YAZARLAR

Turne Turan’ın hayatında bir gün 

Kendi bağışıklık sistemine saldıran bir yapısı vardı bu organizmanın. En başta sanatçılar, canı isteyen herkes kalp olabiliyor, Turan ne kadar isterse istesin beyin dışında bir şey olamıyordu. Ama kalp bir şekilde tüm organlara saldırabiliyor, beyin de hem kalbi hem mekanizmanın geri kalanını savunmaya çalışıyordu. Kalbin aklına sürekli bir şeyler esiyor, ama Turan’ın aklına hiçbir şey esemiyordu. Esenleri de derhal defetmesi gerekiyordu ki operasyon çökmesin.

Kahve ılıktı. Hem çamur gibi hem de fazla sulu olmayı aynı anda başarmış bu kahverengi içeceğe boş boş bakarken sigarasından depderin bir nefes çekti. Son 16 saatte 2. paketin sonlarına yaklaşmıştı. Boğuk bir müzik sesi geliyordu önünde durduğu kapının ardından. Grubun sahne ekibi grubu ses provasına hazırlıyordu. Müzik sesi de denemezdi tam olarak. Uyumsuz notalar art arda, aritmik trampet vuruşlarının arasına düşüp duruyorlardı. Uzaktan da yakınındayken rahatsız edebildiği kadar rahatsız edebilen bir gürültüydü daha ziyade içerden gelen. Ses provasının provası bile denemezdi. Sahneyle ses masası arasındaki sinyal hatlarını kontrol ediyordu ekip. Ama her zamanki gibi vurmaları gerekenden fazla vuruyorlardı; hem notalara hem davullara. 

Dört gecedir doğru dürüst uyuyamamıştı Turan. İçinde on altı kişi seyahat ettikleri otobüsün tuvaleti arızalıydı ve fena koku yapıyordu. Yola çıkmadan yataklar seçilirken her zaman olduğu gibi, önce sanatçıların, yani grup elemanlarının seçimlerini yapması için geride durmuştu ama yine her zamanki gibi kaşla göz arasında roadieler de çantalarını fırlatarak yataklarını kapıvermişti. Turan’a tuvalete en yakın olan bölüm kalmıştı. Henüz başına gelecekleri bilmediğinden ses etmeden aldı o da kendisine kalan yatağı. Bilse de ses etmezdi muhtemelen, turne menajerliği bunu gerektirirdi. Üç buçuk haftalık turne boyunca burada yaşayacaklardı. 25 günde 21 konserlik zorlu bir program vardı önlerinde. Her gece tepeden tırnağa ter içinde kalacak, içki ve sigara dumanıyla yıkanacak, duş alma imkânı çok kısıtlı 16 erkek, bir otobüste, yaklaşık 7.500 kilometre yol yapacaktı.   

Fena başlamamıştı turne. Büyükçe şehirlerdeki ilk üç konserin biletleri tükenmişti. Grup turne öncesi provaları savsakladığından ilk konser biraz prova işlevi görmüş olsa da seyircinin uyanacağı seviyede aksilikler ve sakarlıklar yaşanmadan kotarıldı. İkinci geceyse, aradaki uzun ve yorucu yolculuğa rağmen her şey iyi gitmişti. Hınca hınç dolu bir salon, bomba gibi bir performans, ayılıp bayılanlarla süslü bir curcunaydı – tam sevdikleri türden. Coşkunun ardından gelen ve elbette gereğinden fazla uzayan kulis sefası nedeniyle planlanandan 2,5 saat geç yola çıkılması canını çok sıkmıştı ama yine de sabaha karşı 04:30’da henüz uyumuşken tuvaletten gelen korkunç kokuyla uyanması bambaşka bir falso vermişti gidişata. 

Dördüncü konserde muhtelif terslikler baş göstermeye başladı. Zaten nedense hep dördüncü konserde bir şeyler çatırdamaya başlardı. Kısmen pazar gecesi olması nedeniyle, kısmen de yerel tanıtımın zayıf kalması nedeniyle salonun neredeyse yarısı boştu. Bu şehirdeki yerel promoter (turne konserlerinin belli şehirlerde tanıtım, pazarlama, satış ve organizasyon sorumluluğunu üstlenen kişi veya kurum), matbaaya olan borcu nedeniyle konser afişlerini bastıramamış, teknik tedarikçi ve mekanla yapılan yemekli toplantıda rakıyı fazla kaçırıp kalp kırdığı için çözüm ortaklarını küstürmüş, konserin kaderi henüz doğum aşamasında çizilmişti. Kapıdaki bilet satışı da zayıf gidince beklenen ciroya ulaşılamadığından promoter zarar etmiş ve gecenin sonunda konserin muhasebesini dökmek yerine sendeleyerek elindeki koca votkayı Turan’ın üzerine dökerek büyük finali yapmıştı. Bu bacaktan ciddi bir alacakla ayrılmak zorunda kalan Turan’ın keyfi kaçmıştı. Grubun da hiçbir şeyden haberi yoktu, zira boş salon yeterince can sıkmıştı ve morallerinin daha fazla bozulmaması esastı. Turne menajeri olarak göğüsleyecekti hepsini elbette tek başına.

Beşinci gece pazartesiydi ve konser yoktu. İlk defa otelde kalacak, banyo yapabilecek ve biraz olsun düzgün bir uyku uyuyabilecekti. Ama nerde! Kulis partilerinde hızını ve hıncını alamayan grubun solisti, boş geceyi fırsat bilip ekipten kimseye haber vermeden şehrin gece hayatına akmış, izbe bir barda sayısını hatırlayamadığı sayıda tekila yuvarladıktan sonra hit şarkısının nakaratını Metallica’dan arakladığını iddia eden bir müşteriyle kavga etmiş, olayın büyümesiyle gelen polis kendisini tutuklayıp nezarethaneye atmıştı. Turan saat 01:30 sularında çalan telefonuyla yeni daldığı uykusundan uyanmış, sabaha kadar karakolda ‘star’ını çıkartmak için mücadele vermişti. 07:00 gibi serbest bırakıldığında otobüsün bir sonraki konser için hareket etmesine yarım saat vardı. Zar zor yetiştiler ve otobüs turnenin beşinci konseri için 320 kilometre uzaklıktaki şehre doğru hareket etti.

Mekâna vardıklarında saat 13:00 sularıydı. Tetikte olması, herkesten önce uyanması ve hazırlanması gereken ne kadar adam varsa hepsi hala horul horul uyuyordu. Belli ki otelde dinlenmek ve enerjilerini geri toplamak yerine sahne üzeri ekibinin şefi Temel’in odasında sabaha kadar parti yapılmış, herkes uykuyu sabahki yataklı yolculuğa bırakmıştı (Temel yoldaşı hatırlamadıysanız hafızanızı buradan tazeleyebilirsiniz). 16 kişilik turne ekibinde sadece Turan ve otobüs şoförü uyanıktı; o da aracı mekânın önüne park eder etmez uyuyacaktı. Turan önündeki yarım saati bilgisayarda önceki dört konserin mali bilançolarını çalışarak değerlendirdi ama fena halde uykusuzdu. Bu konser de biraz zor geçecekti. Mekân prodüksiyon ve lojistik bakımından sorunluydu. Bir de belediye başkanı gelecekti. Ve muhtemelen avanesi. Ve mutlaka grubu ‘inanılmaz’ seven ve tabii ki soliste aşık yeğeni gelecek, konserden hem önce hem de sonra kuliste vakit geçirmek isteyecek, iki durumda da 20 dakika sonra nazikçe dışarı alınmak istediğinde de dayısının yardımcısına şikâyet ederek ekibe sorun yaratacaktı. Öte yandan belediye başkanı protokol ağırlaması bekleyecek, kendisine nazikçe açıklamaya yapılarak bunun ‘ayakta’ düzende bir konser olduğu, sahne önüne veya yanına ‘birkaç masa-sandalye atıvermenin’ hem imkânsız olduğu hem de seyirci tarafından belki pek de hoş karşılanmayacağı anlatılmaya çalışılacak, doğan memnuniyetsizlik silsilesi ve yarattığı gerilim dönüp dolaşıp yine Turan’ın başına patlayacaktı. O bunları aklından geçirirken bir yandan önündeki asgari 14 saatlik mesaiyi nasıl çıkaracağını kara kara düşünüyordu. Yalın haliyle dahi icra edilmesi çok zor olan bu işler, bir de böyle angaryalarla iyice zorlaşıyordu. Ha bir de “evet, tabii o şarkıyı söyleyecek”ti grup. Özel olarak sipariş edecekti. “Valla bi’ tek o şarkı için gelmiş” olacaktı başkan, dinlemeden gitmezdi. Evet, Metallica’dan araklandığı iddia edilen şarkıdan bahsediyoruz. 

Zihninin hapsinden sıyrılıp bir çırpıda kalkıverdi ayağa ve görevi olmasa da mecburen tek tek gerekli herkesi uyandırdı. Arızalı tuvaletten ve başka etkenlerden ötürü otobüs iyice koğuş gibi kokmaya başlamıştı. Kendisini koğuşu kaldıran uzman çavuş gibi hissetti, ama içinden geldiği gibi avaz avaz bağırsa grup üyeleri de uyanacak, özellikle başı çatlayan solist kendisine günlerce bozuk atacaktı. Halbuki her şey, ama her şey onun şarkısını daha iyi söyleyebilmesi uğruna yapılıyordu. Ne zor ve tuhaf bir durumdu. Kendi bağışıklık sistemine saldıran bir yapısı vardı bu organizmanın. En başta sanatçılar, canı isteyen herkes kalp olabiliyor, Turan ne kadar isterse istesin beyin dışında bir şey olamıyordu. Ama kalp bir şekilde tüm organlara saldırabiliyor, beyin de hem kalbi hem mekanizmanın geri kalanını savunmaya çalışıyordu. Kalbin aklına sürekli bir şeyler esiyor, ama Turan’ın aklına hiçbir şey esemiyordu. Esenleri de derhal defetmesi gerekiyordu ki operasyon çökmesin.

Konserlerin kim ve ne için yapıldığı muğlak hale gelmişti. Cep telefonlarına verilen konserler sosyal medyayı besliyor, sosyal medya beslendikçe doymuyor, insanlar gerçeğinden bıkıp sanalına yöneliyor, yöneldikçe yozlaştırıyordu sahne performanslarını. Ama hep birileri enseyi karartmamak gerektiğini söylüyordu. Gerek müzikte gerekse ülkede her şey gümbür gümbür gidiyor, her şey şişerek büyüyordu. Müzik pazarı, sanatçı egoları, benzin ve gıda fiyatları birbiriyle yarışa girmişçesine büyüyerek şişiyor, şiştikçe büyüyordu. Yeni açıklanan verilere göre Türkiye, Rusya’nın ardından dijital müzik pazarının en hızlı büyüdüğü ikinci ülke olmuştu. Burada da Rusya mangalda kül bırakmamıştı. Böyle daha çok müzik dinleye dinleye komşu ülkeye dalıvermek ayrı bir zevkti herhalde. Bangır bangır müziğinle yıllardır rahatsız ettiğin alt komşunun evine o müzik bangır bangır açıkken dalıp zorbalık yapmak gibi bir şey.

Bu saçma sapan düşüncelerden de sıyrılıverdi Turan. Hızla yürüyerek uyandırdığı ekibin birkaç saattir çalıştığı salona girdi. Son konserde bozulan bas amfisinin yedeği hala gelmemişti ve getirecek kişiye ulaşılamıyordu. Ses provası gecikirse her şey gecikir ve sıkışırdı. Metrekareye 4 kişi gibi tıklım tıkış kapasite hesabıyla dahi azami 1600 kişi alacak mekâna 2000’e yakın bilet satılmıştı, hala da kapıda satılmaya devam ediyordu. Mekân sahibini uyarmasına rağmen dikkate alınmamıştı tabii ki Turan, zira mumla aranıyordu bu camiada izan ve intizam. Sahne kurulumu bitmek üzereydi. Işıkçı da sahne yerleşimlerini ve programlamalarını bitirmiş, ışık masasından memnun olduğu için turnenin başından beri ilk defa yüzü gülüyordu. Buna bile sevindi Turan. Bas amfisi de ortaya çıkarsa nihayet sinyaller alınıp ses provasına başlayabileceklerdi. Yapılacak çok iş vardı daha. Prova sonrası yemek, son hazırlıklar, ürün satış alanı, konserin şarkı listesi, başının yanında boğazı da ağrıyan solistin pastili, kulise beş defa hatırlatılmasına rağmen hala gelmeyen ütü masası, kapı açılışı, bilet kontrolleri, üst aramaları, vestiyer, bar organizasyonu vs. derken upuzun bir gece onları bekliyordu. Ama her şeye değen o an, o ilk şarkının ilk notalarının vurulmasıyla seyirciden yükselen eşsiz çığlık geldiğinde ne yorgunluk ne sıkkınlık ne de bıkkınlık kalacaktı.

Derken telefonu çaldı Turan’ın. Duyduklarına inanamadığı için ağzı bir karış açılmış, olduğu yerde kalakalmış, ses masasının yanındaki sandalyeye çöküvermişti. Arayan basçıydı. Amfisi gibi kendisi de orada değildi çünkü 320 kilometrelik yolun 110. kilometresinde durulan benzincide telefonunu yanına almadan ve kimseye haber vermeden otobüsten inmiş, etrafta boş boş dolaşırken otobüs basıp gitmişti. Kimsenin numarasını ezbere bilmediğinden birkaç saattir ulaşmaya çalışıp sonunda bir internet kafeden attığı eposta ile Turan’ın telefon numarasını öğrenmiş ve arayabilmişti. Turan’ın kendisinden telefonda duyduğu en son sözler şunlardı: “Beni ilgilendirmez, birisi gelip beni alsın. Kendim gelemem, cüzdanım da yok, param da. Yedek amfi geldi mi?”


Can Sertoğlu Kimdir?

1975 yılında İstanbul’da doğdu. Alman Lisesi’nden mezuniyetinin ardından The University of Texas at Austin’de Radyo-Televizyon-Sinema ve Ekonomi alanlarında çift lisans aldı. New York’ta Atlantic Records bünyesinde önce Arif Mardin’le, sonra A&R (Artist & Repertoire) departmanında Tori Amos, Stone Temple Pilots, Led Zeppelin, Jewel, Kid Rock gibi sanatçı ve gruplarla çalıştı, eş zamanlı olarak Brooklynli grup World/Inferno Friendship Society’nin menajerliğini yürüttü. 2005 yılında mor ve ötesi’nin menajerliğini üstlenmek üzere Türkiye’ye döndü, grubun üyeleriyle birlikte kurduğu Rakun Müzik’in Genel Müdürü olarak çalıştı. 2015-2018 Puhu TV’nin İçerik Direktörü olarak görev aldı. Türkiye Eğlence Sektörü Derneği (TESDER) üyesi ve derneğin ilk Menajerler Komitesi Başkanıdır. Halihazırda Ferment Records’un kurucu ve yönetici ortağıdır. Bugünlerde, müzik ve müzik sektörü hakkında bildikleri, düşündükleri ve hissettiklerinden yola çıkarak yarı-kurgusal bir metin çalışmasına hazırlanmaktadır. Not: Yazarın eski yazılarına bit.ly/GD-CSe bağlantısı üzerinden ulaşılabilir