlerinin yolunu belirleyen müdahalelerin maliyetinden daha fazla olacağını ileri sürmek akla yatkın değil.

Öyleyse neden insan hayatının ve sağlığının korunması ile mümkün olan en az zararın kaydedilmesi amaçlı bir salgın yönetimi gereğince sistemli bir şekilde kısıtlamalar uygulayarak ölümleri azaltacak, daha az zarara neden olacak daha istikrarlı bir toparlanma yolu tercih edilmedi?

Bu sorunun cevabını Mart 2020’den sonra yapılan açıklamalara bakarak vermek mümkün. Pandeminin hızlı bir şekilde geride bırakılacağı öngörüsü (Mart 2020’den Haziran 2020’ye), küresel koşulların da elvermesiyle eşikte çok hızlı bir toparlanma olduğu düşüncesi Erdoğan yönetimini gözlemlediğimiz tercihlerde bulunmaya itti. Kriz yönetimi hafızası (daha önceki krizlere verilen tepkinin iktidarı korumaya elverişli bir ortam yaratması) halk sağlığı açısından zararlı, salgının yaratacağı uzun soluklu etkileri okumaktan uzak, sosyal destek sunmaktan aciz bir yönelim ve müdahaleye yol verdi. Ancak “ekonomi bilmiyorlar” argümanının açıklayıcı olmadığını da not edeyim. Erdoğan yönetimi ve aparatçikler mevcut iktidar konfigürasyonunu değiştirmemeyi ve iktidar blokunun organik bileşenlerinin daha az zarar görmesini tercih ederek adım atıyorlar, o kadar.

Kısacası, halk yararına tasarlanmayan bütçenin aslında geniş toplum kesimlerinin hiçbir işine yaramadığını görüyoruz. Kapsamlı sosyal destekler verilerek eksiksiz bir kapanmaya gitmenin bu ortamda, bunca badire sonrasında dahi mümkün olduğu; son 14 ayda olan bitenin hesabının sorulacağı ısrarla vurgulanmalı.


Ali Rıza Güngen Kimdir?

Siyaset Bilimci, araştırmacı ve çevirmen. Doktorasını ODTÜ Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi’nde tamamladı. 2010 yılında City University of London’da misafir araştırmacıydı. 2013 yılında Türk Sosyal Bilimler Derneği’nin Genç Sosyal Bilimci ödülüne ve Behice Boran Özel Ödülü’ne layık görüldü. 2014-15’te Queen’s University’de doktora sonrası araştırmacı olarak çalışmalarına devam etti. Praksis Dergisi yayın kurulu üyesidir. Türkiye’de borç yönetimi, küresel Güney’de finansallaşma ve devlet kuramı alanlarında yayımlanmış çalışmaları bulunmaktadır.