YAZARLAR

Tırşıkçıların fendi

Bunca olan bitene karşın iktidar bloku nasıl halen bir toplumsal taban desteğine sahip sorusunun cevabı; her yeri sarmalamış tırşıkçı ağının kör topal işlemesinde, güce tapanların ayrıcalıklardan yaralanmasına çomak sokulamamasında, bazı muhaliflerin de o ağlara dahil olmasında ve bizzat o ağlara dahil olmanın koruma sağlayabilmesinde yatıyor.

Yeni varyantlar nedeniyle Covid-19 pandemisinin ekonomik etkileri azalarak da olsa devam ediyor. Bu sırada uluslararası finansal kuruluşlar ve politika yapıcılar pandexit (pandemiden çıkış) senaryolarını tartışıyorlar. Geçtiğimiz hafta yayımlanan Bank for International Settlements yıllık raporu da pürüzsüz bir toparlanma ihtimalini öne çıkartıyor, fakat finansal koşulların önümüzdeki yıldan itibaren sıkılaşması olasılığının yabana atılmaması gerektiğini not ediyor. Buna göre, merkez ülkelerde verilecek faiz artışı tepkisinin, birçok ülke için II. Dünya Savaşı oranlarına ulaşmış devlet borcunu çevirmeyi zorlaştırması ihtimali mevcut. Küresel Güney’de de borçlu şirketlerin bilançolarını düzeltmelerine mâni olması ve yeni krediye erişimin zorlaşması bu ikinci senaryonun ana uğrakları.

Türkiye’de ise pandemiden çıkış sırasında istikrarsızlığın devam edeceğine işaret eden çok sayıda gösterge mevcut. Aşılması uzun sürecek kısır döngü bitmiş durmuyor. Bu koşullar, beklenebileceğinin aksine ses çıkarmayı kolaylaştırmıyor. Biraz dağınık bir şekilde yatırım aracı getiri oranlarından, kendisini yeniden üreten davranış kalıplarına ve huzursuzluklara, oradan da çıkar ağlarına uzanarak tırşıkçıların (tırşikçî, güçlüden yana, yağcı) etkilerini koruduklarının altını çizeceğim.

NEDEN GETİRİ ORANLARINA VE YATIRIM DAVRANIŞINA BAKMALI?

Bloomberg HT’nin hazırladığı sepete göre Türkiye’de ev kurma maliyeti üç yılda neredeyse yüzde 100 artış gösterdi. Veriyi öne çıkartan Kapsül bülteni, 7 Temmuz’da “Benimle borçlanır mısın?” manşetiyle çıktı. Artan ev eşyası fiyatları birçok hanenin daha yeni kurulma aşamasında ağır bir borca girmekte olduğunun göstergesi. Ancak “yeni Türkiye”de nereye ne kadar yatırım yapılacağı bir o kadar önem arz ediyor.

Finansal istikrarsızlık kronikleşince çabuk kazanç arayışı yoğunlaşır. Hayatta kalmanın ötesine geçip birikim yapabilir hale gelmiş (bazı durumlarda emeklilik fonları düzenlemeleriyle buna zorlanmış) haneler, kur tartışması yapan youtuber iktisatçıları dinler hale gelirler. Türkiye’de on yıllardır sadece finansal piyasaların derinleşmesi uğraşı devam etmiyor, aynı zamanda önceliği kendisini bir yatırım aracı haline getirmek olan bireylerin inşası için çaba sarf ediliyor. İlginçtir, ekonominin yapısal krizi bir yandan tepkileri çoğaltır, merkezkaç kuvvetleri diri kılarken, öte yandan da başka kanallarla yaratılamamış bir yeni yatırımcı kitlesi oluşturabiliyor.

Pandemi öncesinde başlayan borsa çılgınlığına, yüksek kazanç vaadi nedeniyle kripto para çılgınlığı eklenmişti. Ancak geleneksel yatırım araçlarının ağırlığı henüz sarsılmadı. Bu araçların getiri oranları son bir yılda büyük bir farklılaşma gösterdiler. Haziran 2021 itibarıyla finansal yatırım araçlarının reel getiri oranlarını 7 Temmuz’da açıklayan TÜİK, son bir yılda dövizin, altının ve borsanın dikkate değer bir reel getiri sunduğunu, mevduat faizi ve devlet iç borçlanma senetlerinin ise kaybettirdiğini beyan etti. Buna göre son bir yılda Euro yüzde 15, külçe altın ise yüzde 13,6 kazandırdı.

Yukarıdaki grafik bize kendi başına çok az şey söylüyor. Türkiye’de 2020 sonbaharında ve 2021 baharındaki kur krizlerinin yarattığı tahribatı buradan anlamak pek mümkün değil, ancak sorunların devam ettiğini görebiliriz. Elimizdeki veriyi 3 yıla uzattığımızda daha çarpıcı bir tablo ile karşılaşıyoruz.

Küresel piyasalarda, örneğin; merkez bankalarının altın rezervlerini artırması beklentisi ve emtia fiyatlarındaki değişim, altına etkide bulunuyor. Türkiye’de ise altına olan bitmez talep ile kur krizi birleşerek son 3 yılda kayda değer bir getiri farklılaşmasına neden oldu. Yukarıdaki grafik 2021’de beklenen ters para ikamesinin neden gerçekleşmediğini kısmen açıklıyor. Gerçek kişilerin yabancı para mevduatları halen Kasım 2020 seviyesinde (141 milyar ABD Doları). Bu kadar yüksek getiri karşısında, onca travma sonrasında haneler dövizden kopamıyor.

Söz konusu finansal araçlar yanı sıra konut getirisini de değerlendirelim: Haziran 2018’den Nisan 2021’e kadar konut fiyatlarında ortalama yüzde 54,4’lük bir artış görüldü. Hatırlanacağı üzere 2018-19’da bir süreliğine konut fiyatları reel olarak gerilemişti. Enflasyondan arındırdığımızda yaklaşık 3 yıllık sürede konutun reel getirisi yüzde 3,5’i biraz aşıyor. Bu oran hem üst-orta sınıf hanelerin hem de sektör temsilcilerinin beklediklerinin çok altında. Bir yatırım aracı olarak konut sadece 2018-19’da kısa bir süre zarar ettirmiş duruyor, sektördeki kriz yönetilebiliyor görünüyor, ancak bu oran aynı zamanda döviz ve altına olan talebin bir kısmını da açıklıyor.

Getiri oranlarını şu nedenlerle hatırlatıyorum: Rezerv yetersizliği nedeniyle önümüzdeki aylarda yaşanabilecek kur oynaklıkları yanı sıra, bir türlü düşürülemeyen enflasyon ve yüksek işsizlik, geniş toplum kesimlerinin canını yakmaya devam ediyor. AKP’nin 2021 planının yatırımcı demokrasisi kısmı devreye sokulmuş bulunsa da geçtiğimiz yıl sonuna göre daha yüksek enflasyon, aynı seviyede yabancı para mevduatı ve daha yüksek faiz hüküm sürüyor. Elimizde toplu bir yatırım davranışı verisi yok, ancak parçalı resimden, son yıllarda bazı genç “yatırımcı”lar kripto para piyasasına ya da borsaya yönelmiş olsalar da birikimi olan hanelerin ısrarla dövize ve altına yatırım yapmaya devam ettiğini anlıyoruz. Mevcut getiri oranları bu davranışı koşullandırıyor, bir yandan da zor durum altında çıkış yolu göremeyenlerin kırılganlığına delil sunuyor.

19 Haziran 2018’de, Erdoğan “bu kardeşinize yetkiyi verin, ondan sonra bu faizle şunla bunla nasıl uğraşılır göreceksiniz” demişti. Takip eden aylarda döviz bozdurma kampanyaları başlatılmıştı, portakal bıçaklayan gruplardan dolar yakanlara hızlı bir geçiş sahnelenmişti. Değindiğim getiri oranlarını bilhassa son yıllardaki dövize hücum ile bir arada düşünmek başkanlık rejiminin temel bir vaadinin pek yerine gelmediğini gösteriyor, ayrıca yetki verilenlerin istedikleri finansal davranışın milyonlar tarafından sergilen(e)mediğini söyleme izni veriyor. Kısacası, yurttaşın kendisi eğer yatırım yapacak nefesi kaldıysa kendi bildiğini okumaya devam ediyor. Bu ise aynı zamanda, kur çalkantıları kaynaklı istikrarsızlıkların geride kalmasının temel ayaklarından birisi olacak ters para ikamesinin gerçekleşmesinin ne kadar zor olduğunu hatırlatıyor.

BENİMLE HANGİ AĞA YATIRIM YAPARSIN?

Tarumar edilmiş ekonomide kayıp yaşamama çabasının yoğunlaştığını görüyoruz, bunun yanı sıra başkasının sırtına basarak yükselme, çıkar temelli ağlara dahil olma isteği kamçılanıyor desek abartmış olmayız.

İkircikli yatırımcı pozisyonu, bilhassa orta sınıflar için sürekli huzursuzluğa savrulmaya neden. Bir o kadar huzursuz başka bir kitle de, ikirciklilerin huzursuzluğunun kolaylıkla politik davranışa tahvil edilmesini bekleyenlerden oluşuyor. Bununla birlikte bu grupların birer politik proje etrafında kenetlenmesi söz konusu değil. Başka bir deyişle, ters para ikamesi nasıl bir türlü gerçekleşmiyorsa, ters ağ ikamesi de görülmüyor. İktidar bloku çok kan kaybetse de kendisini var eden ağları önceliklendirmeye ve bunlara dayanarak ömrünü uzatmaya devam edebiliyor.

Başkanlık dönemindeki çalkantıların kurumsal kapasite kaybından, gözü körlüğe birçok neden dolayısıyla kötü yönetildiğini söylemekte bir beis görmüyorum. Ancak ısrarla gözden kaçan iki noktayı hatırlatmak neredeyse bir görev haline geliyor:

Birincisi, Türkiye’nin yapısal krizinin başkanlıkla sınırlı olmayan bir bağlamının bulunması. Bağımlı finansallaşma bir yandan finansal piyasaların derinleşmeye ve sermayelerin uluslararasılaşmaya devam ettiği, öte yandan sermaye girişlerine bağımlılığın yeni araçlarla sürdürüldüğü bir özellik arz ediyor. Türkiye’nin jeopolitik gerginlikleri kadar, iktidar blokunun tepkileri de 2018-19 krizinin ve pandeminin daha ağır seyretmesine yol açtı, ancak krizi ya da krizleri başkanlık rejimi doğurmadı. Aksine başkanlığın Erdoğan tarafından yeniden paketlenen bir proje ile çözüm olarak sunulmasının arkasında, Türkiye’nin 2010’lardaki siyasal krizi ve iktisaden krize sürükleniyor olması bulunuyordu. Bugün yapısal krize yanıt üretmeyen muhalifler, somut alternatifleri göstermeyi erteleyip kamuoyu anketlerinin rehavetine kapıldıkça büyük bir risk alıyorlar. Sallanan, yıpranan ağlara kendilerini onarma şansı tanınıyor.

İkincisi ise başkanlık rejimi altında, sadece son dönemde dalavereleri ortalığa saçılmış bazı tırşıkçıların değil, bir bütün olarak Türkiye’nin egemenlerinin gemilerini yürütebilmeleri. Sermaye kesimlerinin genel olarak istikrarsızlığa ve kaygan zemine dair itirazları, bazen Kanal İstanbul gibi projelere dair şerhleri, aynı kesimlerin son dönemi nasıl geçirdiklerine dair verileri bir kenara bırakmamıza neden olmamalı. Süregiden istikrarsızlığın, başta sanayi şirketleri olmak üzere, büyük sermaye sahipleri açısından yönetilemez duruma gelmediğini görüyoruz. En önemli göstergelerden birisini Türkiye’nin en büyük 500 sanayi kuruluşunun faaliyet kârlarını 2020’de yüzde 55 artırması oluşturuyor. İkinci 500’dekilerin de bir grup olarak faaliyet kârlarını yüzde 71 artırdığını ekleyelim. Bu kesimlerin yüksek enflasyona olan itirazları, bazılarının kayırmacı pratiklerden muzdarip olmaları muhalefet saflarına toptan iltica ettikleri anlamına gelmiyor. Ya da elindeki üç kuruşu nereye yatıracağı konusunda kafası karışık hane mensuplarının politik tepkileri, iktidar blokunun toplumsal tabanını bir arada tutan çıkar ağlarının bütününe değil bazı kişilere yönelebiliyor. Kısacası siyasal resim her an ve hızlıca değişecek beklentisi, bir değişim iradesini, varsa dahi, erketeye yatırıyor.

Bunca olan bitene karşın iktidar bloku nasıl halen bir toplumsal taban desteğine sahip sorusunun cevabı; her yeri sarmalamış tırşıkçı ağının kör topal işlemesinde, güce tapanların ayrıcalıklardan yaralanmasına çomak sokulamamasında, bazı muhaliflerin de o ağlara dahil olmasında ve bizzat o ağlara dahil olmanın koruma sağlayabilmesinde yatıyor.


Ali Rıza Güngen Kimdir?

Siyaset Bilimci, araştırmacı ve çevirmen. Doktorasını ODTÜ Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi’nde tamamladı. 2010 yılında City University of London’da misafir araştırmacıydı. 2013 yılında Türk Sosyal Bilimler Derneği’nin Genç Sosyal Bilimci ödülüne ve Behice Boran Özel Ödülü’ne layık görüldü. 2014-15’te Queen’s University’de doktora sonrası araştırmacı olarak çalışmalarına devam etti. Praksis Dergisi yayın kurulu üyesidir. Türkiye’de borç yönetimi, küresel Güney’de finansallaşma ve devlet kuramı alanlarında yayımlanmış çalışmaları bulunmaktadır.