Altay Özcan: Hem çalışıp hem geziyoruz, daha ne olsun

Adını 3 bin yıllık antik kentten alan, 46 etabı ve 800 kilometrelik patika yollarıyla turizm çeşitliliği sunan Karia Yolu, Türkiye'nin en uzun yürüyüş yolu... Karia Yolu’nun proje sorumlusu ve rehber kitaplarının yazarı Altay Özcan ile Karia Yolu'nu, projenin nasıl hayata geçirildiğini ve yürüyerek süren yaşamını konuştuk.
Fotoğraf: Kazım Balıkçıoğlu

Serpil Kurtay

DUVAR- Toplam 850 kilometre uzunluğuyla Türkiye’nin en uzun mesafeli yürüyüş rotası olan Karia Yolu’nda, geçmişten günümüze uzanan kültürel, tarihi ve doğal güzelliklerle dolu bir yolculuğa çıkıyorsunuz. Koyların mavisinden tepelerin yeşilliklerine, turistik kasabalardan dağ köylerine, patikalardan taş döşeli kervan yollarına kadar Akdeniz’den Ege’ye uzanan bir macera yaşıyorsunuz. Biz de bu macerayı yaşamamızı sağlayan isimlerden biri olan, Karia Yolu’nun proje sorumlusu ve rehber kitaplarının yazarı Altay Özcan ile, doğa ve spor tutkusunun nasıl başladığını, Karia Yolu’nun nasıl ortaya çıktığını, projenin nasıl hayata geçirildiğini, karavanda yaşayıp patikalarda yürüyerek süren yaşamını ve çok daha fazlasını konuştuk.

Altay Özcan

Kaç aylıkken yürümeye başlamışsınız? Küçükken de hiperaktif bir çocuk muymuşsunuz?

(Gülüyor) Röportajın başında epey güldürdünüz beni. Daha önce Karia Yolu ile alakalı birçok röportaj yapmıştım ama sanırım bu en iyi açılış sorusu oldu. Düşünüyorum ama hiçbir fikrim yok. (Annesini arıyor) Annemden aldığım bilgilere göre 11 aylıkken adım atmaya, 13 aylıkken yürümeye başlamışım. Çocukken de sürekli gezinirdim, hep kendi halinde hareket ederdim, hep oraya buraya çıkardım, yemek yemeyi hiç sevmezdim. Düşününce, çok farklı bir durumda değilim şimdi de.

Çocukluğunuz nerede geçti? Apartman çocuğu olarak mı büyüdünüz?

Çocukluğumun tamamı Ankara’da, TİGEM’de (Tarım İşletmeleri Genel Müdürlüğü) geçti. Hatta 18 yaşına kadar, yani babam TİGEM’den emekli olana kadar burada yaşadım. Her ne kadar apartmanda büyümüş olsam da “lojman çocuğu” demek daha doğru olacaktır. Malum vaktimizin büyük çoğunluğu evde değil, o uçsuz bucaksız (gerçi büyüyünce gittiğinde o kadar da büyük bir alan olmadığını anlıyorsun) arazide arkadaşlarla oynayarak geçiyordu. Marketten bir şey aldığında babanın adına yazdırdığın, hiçbir zaman telefon veya su faturası ödemediğin, yani para ile bağının çok az olduğu (şimdi ticari hayatta oldukça sıkıntısını çekiyorum), herkesin birbirini gayet iyi tanıdığı, annenin balkondan seslenerek seni çağırdığı güvenli bir ortam…

Memleket neresi? Bayramlarda vs. gittiğiniz memleketiniz, ziyaret ettiğiniz büyükleriniz var mıydı? 

Memleket Trabzon. Aslında daha doğrusu Uzungöl yakınlarında, yani Trabzon’a bir buçuk saat mesafede bir köy. Annem ve babam ikisi de aynı köyden, dolayısıyla her bayramda veya tatilde büyükleri görmeye köye giderdik.

O zamanlar da doğada olmak hoşuna gider miydi? Çocukken Ankara mı, Karadeniz mi daha cazipti?

Sanırım en küçüklüğümden beri doğada olmak hoşuma giderdi. Gerçi lojmanın da bol ağaçlarla kaplı, şehre çok benzemediğini düşünürsek lise yıllarına kadar şehrin havasını çok yaşamamış olduğumu söyleyebilirim. Ama köyün ve yaylanın yeri ayrıydı tabii ki. Büyük bir vadinin yamaçlarına kurulu dedemlerin ahşap evinin balkonundan, ayaklarımı aşağıya doğru sarkıtıp ta aşağılardaki derenin sesini dinlediğimi çok net hatırlarım. Sonra tabii bir de her zaman bulut denizinin üzerinde, yemyeşil çimenler üzerine kurulu yayla vardı. Bir çocuk olarak, bu uçsuz bucaksız özgürlüğü sevmemek mümkün değil!

Doğa sporlarıyla ne zaman ve nasıl tanıştınız?

Lise son sınıftayken, arkadaşlarla beraber Güdül’de dere kenarında kamp kurmuştuk. Kamp derken, çadır, mat, uyku tulumu gibi şeyler gelmesin akla. Daha çok battaniye, mont, ateş gibi şeyler, yani konfor en son planda. Ama doğada geçirdiğim ilk gece o kadar hoşuma gitti ki, “Üniversiteye gidince dağcılığa yazılacağım” diye söylemiştim kendime. Sonrasında öyle de oldu, Hacettepe’de okurken HÜDDOSK’un (Hacettepe Üniversitesi Dağcılık ve Doğa Sporları) eğitimlerine katıldım ve fark ettim ki ben doğada olmayı gerçekten çok seviyorum. Temel kampçılık eğitimi, doğada yürüyüş, kış kampçılığı, kış tırmanışı, kaya tırmanışı ve ileri kaya eğitimi derken bir senenin büyük çoğunluğunu doğada geçirir olmuştum. Sonrasında bolca Aladağlar’a, bir iki kez Erciyes Dağı’na ve birkaç kez de Kaçkarlar’a gittim. Fakat 2006 yılında geçirdiğim bir kazanın ardından dağcılık faaliyetleri yerini doğa yürüyüşlerine ve biraz da kaya tırmanışına bıraktı. Sonrasında rehberlik ile deniz kanosu, yürüyüş ve dağ bisikleti de işin içine girdi. Son yıllarda daha çok stand-up paddleboard ve patika koşusu yapar oldum.

Hiç kurumsal bir işiniz oldu mu? 

Çok şükür hiç olmadı.

Rehberlik yapmaya nasıl başladınız? 

2004 yılında yazın iki haftalık bir Aladağlar faaliyeti sonrasında, yine HÜDDOSK’tan bir arkadaşımızın yanına Göreme’ye gitmiştik. Yürüyüş ve doğa turizmi ile ilgileniyordu. Rehber olmak istediğimi söyleyince Kaş’ta bir acenteye yönlendirdi. Telefonla aradım, sanırım iki hafta sonra da nerede olduğu konusunda hiçbir fikrimin olmadığı Kaş’a otobüs biletimi aldım. Deniz kanosu, dağ bisikleti ve kanyoning ile tanışmam da burada oldu. 3-4 sene yaz aylarının tamamını Kaş’ta doğa sporlarında rehberlik yaparak geçirdim. Kimi zaman günübirlik kimi zaman da birkaç günlük kamplı deniz kanosu veya kanyon geçişi (daha çok Saklıkent ve Kıbrıs kanyonu) turları yapardık. Antalya’dan Bodrum’a kadar neredeyse tüm kıyı şeridini kano ile geçtim. Derken 2009’da profesyonel rehberlik için Urfa’da bir kış geçirip kokart aldım. O zamandan beridir de kültür ve doğa sporları karışımı bir rehberlik yapıyorum.

.

Karia Yolu projesi nasıl ortaya çıktı? 

Kaş’ta beraber çalıştığım Yunus Özdemir’in fikri ile ortaya çıktı. 2009 yılında Yunus, Akdeniz Üniversitesi Arkeoloji Bölümü’nden hocalarıyla Karia bölgesindeki bilinmeyen birçok antik kente gitmiş. Kaş’ta rehberlik yaptığımız yıllarda bolca Likya Yolu’nda rehberlik yapmıştık. Onun da aklına Karia Yolu projesi gelmiş ve ağustos ayında fikrini benimle paylaştı. Ben de 2007-2008 yıllarında Karia sahillerinin büyük çoğunluğunu deniz kanosu ile geçmiş ve birçok sahilinde kamp kurmuştum. Muhteşem bir doğası vardı. Neden olmasın dedim ve böylece ilk araştırmaya 2009 Kasım ayında başladık.

Bu çalışma kaç yıl sürdü? 

2009 Kasım ayından itibaren ilk üç yıl araştırdık proje haline getirdik. 2013 yılının Mayıs ayı geldiğinde tüm rota işaretlenmiş, levhaları dikilmişti ve Karia Yolu ile Carian Trail isimli İngilizce ve Türkçe kitaplarımızı çıkarmıştık.

Karia Yolu Bozburun Yarımadası-Yürüyüş ve Gezi Rehberi, Altay Özcan, 2019.

Her ikisinde de rehberlik yapmış biri olarak, Likya ile Karia yollarını kıyaslayınca neler söylersiniz?

Tek kelime ile Ege derim. İkisi arasındaki en büyük fark Ege insanı, kültürü ve yemekleri. Dalyan’dan daha batıya doğru gittikçe insanlar, kadınları ve erkekleri ile, daha bir açık görüşlü ve cana yakın geliyor bana. Yemek konusuna gelince zaten Ege benim gözümde açık ara farkla önde. Onun dışında tabii ki Likya Yolu, çok daha popüler ve bir anlamda imkanlarıyla gelişmiş. Karia Yolu’nda yürürken günlerce bir başka yürüyüşçü görmeme ihtimaliniz çok yüksek. Yol üzerindeki işletme sayısı da Likya Yolu’na göre daha az, yani yürüyüşçülerin daha tedarikli olmasını gerektiriyor. Bu da insanların daha çok zorlanmasına sebep olabiliyor. Bu sebeple birçok kişiden Karia Yolu’nun Likya Yolu’na göre daha zor olduğunu duyuyorum. Karia Yolu üzerinde çok çok daha fazla bakir koy bulunuyor. Toplamda yaklaşık 550 km’si deniz kenarından giden güzergâhın sadece 150 km’lik Datça Yarımadası etabında 50’den fazla plaj bulunuyor. Likya Yolu üzerindeki antik kentler daha büyük, bilinir ve popüler. Karia Yolu üzerinde de birçok antik kent var ama çektikleri ziyaretçi sayıları çok daha az. Bundaki önemli bir etken de tabii ki girintili, çıkıntılı koylarla dolu yarımadalara ulaşımın çok daha zor olması. Ve sanırım Karia Yolu üzerindeki coğrafi değişim çok daha fazla. Başlangıç yeri olan Bozburun Yarımadası ile bitiş yeri olan Beşparmak Dağları’nı göz önüne getirince bu fark çok daha belirgin.

Karia Yolu’nu diğer yürüyüş yollarından ayıran özellikler neler? 

Deniz kenarından gidiyor olması diyebilirim. Türkiye’de 20’den fazla yürüyüş rotası var, hepsinin de ayrı bir güzelliği bulunuyor ama insanlar deniz deyince kendinden geçiyor. Rota üzerinde daha çok sakinliği ile öne çıkan Söğüt, Bozburun, Selimiye, Datça, Palamutbükü, Karacasöğüt, Akyaka, Akbük, Ören, Mazı gibi sahil yerleşimleri olunca işin boyutu iyice değişiyor.

Kurumların bu tür konularda nasıl katkıları oluyor? 

Projenin hayata geçmesinde Muğla Ticaret ve Sanayi Odası’nın (MUTSO) katkısı inanılmaz. Ama rotanın ortaya çıkışından bu yana rotaya destek olması gereken belediyelerin ve turizm müdürlüklerinin ilgisi çok az. Daha önceki bakım çalışmalarında Marmaris, Datça ve Milas belediyelerinin katkıları olmuştu ama olması gerekenden çok az. Yerel belediyeler ve turizm büroları, maddi ve manevi olarak rotanın bakımlarına ve tanıtımlarına şu ana kadar katkıda bulunmuş olsaydı Karia Yolu bugün bambaşka yerlerde olurdu.

Yürüyüş rotalarını açarken nasıl olaylar başınıza geldi?

Daha çok kaybolma, çizik ve diken içinde kalma gibi şeyler oldu. Eser miktarda da defineci, kaçakçı ve hayvan hırsızı olarak görüldük. Bir kez balıkçı teknesine otostop çektik, bir kez de tekne çağırıp bulunduğumuz yerden alınmak zorunda kaldık.

Sizden ya da kurumlardan önce defineciler herhalde buraları bol bol ziyaret etmiştir? 

Türkiye’de üzerinde veya yakınlarında kalıntının bulunmadığı bir yerleşim yeri yoktur herhalde. Hâl böyle olunca vakti ve umudu bol olan köylüler, birçok yerde definecilik girişimlerinde bulunmuş tabii ki. Ege’de her köyde benzer bir hikâye illa ki olmuştur. Ama bu yüzyıllardır devam eden bir süreç, antik dönemde birçok kişinin mezarı definecilik ümidi ile zaten yağmalanmaktaydı.

Bu süreçte sizi en çok ne zorladı? 

Kapanmış patikalar zorladı. Özellikle Datça Yarımadası’ndaki etaplar çok uzun zamandır kullanılmadığı için patikalar dikenli çalılarla kapanmıştı. Belli bir süre sonra yürüyüşün keyfine varmaktansa olay daha çok “ne kadar az çizilebilirim”e geliyordu.

Yerel halkın size yaklaşımı nasıl oldu? 

Yerel halk her zaman için yardımcı oldu. Fakat uzun zamandır yürümek ve tarlaya gitmek zorunda kalan köylülere zevk için yürüdüğümüzü anlatmak oldukça zordu.

Aslında çalı vs. gibi engeller karşısında biraz da çiftçilik yapmak zorunda kaldınız değil mi? Bu tür konularda köylülerden, çobanlardan yardım aldınız mı? 

İlk başlarda patikaları kendimiz temizlemeyi denedik. İnanılmaz yorucu ve zaman alan bir iş olduğunu anlamamız uzun sürmedi. 100 metrelik bir yeri temizlemek bazen 1-2 saatlik vaktimizi alabiliyor. Sonrasında patikaların temizlenmesi için genellikle köylerden günlük yevmiye ile çalışan kişilerle çalıştık. Fakat her yerde arazide çalışacak insan bulmak zor, özellikle yeni nesil hiç yanaşmıyor. Dolayısıyla hala bazı yerlerde gidip kendimiz temizleme çalışmaları yapıyoruz. 2018 Mayıs ayında çoğu yabancılardan oluşan yaklaşık 15 kişilik bir grup ile çalıştık, 2019 Kasım ayında da kendi arkadaşlarımız ve tanıdıklarımızdan oluşan küçük bir grupla temizlik çalışması yaptık.

Fotoğraf: Altay Özcan

Sizi en çok etkileyen yer neresi?

Sanırım Beşparmak Dağları’nın bulunduğu, Milas’ın kuzeyinde kalan bölge. İç Karia Bölgesi olarak da bahsediyoruz bu bölümden. Büyük kaya bloklarından oluşan çok farklı ve mistik bir coğrafyası var. Mimari ve gelenekler de hala korunmuş durumda.

Tesadüfen arkeolojik keşiflerde bulundunuz mu? 

Geçtiğimiz antik yolların birçoğu kayıt altında bile değil fakat en dikkat çekici olanı Marmaris yakınlarındaki Amos Steli. Stel dediğimiz şey, gerçek insan boyutunda bir dikili taş esasında. Araştırmalarımız sırasında birçok kez yanından geçmişiz ama fark etmemişim. Rotanın işaretlemelerini yaparken bir arkadaşımız fark etti. Rotanın hemen 100 metre dışında, kayalık bir zemin üzerinde dikili olarak duruyordu. Sonrasında çok araştırdım, üzerine yazılı çizili bir şey var mı diye, hiçbir şey bulamadım. Bozburun Yarımadası Yürüyüş ve Gezi kitabında biraz yer vermiştim, kitabı okuyan bir arkeolog çok ilgi duydu. Şimdi bu stelin kayıt altına alınması için çalışmalar yapıyor. Yakın zamanda da bir makale yayınlanacak sanırım.

Yolun bakımları nasıl yapılıyor? 

Rotanın açıldığı 2013 yılından beri her yıl bir bölgede bakım yapıyorum. Önceleri yanıma bir arkadaş alarak gidiyordum, son üç yıldır da kız arkadaşımla beraber gidip yılın belirli bir vaktini bakımlara ayırıyoruz. Artık hobi gibi oldu bizim için! Kafa dağıtmak için hadi işaretleme yapalım gibi (gülüyor). Patika temizleme işlerini de eğer vaktimiz varsa biz yapıyoruz ama maddi kaynak bulmuşsak veya yeterli miktarda paramız varsa (ki çoğunlukla kendi imkanlarımızla yaptırıyoruz) köylerden yevmiye ile birilerini bulup temizletiyoruz. Bazen de bölgede tur düzenleyen acenteler temizletmek için destekte bulunuyorlar. Bir keresinde de İndigogo internet sitesi üzerinden yardım kampanyası yapmıştım. Bazen gönüllü kampları düzenliyoruz ama yerel kurumlar (ticaret odaları veya belediyeler) taşıma ve boya gibi konularda yardımda bulunsa da gönüllü grubun ihtiyaçlarını karşılamak pahalıya mâl olabiliyor. Bakalım, bu sene daha başka bir plan ile bakım yapmayı planlıyoruz.

Karia Yolu Datça Yarımadası-Yürüyüş ve Gezi Rehberi, Altay Özcan, 2019.

Hangi kitaplarınız yayınlandı? Yayın hazırlığında olan başka kitaplarınız var mı?

2013 yılında Yunus Özdemir ve Dean Livesley ile beraber Karia Yolu ve Carian Trail isimli rehber kitapları çıkarmıştık. Sonrasında farklı bir yola gidip, her bölüm için ayrı bir kitap çıkarmaya karar vermiştim. Birkaç yıl süren uzun araştırma ve yazım çalışmalarının ardından 2019 Şubat ayında Bozburun Yarımadası Yürüyüş ve Gezi Rehberi, Temmuz ayında da Datça Yarımadası Yürüyüş ve Gezi Rehberi çıktı. Bu sene Mart ayında da Beşparmak Dağları Yürüyüş ve Gezi Rehberi‘ni çıkarmayı planlıyorum. Eğer yeterli çalışma yapabilirsem sene sonunda Gökova Körfezi kitabı da çıkmış olacak. 2021 yılında da Muğla ve Çevresi kitabı çıkacak.

Yeni planlarınız, projeleriniz neler? 

Gezmek. Bol bol gezmek. Gerçi böyle desem de kafamda hep bir tilki dolaşıyor. Rotanın bakımlarını iyice rayına oturttuktan sonra Datça Yarımadası’ndaki rotaya bazı ekler yapmak istiyorum. 2017 yılında Van Gölü ve çevresinde Urartu Kültür Rotası için yürüyüş ve bisiklet rotaları oluşturduk ama sanırım onun hayata geçmesi birkaç yılı bulacak.

Doğa sonuçta insanlar dokunduğunda zarar görebiliyor. Eskiden kimsenin yürümediği yollar, rota açılmasıyla daha cazip yatırım alanlarına dönüştü mü? Bu tür durumlar sizi korkutuyor mu? Doğasever biri olarak ikilem yaşıyor musunuz? 

Yaşamaz mıyım! Datça Yarımadası için böyle bir durum söz konusu ama yatırımsal sebeplerden değil, daha çok yaban hayatından dolayı yaşıyorum. Datça, her ne kadar yarımada olsa da, ana karaya çok ince (yanlış hatırlamıyorsam 900 metre) bir kara parçasıyla bağlı olduğu için çok izole bir yapıya sahip. Neredeyse bir ada desek yeridir. Coğrafya dolayısıyla yerleşime açık birkaç noktası bulunuyor ve bunun dışındaki yerler çok fazla insan görmüyor, ki bu da yarımadanın kuzey ve doğu kesimleri oluyor. Yani yarımadanın yaban hayatı, insansız olan bu kesimlerde yer alıyor, ki buralar Karia Yolu’nun da geçtiği kesimler. Çok az bir yaşam alanına sahip olan boz ayı ve karakulak da bu kesimlerde yaşıyor. Karakulak, Türkiye’nin başka yerlerinde görünse de ayı çok istisnai bir durum. Daha önceden Ege kıyılarında ve Beşparmak Dağları’nda ayının yaşadığını bilsek de günümüzde sadece Datça Yarımadası’nda ufak bir popülasyon kalmış durumda. Bölgedeki inşaat, yol vs. gibi sebeplere oranla yürüyüşçünün yaban hayatına etkisi oldukça düşük olsa da yine de mümkün. O yüzden, yürüyüşçülerden orman yangınlarına sebep vermemek adına ateş yakmamalarını, yabani hayvanların beslenme alışkanlıklarını etkilememek adına organik dahi olsa çöplerini yanlarında taşımalarını, hayvanların da aynı kaynağa ulaşımını sağlamak adına su kaynaklarına yakın yerlerde çadır kurmamalarını, bölgede yaşayan diğer canlılara saygılı olmak adına bağıra çağıra türkü söylememelerini özellikle belirtiyoruz.

Fotoğraf: Altay Özcan

Karia Yolu rotasında bulunan Karacasöğüt sonrası Okluk mevkisinde Cumhurbaşkanlığı yazlık konutu sebebiyle yürüyüşçülerin ve yerel halkın buradan geçemediğini duyduk. Yürüyüşçüler kolluk kuvvetlerinin engeliyle karşılaşıyormuş. Nedir bu durum? 

Durum zor. Dediğiniz gibi bırakın yürüyüşçüleri, yerel halkın dahi buradan geçmesine izin verilmiyor. Kimi zaman çantaların didik didik arandığını da duydum. Resmi bir dilekçeyle durum hakkında bilgi talebinde bulunacağız ama bir sonuç alabileceğimizi sanmıyorum.

Bu tür durumlardan rotaları değiştirmek zorunda kalıyor musunuz?

Aynen öyle oluyor. Rotayı ilk araştırdığımız yıllarda Dalyan’dan gelen rotayı Akyaka’ya veya Marmaris’e bağlamayı çok istemiştik. Fakat orada da Aksaz Askeri Üssü engeli ile karşılaşmıştık. Bir sonraki köyün içerisinde “Durmak, beklemek yasaktır” vs. gibi levhalar bulunuyordu. Bir köyün içerisinde beklemek nasıl yasak olabilir ki? Neyse, biz de o bölümden vazgeçmek zorunda kalmıştık. Arazi alımları, yeni yol açımları dolayısıyla rotayı değiştirdiğimiz durumlar da olabiliyor. Milas yakınlarındaki bir rotayı, içinden geçtiği arazinin golf sahası(!) olarak satın alınmasından dolayı değiştirmek zorunda kalmıştık. Birçok yerde de eski antik patikaların üzerine yol açıldığı ve daha iyi alternatifler için değiştirdiğimiz de çok oldu.

Karia Yolu’nu yürümek için en iyi mevsim hangisi?

Eğer etrafta çiçekler olsun, her yer rengarenk gözüksün isterseniz ilkbahar. Yani şubat ayından nisan sonuna kadar olan süreç… Eğer denize de gireyim isterseniz sonbahar ayları, o da ekim başından aralık ortasına kadar olan süreç… Benim gözümde en özel ay ise kasım. Ekim ayında yağan yağmurlar ve sonrasında açan güneşle beraber her yer yeşeriyor ve üstelik de deniz hala sıcak.

Yola çıkmadan önce insanlar fiziksel ve mental olarak ne durumda olmalı? Hiç spor yapmamış biri bu yolu yürüyebilir mi?

Karia Yolu’nda yürüyüş diye insanlara söylediğinde “850 km’nin hepsi yürünür mü?” diye çok tepki alıyorum. Hemen sanki tamamını yürümeleri gerekiyormuş gibi bir algı oluyor. Tek seferde yolun tamamını yürüyen insan sayısı, bir elin parmaklarını geçmez. Çoğunlukla insanlar birkaç sene içerisinde rotanın değişik kısımlarında yürüyerek rotayı tamamlıyorlar. Yani parçalara bölmekte fayda var. Daha önce yürüyüş yapmamış insanlara benim tavsiyem, hep yaşadıkları yere yakın bölgelerde kısa yürüyüşler ile başlamaları. Birkaç kez yarım günlük faaliyetler yaptıktan sonra eksikliklerini görüp tam günlük rotalara yönelmeleri. Eğer kamplı bir faaliyet düşünüyorlarsa yine yakın bölgede benzer kamplar yapmaları, ki ekipmanlarını tanıyabilsinler. Hatta bölgedeki bir yürüyüş kulübü ile birkaç faaliyete gitmeleri veya kampçılık eğitimleri almalarının büyük faydası olacaktır. Sonrasında Karia Yolu’nda bir ya da birkaç günlük etkinliklerle rotayı yürüyebilirler. Tüm bunlar için yeterli vakti olmayanların yapacağı en iyi şey, yürüyüş turları düzenleyen bir acentenin turlarına katılmak olacaktır. Bu dediğim Karia Yolu özelinde değil, Türkiye’deki tüm rotalar için söylenebilir. Eğer hiç deneyimi olmayan biri, tüm rotayı yürüyeyim diye bir iddiayla yola çıkarsa ve hasbelkader rotayı bir şekilde bitirebilmişse anlatacak çokça hikayesi olacağı kesin.

Fotoğraf: Altay Özcan

Yürüyüş sırasında insanlar yanında muhakkak neleri bulundurmalı? 

Koordinatların yüklü olduğu bir navigasyon aleti (harita, pusula veya GPS) veya akıllı cep telefonu, güneş koruması (güneş kremi ve şapka), ekstra kıyafet, kafa lambası veya fener, ilk yardım çantası ve düdük, ateş (çakmak, kibrit vb.), tamir seti ve aletleri (çadır ve şişme mat için), ekstra yemek ve su, çakı, su arıtma tableti veya cihazı sayılabilir.

Yürüyüşçüler genelde çadırda mı konaklamak zorunda? 

Bölümlere göre değişebiliyor. Bozburun Yarımadası’ndaki ve Gökova Körfezi bölümündeki birçok yürüyüşü pansiyonda kalarak yapmak mümkün. Datça’da daha çok kamp kurmak gerekiyor. İç Karia bölümü olarak bahsettiğimiz Beşparmak Dağları bölümünde ise bazı noktalarda köy evlerinde kalmak da mümkün. Tabii eğer çadırda kalmak isterseniz, her yerde çadır kurmak mümkün.

Yurt dışında da epey gezen bir insansınız. Bir kıyaslama yapmanızı istesem… Bu geziler sizin vizyonunuzda nasıl değişiklikler yaratıyor? 

Ufkumu genişletiyor tabii ki de. Rehber kitapları da yurtdışında yaşadığım deneyimlere/zorluklara göre şekillendirdim diyebilirim. Bilmediğin bir yere giderken en çok yaşadığın zorluk nereye gideceğin oluyor? Her gün saatlerini vermek zorunda kalabiliyorsun istediğin tarzda bir yere gidebilmek için. Bazı ülkelerde Manzaralı Gezi Güzergâhları (scenic byways) gibi araç veya bisikletle gezilebilir güzergâhlar bulunuyor. Birçok insan da bu güzergâhları gerçekten takip ediyor, çünkü araştırma işini o kadar kolaylaştırıyor ki. Size sadece tatilin keyfini çıkarmak kalıyor. Ben de bunu düşünerek Karia Yolu yürüyüş güzergâhına ek olarak bisiklet, araba veya motosikletle gidilebilecek, yavaş seyahat (slow travel) temalı, yerel hayata ve etraftaki şeylere dikkat çeken Karia Yolu gezi güzergâhları oluşturdum yeni kitaplarda. Bu rotaları da gezerken yapılabilecek alternatif aktiviteler ve yürüyüş parkurları ile destekledim. Yani ben nasıl gezmek istiyorsam, ona göre gezi deneyimleri oluşturmaya çalıştım.

Geziler sayesinde eksikliklerimizi ve artılarımızı görme şansım da oluyor. Mesela bilgilendirme, tanıtım konusunda gelişmiş ülkelere göre sınıfta kalmış durumdayız. Turizm bilgilendirme merkezlerinde yürüyüş yollarına dair hiçbir şey yok. Bırak yürüyüş yolları hakkında olmasını, antik kentler, bölgede yapılacak işler hakkında dahi bilgi bulamayabiliyorsun. Karia’yı bir kenara bırakıyorum, Efes Antik Kenti’ni veya Göreme Açık Hava Müzesi’ni gezerken dahi insanların gişeden alabilecekleri bir broşür veya gezi planı yok. Kaldı ki bunlar Türkiye’nin en çok ziyaret edilen yerleri. Şimdi Marmaris Turizm Danışma Bürosu’na gitsek, Karia Yolu diye bir şey soruyor olsak kimsenin büyük ihtimalle bir fikri dahi olmayacak. İnsanlar rotanın başlangıç yerini bile bulamıyorlar. Neyse, sadece söylenecek değilim tabii ki de. Kitap işlerini bitirir bitirmez, bu konularla ilgili belediyeler ve turizm ofisleriyle de görüşmeye başlayacağım.

Gezdikçe gördüğüm en büyük artımız ise inanılmaz güzel manzaralarımız, antik kentlerimiz, köylerimiz, insanlarımız ve pırıl pırıl denizimiz… Hatta sıcacık denizimizi de ekleyebiliriz. Bu kadar kombinasyonu bir arada bulabileceğiniz çok az ülke var dünyada. Yani çok güzel ve özel bir yerde yaşıyoruz, tabii bu değerleri koruyabildiğimiz takdirde.

Türkiye’deki favori yürüyüş parkurunuz neresi?

Hepsinin ayrı güzellikleri var ve genellikle mevsimine göre değişiyor. Baharda Likya ve Karia Yolu, Mayıs-Eylül arası Kapadokya, Aladağlar ve Kaçkarlar. Tabii Türkiye’de daha yürümediğim birçok yer var, bunlar gezdiklerim arasından söyleyebileceklerim diyebilirim.

.

Peki ya dünyadaki favori yürüyüş parkurunuz neresi?

Doğa içerisinde olmayı çok sevdiğim için yapmayı çok istediğim iki rota var. Birisi 4270 km uzunluğundaki Pacific Crest Trail. Dünya gözüyle umarım tamamını yürüme şansına sahip olabilirim. Diğeri de İsveç’te 440 km uzunluğundaki Kungsleden (King’s Trail olarak da biliniyor) rotası. Her ikisinde de neredeyse tamamen doğa içindesiniz. Öyle ki alışveriş yapmak için rotadan çıkıp bir ya da birkaç gün yürümek gerekiyor. Ama tabii eminim ismini dahi duymadığım ve yürümeyi çok isteyeceğim daha nice rotalar vardır dünyada.

Son olarak karavan yaşamınızı sormak istiyorum. Ne zamandır ve neden karavanda yaşıyorsunuz?

Yaklaşık üç yıldır karavanda yaşıyorum. Karavan derken öyle büyük bir şey akla gelmesin. Ayakta duramadığın, arabanın iç hacminin yaklaşık 6 metrekare olduğu bir araçtan bahsediyoruz. Dışarıdan baktığında bir araba yani… Neyse, esasında biraz da tesadüf eseri karavanda yaşamaya başladım. Son 15 yılda hep kısa süreliğine orada burada birkaç kez ev kiralamıştım ama rehberlik dolayısıyla çok da evde konaklayamadığımı fark etmiştim. Eşyalarım da hep bir arkadaşımın evinde veya deposunda oluyordu. Bir arkadaşım “Altay insanlık yaklaşık 10 bin yıl önce yerleşik hayata geçmeye başlamış, sen ne zaman yerleşmeyi planlıyorsun?” demişti. Sürekli hareket halindeyim ve sanırım hareket halinde olmayı da çok seviyorum. 2017 yılında kendi eşyalarımı taşıyabileceğim bir araba alayım diye Toros bakınırken, bir tur için yolum Kapadokya’ya düştü. Şans eseri bir rehber arkadaşım da Almanya’ya taşındığından dolayı içinde yaşadığı 1983 model T3 arabasını satıyordu. Ben ve kız arkadaşım da hemen atladık. Böylelikle hiç aklımızda olmasa da karavanda yaşamaya başlamış olduk. Sonrasında çok sorun çıkaran o sevimli arabayı satıp daha az sorun çıkaracak, daha az sevimli yenisini aldık. İçini de kendimiz dizayn edip, bir arkadaşımızın yardımıyla karavana çevirdik.

Görmek ve yapmak istediğimiz o kadar çok yer var ki sabit bir evde yaşayıp yapmamız imkânsız. Çok kalmadığınız bir eve kira, çok kullanmadığımız hizmetler için faturalar ödemektense aynı para ile yakıt alarak gezmek çok daha pratik ve mantıklı. Arada sırada bir-iki günlüğüne şehir görmek iyi gelse de genel olarak şehirlerde olmayı çok sevmiyoruz ve aracımızla her istediğimiz manzaralı yerde kalabiliyoruz. İçeriden baktığında güzel bir manzarayı görmek, kapıyı açtığında kuş seslerini duyabilmek, ayağını uzattığında toprağa dokunabilmek inanılmaz bir lüks ve keyif bizim için. Freelance olarak çalıştığımız için de tüm işlerimizi aracımızdan/karavanımızdan halledebiliyoruz. Hem çalışıp hem geziyoruz. Daha ne olsun!