Spencer: Uçan ve uçamayan kuşlar

"Spencer",Diana’nın kafesinin kapılarını kırmasını izler, bunu da karşıtını da kapsayıp kucaklayan, tıpkı Diana gibi kanat çırpan bir imgeyle, kuşları tüfekten uzaklaştıran korkuluk imgesiyle yapar...

Google Haberlere Abone ol

Aslı Yazır

*Yazı spoiler içermektedir. 

Pablo Larraín yönetmenliğindeki "Spencer", bir kuşun kafesten kaçış denemesini anlatıyor. Kuş, Prenses Diana’dan, kafes ise İngiliz Kraliyet Ailesi’nin Noel’i geçirmek üzere toplandıkları Sandringham Sarayı’ndan başkası değil...

Diana’nın iki farklı kaçış denemesiyle başlayıp son buluyor film. Korumalarını atlattığı ilk denemede arabasına atlamış ancak kendi sözcükleriyle “kaybolmuştur”, bir kuş cesedinin yanından geçip gider. İkincisinde ise sarayın kuş avı partisinden azat ettirdiği çocuklarıyla birlikte bu kez hayata, sokağa, sıradan insanların arasına doğru yola koyulur.

Girişteki ibareyle, bu “gerçek bir trajediden uyarlanmış peri masalı”nın ayrıntılı bir sembolizm etrafında ördüğü gibi saray bir kafes, Diana ise tutsak bir kuştur. Celseler, uygun adım yürüyen askerler, silah kasalarında taşınıp emir komuta zinciriyle hazırlanan yiyecekler gibi militer referanslar, izleyeceğimiz dünyanın kodlarını elimize verir. Anlatılanın esasen bir tür savaş olduğunun ipuçlarıyla birlikte. Tıpkı kışlada olduğu gibi, bu kafeste de insanla üniforma, o üniformada vücut bulan unvan yer değiştirmiştir; yaşayan birey boş kıyafetin içini dolduran nesneden, gökyüzünden bakınca insan gibi görünen bir korkuluktan ibarettir. Diana ise uçmak ister, bir kişiliğe, ruha ve vicdana sahip olduğu konusunda ısrar eder, ona yedirilenleri kusar ve giydirilenleri giymez, kapatıldığı kafeste kendini kanatma pahasına kanat çırpma temrinlerinden, evcilleştirilmeye direnmekten, dünyayı ve kendini talep etmekten vazgeçmez. Film, olağanüstü bir derinlikle kurduğu, kafese sığmayan, sığmayı da reddeden, telleri koparma savaşı veren Diana’nın çocuksu, muzip, masum ve çok cesur iç dünyasına yerleştirir bizi.

DIANA'NIN VAROLMA ISRARI

Gerek filmin kurduğu gerekse bildiğimiz dünyada Diana’nın ruhuna değenlerin ona aşkla bağlanmalarında, cenazesini milyonların doldurmasından hayatı üzerine onlarca film, belgesel, dizi ve kitap üretilmiş olmasında, çırpınırken dökülen kanatlarının kafesin dışındakilere ulaşmasının bir payı olmalı. Tarihe kalan, insanların yüreğine değen tam da Diana’nın varolma ısrarı, cesareti olmalı. Kendilerine sunulan seyirlik masalı mükemmelen icra ettiği, prenses kıyafetini üzerine tam oturttuğu için değil, aksine oraya sığamadığı, filmin yönetmeni Larrain’in sözcükleriyle 'kraliçe olmayı reddedip kendim olacağım' diye tutturduğu, peri masalını tepetaklak ettiği, koskoca saraya kafa tuttuğu için bunca sene sonra bile bu denli seviliyor olmalı Diana.

Dahası, ona bakınca kendi kafeslerini, uçmayı deneyişlerini ya da denemeyişlerini de hatırlıyor olmalı onu sevenler. Film, politik bağlamı örtük bir biçimde kursa da (Kraliçe, TV konuşmasında diktatörlüklerden kaçanlara özgür dünyanın nimetlerini sunabileceklerinden dem vurur!) Kraliyet Ailesi’nin kendisi ve filmin geçtiği 1991 yılı, politik bağlamı düşünmek için hayli hayli yeterlidir. Tarihi bir milattan; Berlin Duvarı’nın yıkıldığı, tüm dünyanın Irak Savaşı’nı ekranlardan izlediği, Balkanlarda savaşların hüküm sürdüğü, Sovyetlerin dağıldığı, neo-liberalizmin zaferini ilan ettiği, İngiltere özelinde işsizliğin yüzde onlara ulaştığı, geçim sıkıntısıyla birlikte suç oranının da arttığı bir dönemden bahsediyoruz. Dünya nüfusunun önemli bir bölümü için devasa bir kafes anlamına gelen dünyanın kendisinden...

KORKULUKTAN İBARET OLMAK

Film, Diana’nın kafesinin kapılarını kırmasını, dünyaya doğru uçmasını izler, bunu da olağanüstü yoğun, karşıtını da kapsayıp kucaklayan, tıpkı Diana gibi kanat çırpan bir imgeyle, kuşları tüfekten uzaklaştıran korkuluk imgesiyle yapar; Diana, çocukken bir korkuluğa giydirdiği babasının ceketini üzerine geçirir, yani hayli ironik bir biçimde vücudunu bir korkuluğa çevirir, sarayın av tüfeklerinin hedefindeki kuşları ve çocuklarıyla birlikte kendini de özgürleştirir. Masalı nasıl tepetaklak ediyorsa kendisine giydirilmek istenen imgeyi de (korkuluktan ibaret olma) öyle alaşağı eder. Kaçar, uçar. Kurtulur. Mu?

Belki kısacık bir süre için. Masalı, prensesliği tersine çevirerek arzusuna, basit, görünmez bir insan olarak Thames’in sularına bakabilme, kendi seçtiği yiyeceği, kızarmış tavuğu, sonradan kusmak zorunda kalmadan yiyebilme arzusuna kavuşur.

Ne var ki, filmin ufku yine bir tür kafestir. Ana karakterini sülünle özdeşleştiren, “güzel de olsa pek akıllı sayılamayacak” bu hayvanların bir kısmının yemek olarak servis edildiğini, bir kısmının personele verildiğini, bir kısmının köpeklere yedirilip geri kalanın da çöpe gittiğinden dem vuran bir filmin özgürlük ufku olarak kızarmış tavukları, uçamayan kuşları sunup, üstüne üstlük bunu dünyanın en büyük fast-food restoran zincirlerinden birinin (KFC) sponsorluğunda yapmasında, filmin bir tavuk reklamıyla sona ermesinde, bu kulak tırmalayacı, haysiyet yaralayıcı dil sürçmesinde filmin kendi içini oyan, ufkunu delen, kendi kendisinin üzerini çizen bir şey vardır. En hafif deyimle elbette.

'SPENCER' VE KAPİTALİZMİN KAFESİ

Diana, yine şeyleştirilmekten, bir başka kafesten (paparazzi kameralarından) kaçarken öldü; şaibe söylentilerine ve filmin de alt metninde defalarca altını çizdiği ihtimale göre, ölümü pekala kazadan ziyade kraliyetin kuş avı müsebbibiyle gerçekleşmiş olabilir. Bu yüzden de yukarıda sorduğumuz soruya “Hayır, kurtulamadı” yanıtını verebiliriz. Ne yazık ki aynı yanıt son kertede film için de geçerli. Hikâyesini ne kadar mutlu sonla bitirirse bitirsin, Diana’nın iç dünyasını bir fast-food reklamının aracı haline getirerek özgürlük arayışını nesneleştirir, kafese tıkar film.

KFC İngiltere, filmin vizyona girmesiyle birlikte Prenses Diana’nın ikonik kazağından ilhamla tasarlandığını açıkladığı, beyaz tavuklara arkasını dönmüş siyah tavuk desenli kazağı 35 sterline satışa sunmuş(1). Diana’nın iç dünyası her şeyi pazarlanabilir kılan kapitalizmin kafesinden kurtulamadı ne yazık ki. Ne de olsa filmde Kraliçe Elizabeth’in paranın üzerindeki fotoğraf olmakla ilgili sarf ettiği sözlerinde de açığa çıktığı gibi asıl mevzu, artık yönetme kabiliyetini yitirmiş, seyirlik bir masala indirgenmiş kraliyet falan değil, düpedüz düzeni kuran paranın kendisidir.

Yine de Diana’nın söylediği gibi, “bazı şeyleri bilemezler”, dolayısıyla esir de alamazlar işte...

Dipnot

  1. https://screenrant.com/spencer-movie-kfc-sweater-merchandise-weird-details/