Sosyalizm ne zaman? Geç bile kaldı…

Son dönemin isyanları, neoliberal kapitalizmin krizinin ve halkın direnme reflekslerinin dalgalar halinde gelişip yayıldığını gösterdi. Türkiye de bundan bağımsız değil, ileri mevzii olduğunu Gezi’de, yeniden uç vereceğini Boğaziçi’nde gösterdi…

Google Haberlere Abone ol

Yavuz Halat

İçinde bulunduğumuz tarihsel moment bir halk isyanları momenti. Ancak isyanlar, küresel salgın nedeniyle kısmen “mola vermiş” durumda.(1) Mola verdiğine aldanmamak gerek. Damarına basıldığında, bir kıvılcım yetiveriyor; işte Boğaziçi. Beklenmedik bir zamanda, beklenmedik bir yerde Saray’ın adamına barikat kuruluyor. Sadece barikat kurmakla kalmıyor, o barikatın arkasında üniversite; evrensel değerleri, yaşam tarzı ve toplumsal misyonuyla “yeniden” çiçek açıyor.

Kuşkusuz küresel salgın herkesi, özellikle de örgütsüz halk kesimlerini hazırlıksız yakaladı. Tarihin en örgütlü sınıfı olan sermaye ve bugünün devlet mekanizmalarını kendine bağlayan diktatörler için “şimdilik” işler yolunda gidiyor. Hatta bu salgının yarattığı fırsatları hızla gören ve uygulamaya koyan da onlar.(2)

Ancak bu akıldışılığa ve barbarlığa karşı -biraz gecikecek de olsa- çok büyük karşı çıkışların yaşanacağını öngörmek için astrolog olmaya gerek yok. Daha önce de gecikmişti! Başladığında ise ezenler için de ezilenler için de gelecek, geçmişten farklı yaşandı, yaşanacak.

EKSİĞİ TAMAMLAMAK İÇİN OLANI ANLAMAK

Son dönemin isyanları, neoliberal kapitalizmin krizinin ve halkın direnme reflekslerinin dalgalar halinde gelişip yayıldığını gösterdi. Türkiye de bundan bağımsız değil, hatta bu gelişmenin ileri mevziisi olduğunu Gezi’de kanıtladı.

Şili, Lübnan, Endonezya, Ekvator…, Irak derken İran… Sarı Yelekliler ikinci yılını doldurdu… Pandeminin hemen öncesinde yaklaşık kırk ülkede çeşitli düzeylerde halk isyanları mevcuttu. Bunların dalgalar halinde gelişme özellikleri, ortaklık noktaları, coğrafi yakınlıkları, tarihsel içerik ve görünür öznelerindeki farklılıklar vs. apayrı bir analiz ve değerlendirme konusu. Bizi asıl ilgilendiren, en azından şimdilik bu değerlendirme yazısı için, yarattıkları siyasal etkiler, sonuçlar ve en acil eksiklikleri.

İsyanların tamamı, çok büyük protesto hareketleri olarak gelişiyor; yani asıl olarak “karşı çıkıyor”, isyan ediyorlar. Silahları yok, kurtarılmış bölgeleri yok. Dolayısıyla, belirgin siyasal öznelerden söz etmek mümkün değil. Belirgin ve düzenli bir yağma eğilimleri de yok. Dolayısıyla, genelleşmiş yağma hareketlerine eşlik eden siyasi bilinçsizlikten veya aşırı yoksulluk/yoksunluk etkisinden de söz etmek mümkün değil. Siyasal bir öncüleri yok; ne mevcut siyasal hareketlerden, partilerden birinin çağrısıyla başlıyorlar, ne de kısa vadede oluşmuş bir hareket ya da bireyler-önderler etrafında harekete geçiyorlar. İsyanlar siyasal bir programın dağınık öğelerini içermekle birlikte, en azından gördüğümüz ve bildiğimiz kadarıyla, iktidarı almaya yönelik siyasal bir alternatif oluşturacak programa sahip değiller.(3)

Kendi içlerinden “siyasal ataklar” geliştirmekte; politik programlar oluşturmakta, önderler yaratmakta, ileri eylem biçimleri üretmekte, siyasal organizasyonlar inşa etmekte, bölgesel alan kontrolleri sağlamada çok sınırlı kalıyorlar. Siyasi iktidarı ele geçirmeyi dolaysız bir hedef haline getirmiyor/getiremiyorlar.(4)

Böyle olunca da egemenlerin “işleri” kolaylaşıyor; ya bu hareketler şiddet kullanılarak bastırılıyor, ya birtakım talepleri kabul edilerek zayıflatılıyor, ya da hareketin zamana yayılması sağlanarak sönümlendiriliyor. En iyi ihtimalle talepleri ve bazı temsilcileri sistem içi muhalif siyasi aktörler tarafından “iç edilerek” yozlaştırılıyorlar. Haziran İsyanı da tüm bu özellikleri içinde barındıran somut örneklerden biri.

POLİTİKANIN ÖNCELİĞİ, ÖRGÜTÜN İŞLEVSELLİĞİ

Bu isyan, direniş ya da muhalefet potansiyelinin; patlaması beklenmeyecekse, patladığı zaman “yön veririz” denmeyecekse, düzen içi güçlere bırakılmayacaksa yapılması gereken “iş”ler var. Neoliberal kapitalizmin krizine ve onun yarattığı neoliberal faşist rejimlere karşı mücadelede “Sosyalizm” fikrini/hedefini somutlayacak, bu direnişlerin açığa çıkardığı sosyalizan öğeleri belirgin bir sosyalist program haline getirecek ve kadın, gençlik, ekoloji ve emek hareketi eksenli patlak veren direnişleri, isyanı, halk öfkesini sistem karşıtı/dışı bir sosyalizm hedefiyle örgütleyip yönlendirecek bir iddiaya ve bu iddia ile inşa edilecek bir harekete ihtiyaç var.

Kuşkusuz bugün, bütün bu eğilimleri eldeki hazır bir sosyalizm programına dahil etmeye çalışmak beyhude olacaktır. Yapılması gereken, bu hareketlerin tepkileri, öfkeleri, talepleri ve dinamikleriyle, ezilen sınıfların en geniş çıkarını kucaklayan yeni bir sosyalizm programının pratik-politik bir hareket olarak inşasıdır.

Türkiye’de bu hedefi barındıracak, örgütleyecek bir hareketin var olmaması elbette ki çok ciddi bir eksiklik. Siyasal yelpazedeki boşluk tüm çıplaklığıyla ortada duruyor.(5) Boşluk var, potansiyel var ancak sosyalist bir çizgiyi/programı/düzen dışı bir mücadeleyi “temsil” eden veya bu “temsiliyeti” hayatın içinde örgütlemeye yönelerek sol-sosyalist-devrimci potansiyeli bu hedefe yönelten bir odak, bir örgütlülük yok…

Bu noktada, kuşkusuz bakılacak ilk yer, var olan sosyalist örgütler ve örgüt merkezleri olacaktır. Ancak var olan sosyalist örgütlerin -gerek tek başlarına gerek bir araya gelerek- bunu gerçekleştirmeleri mümkün değil. Bunun öznel bir değerlendirmeden ziyade nesnel bir analiz olduğunu düşünüyorum. Bu nesnelliği iki başlıkta ele almak bile yeterli olacaktır; mevcut sosyalist merkezlerin politik müdahaleleri ve örgütsel yapıları bakımından.(6)

a) Politikanın Önceliği

AKP’nin iktidarını sürdürdüğü yaklaşık 20 yıllık kesit ele alındığında Türkiye; siyasi, ekonomik, toplumsal/kültürel çok ciddi kırılma noktaları, dönüşümler yaşadı. Altı genel seçim, iki cumhurbaşkanlığı seçimi, beş yerel seçim, üç referandum.… 2013 Haziran İsyanı ve 15 Temmuz 2016 ise birbirleri ile ilgisi olmasa da siyasal hamlelere imkân tanıyan ve bu hamlelerin, başarılı oldukları takdirde bambaşka siyasi sonuçlar yaratabileceği iki tarihsel eşikti.

2001, 2008, 2018-21 ekonomik krizleri, rakamların açıklamaya yetmeyeceği toplumsal sonuçlar yarattı. Bu yirmi yıllık dönem aynı zamanda neoliberalizmin her geçen gün biraz daha çöküşe doğru ilerlediği bir dönem oldu.

Son yirmi yıl aynı zamanda Tayyip Erdoğan iktidarının, tüm toplumu piyasacılığı ve emek düşmanlığını kadın, Kürt, LGBTİ+ düşmanlığı ile kaynaştıran faşist bir ideoloji doğrultusunda yeniden yapılandırma uğraşlarına da sahne oldu. Eğitim sistemi 17 kez değişti. İmam Hatip’lerin sayısı 6 bine yaklaştı. Öldürülen kadın sayısı 8 bine dayandı, çocuk istismarının gerçek sayısı elbette bilinemiyor.

Ve pandemi süreci, bütün bunları yeni politik-toplumsal sonuçlara taşıdı...

Kürt siyasal hareketi de bu süreçte “Dolmabahçe görüşmeleri”nden başlayıp Selahattin Demirtaş’ın hukuksuz biçimde 5 yıldır cezaevinde tutulmasına kadar uzanan çok büyük iniş/çıkışlar yaşadı. Her yerel seçimden sonra seçilmiş belediyelere kayyum atamak, silah harcamaları için, komşuların topraklarına yerleşmek için Kürtlerin gerekçe gösterilmesi sıradanlaştı.

Yukarıda sayılan (ve sayıldıkça daha da artacak olan) gelişmeler/kırılma noktaları karşısında sosyalist örgütler/merkezler, toplum nezdinde “gözle görülüp, elle tutulabilir” politik önermelere sahip siyasi alternatifler oluşturamadı (Bu konudaki tek istisna farklı gelişme dinamikleri olan kadın mücadelesidir). Oysa her politik “kriz”, yeni bir politik “fırsat” oluşturuyordu.(7) Neoliberal emek siyasetine, neoliberal faşizme karşı bir sosyalist politik programla mücadele etmek, Kürt sorununa dair sosyalist bir bakış ve program kurmak, sosyalist bir laiklik anlayışını üretmek, kadın özgürlük hareketinin programını eklektik değil organik biçimde içselleştiren bir perspektif kurabilmek vs. hatta 15 Temmuz’u “yesinler birbirlerini” tadında seyretmemek…

Son bir yıldır tüm dünyanın ve elbette ülkemizin bir numaralı gündemi olan ölümcül virüs salgını da aslında örgütlü sosyalistler için çok büyük bir “fırsat” oluşturmuştu.(8) Toplumsal çıkarı kişisel çıkarın üstünde gören ve toplumsal çıkarı savunmanın en avantajlı aracı olanı örgütlenme aracına sahip bu insanların, ilk günden itibaren çok farklı bir pratik sergilemesi beklenirdi. Bu noktada bakılması gereken nelerin yapıldığı değil, nelerin yapılmadığıdır.

Tüm bunlar ise basitçe; devletin baskısı, medya olanaklarına sahip olmamak, kadro yetersizliği v.s. ile açıklanamaz; politik alanda var olmak, politik üretimle mümkündür.

b) Örgütün İşlevselliği

Ülkemizdeki sosyalist örgütler/merkezler, ne yazık ki hâlâ '80 öncesi yapıların bir tür devamcısı olarak hareket ediyorlar (tarihi sahiplenmek ile tarihi devam ettirmeye çalışmak birbirinden ayrışamadı). Birebir takipçiler büyük oranda çözüldü, yok oldu. Kendisini bir şekilde değiştirenler/yenileyenler (ÖDP, EMEP, TKP, TİP, ESP, SYKP, TÖP, Halkevleri gibi) sosyalist yelpazede kendilerine yer edinebildiler. Ancak topyekûn bir yeniden kuruluş yaşanmadı. Yapıların sürekliliğini önceleyen bakış açısına sahip olanlar, değişimi sürekli kendilerinin merkezinde olduğu ilişkilerde arar oldular. Dışarıdan politik mücadelenin ve içeriden bunu takip edecek kadroların zorlaması olmadığı sürece de bu merkezlerin değişimi mümkün olamayacaktır (basitçe, isimlerin değişmesi, değişim anlamına da gelmez).

Bununla birlikte, kabul edelim ki politik mücadelenin başarısı aynı zamanda nitelikli kadroların varlığına da bağlıdır. Ve nitelikli kadro alışılageldik tabirle “kavanozda yetişmez”. Çağın politik sınıf mücadelesinin gereklerini kavrayabilecek ideolojik donanıma, kuru bir örgütsel kurallar bütününe uymakla değil attığı adımın strateji ile ilişkisini kurabilmekle tanımlanan bir öz disipline, özellikle praksise ve aynı zamanda kişisel bir mücadeleye adanmışlık duygusuna ihtiyaç duyar. Tek tek istisnalarla değil, bir mücadele döneminin içinde olgunlaşır.

Politikanın Önceliği, Örgütün İşlevselliği noktasında; bugün hâlâ varlığını devam ettiren sosyalist örgütler/merkezler, önemli bir sosyalist potansiyel barındırıyor olsa da yeni bir sosyalist hareketin inşasını kendilerinden başlatmak üzere ya da basitçe birlikler kurarak gerçekleştirebilecek politik üretkenliğe ve kadro yapısına sahip değiller.

SİYASETİN PARAMETRESİ NE YAPTIĞIN DEĞİL NEYİ YAPMADIĞINDIR

-Türkiye’nin siyaset düzleminde her ideolojik akımın merkezî düzeyde örgütlenmiş olduğu ortada. AKP, CHP, MHP ve HDP kendi ideolojik çizgilerinin örgütü durumunda. AKP’nin kulvarında Saadet, MHP’nin kulvarında İYİP ikinci merkezleri oluşturuyor. Davutoğlu ve Babacan da sağda yeni merkezler oluşturmaya soyunuyorlar.

CHP ve HDP kendi ideolojik kulvarlarında rakipsiz tek merkez konumunda olmakla birlikte, Muharrem İnce’nin ve Mustafa Sarıgül’ün CHP toprağına basarak ilerleme planları olduğu, Kürt siyasetinde ise hiç olmadığı kadar bir kaynaşmanın yaşandığı da aşikâr.

Ancak CHP’nin egemenlerle ve onların programıyla kurduğu göbek bağı, HDP’nin ise etnik kimliği ve bölge politikalarını önceleyen pragmatik tutumu sol bir programı örgütlemekte hiçbir olanaklarının olamayacağının kanıtı. En basit birkaç başlık sıralandığında; ne neoliberalizmin yıkım politikalarına ne de gericiliğe karşı mücadele, gerçek anlamda ikisinin de kapsama alanına girebiliyor.

Türkiye’nin Haziran sonrası siyasal atmosferini, halk muhalefetini düşündüğümüzde bu muhalefetin içinde sol-sosyalist yönelim gösteren büyük bir toplamın olduğu görülebilir. Sadece sandık taktiklerine bakıldığında bile bu oran “seçmen” olarak neredeyse yüzde 5’leri yani 3 milyonu buluyor. Bu topluluk sandıkta çeşitli taktiklerle HDP ve CHP’ye oy verse de bu iki partide örgütlü değil, aidiyet ilişkisi reel politik tutuma göre belirleniyor.

Açıkçası tüm mücadele tarihine rağmen sosyalist hareketin, CHP içinde kendisine (dolaylı da olsa) bir yer edinememiş olması, bir yönüyle düzen dışı solun basıncına diğer yönüyle de CHP’nin kurumsal köhneliğine bağlanabilir.(9) Ancak son on yılda sosyalist eğilimleri artan insan topluluklarının (kadın mücadelesinin refleksi baz alınabilir) CHP’yi (içinde bir fraksiyon olarak bile örgütlenilecek) bir alternatif olarak görmemeleri, hatta bunu denememeleri bile kayda geçirilmeli.

HDP içinse durum kuşkusuz daha farklı. Merkezinde bulunan sosyalist eğilimlere rağmen tabanın kimlik ve inanç baskıları ve elbette ki bölgesel politika tercihleri HDP’yi Türkiyeli sosyalistler için örgütlenebilecek yer olma tercihinin dışında bırakıyor.(10) HDP’yle kurulan ilişki bir vicdan tercihinin ve AKP’yi geriletme taktiğinin ötesine geçemiyor. Kısacası HDP de son 10-20 yılda büyüyen toplumsal tepkinin örgütlenebileceği yer olma özelliğini taşımıyor.

Açıktır ki Türkiye’de “muhalefet” düzleminde CHP’nin ve Kürt Siyasi Hareketi’nin kulvarının dışında “sol-sosyalist” bir siyasal merkez oluşturmaya yönelik gerçek bir iddia ortaya koyan sadece ÖDP (merkezi) oldu. Ancak bu iddia başlangıç aşaması (aşkın ve devrimin partisi) bir yana bırakılırsa başarısızlıkla sonuçlanmıştır. ÖDP’nin başarısızlığı; kurucu/sürdürücü öznelerin kendisine bağlı olmakla birlikte, asıl başarısızlık solu yasal alana sıkıştırma tercihinden kaynaklanmıştır. Ve eklemek gerekir ki Kürt sorunu karşısında aldığı gerici tutum gerek Batı’daki gerek Doğu’daki sosyalistler için dışlayıcı nitelikteydi. Bu özellikler gerek ÖDP’yi gerekse de BHH’yi üzerine kurdukları toplumsal muhalefeti devrimci hedefler doğrultusunda ilerletmek yerine statükonun ve pasifizmin ana damarı haline getirdi. Sosyalizm fikrini/programını sınıf mücadelesine ve diğer tüm siyasal mücadelelere yöneltmedi; ne sınıf hareketinin farklı yüzleri ile ne de gelişen kadın–ekoloji vb. mücadelelerin açığa çıkardığı dinamiklerle organik bir ilişki kurdu, verili olanları, örneğin; devrimci kamu emekçileri hareketini ya da gençlik hareketini bürokratikleştirmenin, pasifize etmenin projesi haline dönüştü.

Bugüne kadarki başarısız deneyimler, sosyalist bir hareket ve politik merkezin örgütlenemeyeceğinin kanıtı olarak sunulamaz. Şimdiye kadarki tüm girişimler, nasıl yapılacağını gösteremeseler de nasıl yapılmayacağını gösteren ve solun ortak hafızasında yer kaplayan, birer deneyim olarak değerlendirilmeli.(11)

SOSYALİZM, HEM NESNEL BİR ZORUNLULUK HEM DE ÖZNEL BİR ZORLAMADIR

Tüm bunlara rağmen özünde sosyalizan taleplerin (neredeyse bir zorunluluk olarak) açığa çıktığı, mevcut toplumun ve sistemin eleştirisinin yapıldığı, taleplerin yaygın bir kabul gördüğü nesnel zeminde ne yazık ki sosyalist öznelerin zayıfladığı, görünmez olduğu bir dönemde bulunuyoruz (Fikrin kendisi var ama sahibi yok).

Sosyalist öznelerin güçlenmesini hedeflemek/beklemek, bu nesnelliği kendi haline bırakmak anlamına gelecektir.

İdeolojik, politik ya da örgütsel eksiklikler/zayıflıklar, içinden geçmekte olduğumuz tarihsel kesitin sorumluluklarını ertelemenin mazereti olmamalıdır.

*****

Öte yandan genel anlamda Türkiye sosyalist hareketi; büyük bir yenilenme sağlayamamış olsa da siyasi, toplumsal ve tarihi anlamında hâlâ önemli bir potansiyel barındıran etkili bir varlıktır.

-Kuşkusuz, kuruluş anından itibaren “halk egemenliği” ilkesi ezilenler ve işçi sınıfı bağlamında kurulmamış olsa da, karşı devrimci eğilimleri özsel olarak taşısa da 100 yıllık “cumhuriyet deneyiminin” kazanımlarının tarihsel, toplumsal etkilerinin hâlâ sürüyor olması önemlidir.

-DİSK ve TMMOB, '80 öncesinden kalma örgütler olmasına, kapsamlı bir yeniden yapılandırmaya gitmemiş veya o alanlarda yeni örgütler oluşturulamamış olmasına rağmen egemenler de bu yapıları dağıtamamış, özellikle yeni rejimde diğer tüm sendikalar neredeyse korporatist biçimde birer aparata dönüştürülürken DİSK hâlâ bağımsız varlığını ve işçi sınıfının sermaye karşısındaki bağımsız çıkarlarını savunmayı sürdürüyor. Bu iki örgütün kapsayamadığı, hatta etkilemekte bile zorlandığı işçi sınıfının farklı dinamikleri, örgütleri de mevcut.

-KESK, barındırdığı her türlü olumsuzluğa rağmen kamu emekçilerinin mücadelesinde “sol temsiliyeti” devam ettirmekte, egemenler karşısında bir direnç noktası olarak durmaktadır. TTB, sıkıştırılmaya çalışıldığı meslek örgütü kimliğini kabul etmemekte ve daha da önemlisi toplumsal sorumluluğu da aşan bir siyasal duruş sergilemektedir.(12)

-Silahlı mücadele sürdüren örgütler büyük ölçüde bastırılmış ve dağılmış olsa da gerek PKK’nin etkisi gerekse de Türkiye devrimci hareketinin geleneğinin hâlâ canlı tutulması sayesinde düzen dışı bir militanlık, sürdürülebilir bir damar olma özelliğini korumaktadır.

-80’den günümüze kadar, doğrusal bir biçimde olmasa da süregelen mücadele; yetenekli, bulundukları pozisyonlarda etkili ve toplulukların aklına baktığı önemli sayıda insan üretti.(13) Ve bu zemin toplumun büyük kesiminin ortak hafızasını ve solduyusunu oluşturuyor.

-Üniversite gençliği, ne egemenlerin onlara biçtiği 4,5G kıyafetine ne de çok bilmiş ideologlarının “sizin sınıfsal kimliğiniz değişti” tespitlerine aldırmadan şarkılar söylüyorlar.(14)

-Kadınların erkek egemenliğe, faşizme ve dinsel gericiliğe karşı verdiği özgürlük mücadelesi yarattığı örgütlenme formları, kitleselleşme ve sokağı kullanma biçimi ile siyasal ve toplumsal yaşama yaptığı müdahale hiç tartışmasız ve ders çıkarılması gereken çok önemli sonuçlar yarattı, yaratıyor.

-Alevilerin varlığı, sol için hâlâ önemli bir sosyal gelişme zeminidir. Özellikle son yirmi yıldır tüm devlet kadrolarından/olanaklarından dışlanan ve sosyal olarak da 2. sınıf kategorisine sokulmaya çalışılan Aleviler, ciddi bir direnç noktası durumundalar.

-Kent ve ekoloji mücadeleleri, neoliberal dönemin vahşi saldırganlığı karşısında parçalı ama yaygın, büyük ölçüde düzen içi çözümler arasa da siyasallaşması en son beklenecek kesimleri de içine katan direniş öbekleri oluşturdular, oluşturuyorlar.

-Akademik kadrolar (elbette tamamı değil), bu ülkede AKP’den önce de sadece kendi akademik disiplinlerinin sınırları içerisinde bulunmuyordu. AKP’nin dayatmalarıyla oluşan saflaşmada artık tarafsız halde kalmaya çalışmanın tüm olanakları da ortadan kalktı. Benzer bir durum “sanat, kültür üreticileri” için de geçerli elbette…

-Kürt halkının siyasi mücadelesini, Batı’da hiç de azımsanmayacak ölçüde, sosyalizm mücadelesi için engel gören (daha yumuşak bir ifade ile ön kesici gören) önemli miktarda insan mevcut. Bu zihniyetin üzerine elbette sosyalizm inşa edilemez. Kürt hareketi çeşitli yönleriyle eleştirilebilir ancak Kürt siyasi hareketinin faşizme karşı siyasal özgürlük mücadelesi bağlamında yarattığı değerler, Kürt halkının bir halk olarak özneleşmesi ve kendini inşa etmesi deneyimi, sosyalist solla tüm hegemonik yaklaşımına rağmen ortak yol yürüme anlayışını koruması çok önemlidir. Tüm bunların yanında Ortadoğu coğrafyasında bu çaptaki belki de tek laik harekettir ve kadın özgürlük mücadelesinin coğrafyadaki en ileri örneğini oluşturmaktadır.(15)

Bunların yanında kaçınılmaz olan ise ezilen Kürt halkının mücadelesini programatik ve stratejik bağlamda ele almayan bir sosyalizmin bu ülkede asla var olamayacağıdır…

Yukarıda sayılanlar verili/nesnel zeminin özellikleri. Ve elbette bir bütün olarak değerlendirmeye tabi alınamaz, kendi içinde ayrı kategorileştirme yapmak gereklidir; tarihselliğin avantajları, bu tarihsellik değerlendirilerek oluşturulmuş avantajlar ve kadın, ekoloji gibi yeni mücadele dinamikleri. Kuşkusuz hepsi birden veri alınarak ya da bunların üzerine bir sosyalist hareket inşa edilemez, basitçe var olanların birliğini sağlayarak da. Sadece sosyalist hareketin “değerlendireceği avantajlı konu”lardır.

Bu özellikleri itibarıyla Türkiye sosyalist hareketi, dünyadaki ve bölgesindeki toplumlardan farklılık göstermekte, hatta avantajlı başlangıç noktasına sahip olmaktadır. Ayrıca oluşturulacak bir hareket, iddiasını sadece bu ülkeyle değil, aynı zamanda bölge halklarını da içine alan bir sorumlulukla hareket etmelidir.

***

Bugün neoliberal kapitalizmin meşruiyet ve hegemonya krizi ile birleşmiş (üstelik pandemi koşullarının eklendiği) en büyük yapısal krizlerinden birini yaşadığı günümüzde sosyalizm;

1- İdeolojik/politik hegemonyasını yeniden kurabilir, bunun merkezi araçlarını, programını yaratabilir,
2- Meşru ve militan bir eylem çizgisini, düzen dışı bir programı yaşama geçirebilir,
3- Sosyal ve kültürel bir güç olarak yeniden örgütlenebilir.

Not: Bu yazının omurgası yaklaşık 1-1,5 sene öncesinde oluşturuldu. Ve kuşkusuz benzer içerikte ve benzer kaygılarla hareket eden birçok insanın benzer fikirleri bu tarihsel kesitte üretiyor olması nesnel ihtiyacı göstermesi bakımından önemli. İçeriklerin gelişmesi, zenginleşmesi ve üst üste eklenmesi ile değerli sonuçlara ulaşılacaktır mutlaka.

Dipnotlar

1- Aslında, küresel salgın bile isyanları bitiremedi! Şili’de, ABD’de, Rusya’da, Polonya ve Hindistan başta olmak üzere kitlesel hareketler birçok ülkede devam etti.
2- Dünya Ekonomik Forumu (WEF) Yönetim Kurulu Başkanı “Bir reset'e ihtiyacı var ve bu sadece hükumetler ve devletler yeniden kendi stratejilerini değerlendirip yönlendirirse gerçekleşecek" diyor ve ekliyor “Küresel olarak 85 milyon iş, belki de insanlar ve makineler arasındaki bir iş değişimi sebebiyle yok olacak.”
TÜSİAD YK Başkanı Kaslowski, “Artık oyunun kuralları değil, oyunun kendisi değişiyor” diyor.
Koç Holding CEO’su Levent Çakıroğlu, “Değişmekten korkmuyoruz. Uzaktan çalışma modeli 35 bin ofis çalışanı arkadaşımız için kalıcı bir uygulama haline geliyor.”
3- Bu dönem içerisinde siyasal alternatif olarak sunulan en revaçta eğilimlerin başında mikro siyaset yapma biçimleri geliyordu. Ancak bunların bırakın siyasal dönüşümdeki, toplumsal dönüşümündeki etkilerinin bile sınırlı olduğu ortada. Bunların bir zaman ortak keseni olan sol damarın, zayıfladığı hatta “sınıf” bahsinin pek çok mikro harekette ağıza bile alınmaması gereken “bir nüve” olarak görüldüğü de ortada…
4- Başarılan iktidar değişiklikleri, yakın dönemin Lula, Podemos, Syriza gibi örnekler, kitle eylemlerinin dolayımlı sonuçlarından yararlanıyor. (Hatta bunlara figür olarak Canan Kaftancıoğlu, Ekrem İmamoğlu da eklenebilir.) Lübnan gibi örneklerde iktidar düşürülüyor ama yeni seçenekler yine egemenler arasından aranıyor. Bizim gibi düzen içi muhalefet seçeneklerinin bile zayıf/zaaflı olduğu yerlerde ise var olan iktidarlar daha fazla faşizme ve gericiliğe sarılıyorlar.
5- Bu sadece Türkiye’nin değil tüm dünyanın sorunu aynı zamanda. Bu boşluk gerçek anlamda doldurulamadığından, mevcut “programa” çağıran post-Kautskyci ve post-modernist hareket formları arasında sıkışıyor tüm dünya.
6- Yanlış anlaşılmaları engellemek için şunu söylemek gerekir: Elbette “örgütlü mücadelenin gereksizliğinden ya da örgütlü mücadele verenlerin emeğinin gereksizliğinden” söz etmiyorum.
7- Bu noktada iki olumlu ancak yetersiz örnek verilebilir: Birincisi, Halkevlerinin neoliberal politikalara karşı sürdürdüğü “kamusal hak mücadeleleri”dir. Ancak bu mücadeleler, siyasal alana taşınamadı ya da başka bir ifade ile siyasal mücadelenin kapsamına alınamadı. İkincisi, ÖDP’nin Haziran İsyanı’nı siyasal alana sıçratma hamlesidir. Birleşik Haziran Hareketi, militan/meşru bir pratik oluşturamadığı gibi örgütler arası rekabete mahkûm oldu.
8- Bu konunun çok daha kapsamlı bir yazı içinde ele alınması gerekli.
9- Evrensel prensipler açısından beklenti, bir sosyal demokrat partinin kendi bünyesinde solun her türden rengini, üstelik örgütlenmiş fraksiyonlar olarak barındırmasıdır. Ancak bizim ülkemizdeki CHP’de solun değil sağın fraksiyonları kabul görüyor.
10- ESP ve SYKP gibi yapıların hatta önemli sayıdaki tek tek sosyalist bireylerin HDP içindeki varlığı bir ideolojik tercih olarak elbette ki değerli. Ancak bu tercihin Batı’da bir çekim merkezi oluşturmadığını da kabul etmek gerek.
11- Genç bir adam ormanda kaybolmuş. Günler sonra yaşlı birine rastlamış. Yaşlı adam da uzun zamandır ormanda kayıpmış ve genç adama çıkış yolunu birlikte aramayı önermiş. Olmaz, demiş genç adam, seninle zaman yitiremem, çıkış yolunu bilseydin şimdiye kadar bulurdun. Ama demiş yaşlı adam, ben çıkmayan yolları öğrendim.
12- DİSK, TMMOB, TTB ve KESK için yapılan bu değerlendirmeler, bardağın dolu kısmını göstermek içindir. Kuşkusuz bir de bardağın boş kısmı vardır ki hiç de azımsanmayacak sıkıntılar içermektedir.
13- Bu açıdan bakıldığında '80’den günümüze kadarki süreçte en “verimli” kadroların 87-97 arasındaki mücadele içinde yetiştiğini söyleyebiliriz. 89 Bahar eylemleri, kamu çalışanların mücadelesi ve kurumsallaşması ve özellikle üniversite gençliğinin mücadelesi… O dönemin kadroları, bugünün siyasal/toplumsal mücadelelerinde hâlâ “taşıyıcı” pozisyonlardalar.
14- 1980 darbesinden tam yedi yıl sonra 14 Nisan 1987’deki en kitlesel öğrenci eyleminden esinlenerek, Murathan Mungan’ın sözlerini yazdığı Yeni Türkü’nün seslendirdiği “Fırtına” bu topraklarda hep söylenecek!
15- Siyasi temsiliyette eşbaşkanlık statüsü oluşturmak bile tek başına büyük bir başarıdır.