The Investigation: Bir Nordik muamma daha

The Investigation, Nordik alt türün çizgisine yerleşen bir polisiye, bir anlamda dava otopsisi. Sürekli cinayet motifi aranan dizide, hayatta kalma motifi olarak ailenin işaret edilmesiyse manidar...

Google Haberlere Abone ol

Nordik polisiyeler, son yıllarda gözde bir alt tür olarak dikkat çekiyor. Kuzey Avrupa coğrafyasında zaten “pek nadir karşılaşılan” suçlar etrafında dönen bu yapımlar elbette türün esası olan cinayet soruşturmalarına odaklanıyor. Ancak dizinin final bölümünde, Danimarka’da senede ortalama elli cinayet işleniyor oluşunun ifade edildiği üzere hani kendi seyircisine salt cinayet soruşturması yürüterek bile sürpriz hazırlayabilen bu alt tür, polisiye içinde de ayrı bir yere konumlanıyor. Zira anılan sayı, türün hızına ayak uyduramıyor. Örneğin bu sayı bizim memleketin bir gününe denk olsa gerek!

Tobias Lindholm’un yazıp yönettiği, BluTV'de izleyebileceğiniz "The Investigation" da soruşturma örgüsünü adına değin taşıyan dizilerden… Gerçek bir olaydan esinlenen yapım 2017’de Danimarkalı Peter Madsen tarafından Nautilus adlı denizaltıda öldürülen İsveçli gazeteci Kim Wall’un öyküsüne eğiliyor. Madsen’in kendi tasarımı denizaltı, başarılı gazeteci Wall’un ilgisini çekiyor, bir röportaj yapmak için anlaşıp denize açılıyorlar fakat saatler süren bir yolculuğun ardından yalnız Madsen dönüyor.

NORDİK POLİSİYELERE NASIL BAKIYORUZ?

HBO yapımı "The Investigation"ı birkaç açıdan değerlendirmeye çalışacağım fakat öncelikle Nordik polisiyelerin çizgisine değinmek yerinde olacaktır. Polisiyenin sansasyonel olaydan beslenip çok yönlü soruşturma ile sürekli desteklenen, başka bir deyişle ateşi ha bire harlanan klasik yapısından ayrı düşmese de Nordik alt türün, komiseri yıldızlaştırdığı ve çözümü aklın daha çok da parlak zekanın egemenliğine terk ettiği söylenemez. Ekip işinin, suçlu şehir anlatısının, başka bir deyişle iyi-kötü hattının ortadan kalkıp tüm toplumun çeşitli ölçülerde suç ve cezada taraf olması halinin, diğer yandan ise sıradan (veya günümüzde artık sıradan bulunan) olaylara gerçekçi bir bakışla eğilme anlayışının Nordik türde öne çıktığı görülüyor. Bu tutum polisiyede ezelden beri devam eden pozitivist-mucizeci ikilemi ne ölçüde yansıtıyor, bir karşıtlığın varılmış bir noktasını mı temsil ediyor kuşkusuz ayrı bir yazının konusu…

Meseleyi detaylandırmadan Nordik polisiyeler bizim seyircimize ne anlam ifade ediyor, kabaca bir bakalım isterim. Doğrusu bu toprakların polisiye yönünden çorak kaldığını söylemek haksızlık olur. Vakti zamanında çok fazla taklit öyküye, edebiyattan sinemaya birçok alanda kopya serilere rastlansa dahi belli bir özgünlüğe ulaştığımız yadsınamaz. Yine bu özgünlüğün “dijitale iş yapma” pratiğiyle birlikte artık yeni bir aşamaya geçtiğini, yeni arayışları yansıttığını görüyoruz. Ama… Bir ama var… Son yıllarda “aşırı biz/bizden” mesajı veren “lümpen gerçekçi” örnek Behzat Ç. ve ona tepki olarak doğmasa da enikonu karşısına konumlanan, fazla Amerikanvari çizilmiş uyduruk cinayet amirleri terazimizi şaşırttı! Bu dengesiz durum seyircimizin Nordik polisiyeye uzak kalmasına yol açıyor. Söz gelimi "The Investigation"ın naif polis amiri Moller bize gerçekçi gelmiyor! Oysa çoğu zaman Behzat Ç.’nin bir karikatürden ibaret olduğunu, “defolarıyla insan” betiminin uçlaştırıldığını atlıyoruz.

Ayrıca Nordik polisiyeleri kavrayış aşamasında, evvela kültürel iklimimizin devreye girdiğini belirtmeliyiz. İnsan canının ucuz olduğu memleketimizde herhangi bir cinayetin araştırılması için olağanüstü çaba sarf edilmesi bize biraz mantıksız geliyor. Yani aslında temelden bir uyuşmazlık söz konusu… “Ölen ölmüştür, öldüğü gün bitmiştir” hukuku egemen bu topraklara. Ölünün arkasından konuşmayı da sevmiyoruz! Hatta çoğu zaman konuşturmayı da… Elbette iki kültürü, iki adalet sistemini ve demokrasi yaklaşımını göz önüne almakta fayda var. Kuzeyde cinayetten ziyade intihar vakalarının öne çıktığı biliniyor. Doğuya kıyasla ömrün uzun ve sağlıklı geçtiği Batı, onun da refah düzeyi, bilumum indeksler bakımından zirvesi sayılabilecek Kuzey'de bir cinayetin dönüp dolaşıp psikolojik sorunlara bağlanması şaşırtıcı değil. Kıskançlık, dışlanma gibi cinayet motiflerinin davadan elenmesi bile ülkedeki cinsel özgürlüğü ve sosyal doyum ortamını ifade ediyor.

BİR DENİZ POLİSİYESİNDE DENİZİN ALTINA İNEMEMEK!

Nordik polisiyelere bakışımızı kabaca ele aldığımıza göre dizinin teknik altyapısına geçebiliriz. "The Investigation", kamuoyunun yakından takip ettiği gerçek olayları işlediğinden anlatısını mesafeli kuruyor. Zanlıyı, kurbanı hiç görmüyor ve bunun ötesinde denizaltına hiç inmiyoruz. Suçun taraflarını ve mahallini saklayan bu tercih, bir bakıma dizinin teknik altyapısını ve söylemini de belirliyor. "The Investigation" tam anlamıyla bir deniz polisiyesi! Batıkların peşinde heder olunan bir öykü! Karadan uzaklık ise öykünün gidişatından komiserin tutumuna birçok şeyi belirliyor. Cinayeti kanıtlama çabası karada sürdürüldüğünden bir yönüyle boşa kürek çekme deyimini anıyoruz. Deliller devamlı denizde aranıyor. Akıntı, rüzgâr, gelgit, tuzluluk ve tüm bunları belirleyen mevsimsel şartlar… Akla gelebilecek her coğrafi unsur delillerin bulunmasını güçleştiriyor, üstüne bir de devletin koca bir dalgıç timinin aylarca meşgul etmesini ekleyin! Gerçek olaylardan esinlenen dizi, delil arama gerilimi yaratmak için mevcut durumu (davayı) biraz daha dramatize etme ihtiyacı duymuş ve dalgıçların hummalı çalışma sürecini olabildiğince uzatmış.

Denizaltının radar takip sisteminde bıraktığı izler, tanık ifadeleri, kıyı komşusu İsveç polisinin kadavra köpekleri ile sağladığı destek dramatik yapıyı güçlendirip bir polisiyeye lazım gelen asgari çatışmayı tamamlıyor. Buna karşın "The Investigation"ın soğuk bir polisiye olduğunu vurgulamalıyız. Üstelik bu soğukluğa birkaç sebep sunabiliriz. Yukarıda değindiğim deniz-kara ayrımı önemli bir rol oynuyor ancak diğer taraftan sorgu aşamasının epey yavan aktarıldığını görüyoruz. Fail belli, suç belli… Haydi “aşağı yukarı belli” diyelim çünkü ilk bölümlerde cinayet ihtimali henüz kuvvetli şüphe uyandırıyordu. Dizi boyunca aranan tek şey delil… Zanlı sürekli hikâyesini değiştiriyor fakat bu durum arayışın önemini artırsa bile delil bulma çabasındaki heyecanı da erteliyor, törpülüyor. Yani bir bakıma getirisi kadar götürüsü de var. Bu soğukluğun dizinin polisiye etkisini kırdığını ve giderek bir vaka belgeseline, dahası bir sosyal çözümleme öyküsüne çevirdiğini gözlemliyoruz.

"The Investigation"da bir parantez de amirin ilişkilerine açmak gerekiyor. Amir Jens Moller Jensen (Soren Malling) karakteri, dizideki ilişki trafiğini sağlayan kişi aynı zamanda. Ailesiyle sorunlar yaşıyor, kurbanın ailesiyle duygusal bağı o geliştiriyor, savcı Jacob’la yine Nikolaj (Hans Henrik Clemensen), Musa (Dulfi Al-Jabouri) ve Maibritt (Laura Christensen)’ten oluşan ekibiyle, dahası basın mensuplarıyla hep o ilgileniyor. Hal böyle olunca dizinin kurmaca yükünü sırtlanıyor. Peki, bu yüke dair neler söyleyebiliriz? Moller, olayların seyrine hakim kılınmış soğuk atmosferi donuk yüzüyle pekiştiriyor, dahası o yüzde cisimleştiriyor adeta. Duygularını yansıtmayan, gülmeyen, üzülmeyen, hırçınlaşması beklenirken sineye çekip sabır taşını çatlatmayan biri o. Gülmesi de, birini tebrik etmesi de, birini alttan alması da işinin hep bir parçası, yöneldiği hedefin uğraşı sanki. Moller, katıksız bir profesyonel görüntüsünde. Profesyonelliği özel yaşamla karşı karşıya getiren dizi, “ne acılar var” minvalinde bir ailevi problemi de arka plana yerleştiriyor. Moller, kızının gebelik sürecinde yanında olamıyor. “Bir kadın öldürüldü, denize atıldı” diye savunuyor kendini. İdealist kolluk kuvvetinin vazgeçilmez argümanı: “Toplum zor durumda”! Moller’e kim kızabilir? Senede elli cinayetin işlendiği bir ülkede insan sırf maaşını hak etmek için hiç değilse birkaçına yoğunlaşır, namus davası haline getirir, kişiselleştirir yahu! Dizide cinayetin sarsıcı boyutu, tam 168 davada çalışmış Moller’in davadan kısa bir süre sonra cinayet büroyu bırakıp emekli olmasıyla ortaya çıkıyor. Anlaşılan bazı dersler alıyor Moller, ailesiyle daha çok vakit geçirmek istiyor. Öte yandan savcının da meseleye özel bir anlam atfetmesi, sanığın cezasını ağırlaştırmak için her yolu denemesi, bu cinayetin toplumsal huzuru ciddi manada kaçırdığını gösteriyor. Herkes aşırı tepkili… Genellikle soğuk dursalar, sakin kalsalar da öyle! Basın mensupları ise işleri gereği ilgiyi doruğa vardırmış, katilin Noel yemeğini bile haberleştiriyorlar! Onlara haber olsun!

DELİLLERİN VE TARAFLARIN SAKLANDIĞI BİR DAVA OTOPSİSİ

Yazıyı dizinin polisiye tarzına bir kez daha değinerek bağlamak istiyorum. Gerçek bir dava işlendiğinden yüzlerin görülmeyişi, kişilerin karakterize edilmeyişi anlaşılır. Kurbana saygı ve davaya bağlılık açısından makul bir tercih. Yanı sıra katilin cinayete sapkın bir ruh haliyle yeltendiği dikkate alınırsa eylemini olumlamamak adına fotoğrafına dahi yer verilmeyişi, sorgu sahnelerinin canlandırılmayışı politik bir yön de taşıyor. Ancak benim yine de anlayamadığım dizinin baştan sona dipsizlik, sonsuzluk söylemini öne çıkarırken bununla çatışması bakımından nimet sayılabilecek denizaltını es geçmesi veya bize o “sonsuzu” dalgıçlar marifetiyle hiç tattırmayışı… Denizaltına girilmediği gibi hiçbir dalgıçtan görüntü de alamıyoruz. Bu noktada olay örgüsünü seyirciye açmayan, renklendirmeyen ve hızlandırmayan cesur bir yaklaşımdan söz edilebilir. Nedir ki "The Investigation" bu kazancını bana kalırsa iki hatayla heba ediyor. Bunlardan ilki, idealist ekip, pozitivist yöntem ve “yüksek sezi” işbirliğiyle yürütülen soruşturmada düğümün yine bir mucizeyle çözülmesi. Kadın polis Maibritt, kahvesini adli tıp raporuna döküp ayrıntıyı fark etmese sanık belki ömür boyu hapis cezasına çarptırılmayacak. Aynı polisin “kusursuz suç yoktur” vurgusu da sırıtıyor. Karşımızda kusursuz suça kalkışan bir katil yok ki! Bir seri katil, bir kiralık katil falan değil, delillerin bulunamayacağını ummuş bir zavallı… Ona karşın en azından elimizdeki vakada suçun kusurlarını vurgulayan şu itici slogana itibar etmek ne denli doğru bilemedim.

HAYATTA KALMA MOTİFİ OLARAK AİLE

Sonuçta "The Investigation", Nordik alt türün çizgisine yerleşen bir polisiye, bir anlamda bir dava otopsisi… Sürekli “cinayet motifi” aranan dizide “hayatta kalma motifi” olarak ailenin işaret edilmesiyse son derece manidar. Cinayet soruşturmasıyla eş zamanlı ilerleyen Moller’in dedeliğe hazırlık öyküsü, ailesiyle ilişkisini bu cinayet sayesinde düzeltmesi, elbet kurbanın ailesi üzerinden tek çocuğun ve sıcak ilişkilerin, saadetin yüceltilmesi dizinin alt metnini kuruyor. Son bölümde dizi boyunca soruşturma seyrine dair bilgi alıp vermek dışında bir vasfı olmayan savcının ailesini dahi görüyoruz. Eşi, çocuğu… Esasen bir hayatta kalma motifi olarak sunuluyor aile. Evliliğin arifesinde katledilen gazeteci, emekli olup ailesine dönen bir amir ve çocuğuna davanın öneminden bahseden idealist savcı… Ölümle açılan "The Investigation", ailenin yaşamla özdeşleştirildiği öğretici bir çerçevede sona eriyor.