Rimbaud, punk ve özgürlük: Birol Ünel

Birol Ünel nasıl biliyorsa öyle oynayan bir oyuncuydu. Oynadığı her filmde perdeden taşan hakikilik biraz da bu yüzden galiba. Bu hakikilik en çok Cahit'de vücut bulmuştu. "Duvara Karşı"daki asıl ve asi Cahit'in bir taraftan dünyayla fişini çekmiş hali, diğer taraftan Sibel sayesinde bir şekilde bağ kurma çabasını çarpıcı bir şekilde resmetmişti.

Can Öktemer

Hadi gidelim! Yürümek, yük, çöl, can sıkıntısı ve sinir harbi
Rimbaud

Katı kuralları ve sınırları belirli bir dünyada özgür olabilmek sanıldığından daha fazla emek istiyor. Dolayısıyla özgürlüğe giden yollar bazen “Duvara Karşı” bir koşu haline gelebiliyor. İşte, böyle bir ortamda çok az insan, kimseye eyvallah demeden, hesapsız, çıkarsız bir şekilde inandığı, çoğu zaman büyük bedeller ödeyip, hayatının rotasını belirleyip, yoluna devam edebiliyor. Kulağa fazla demode ve romantik geliyor biliyorum, lakin yaşamın kılavuza indirgendiği bir hayat akışında tarafını özgürlükten ve idealizmden yana seçenlerin sesleri geleceğe daha çok taşınıyor gibime geliyor.

Geçen hafta beklenmedik bir şekilde aramızdan ayrılan Birol Ünel de bu tarife uyan birisiydi. Onun bu dünyadan geçişi belki de bu yüzden bu kadar görkemli oldu. Ne sahnede ne de hayatın içinde bir defa “oynamadan”, suretlere bürünmeden heybesinde ne taşıyorsa, neye inanıyorsa ortaya dökerek bu dünyadan geçti ve gitti. Kimliklere, bayraklara, ulusal aidiyetlere bağlı kalmadan Arthur Rimbaud şiirleri gibi hayatı boyunca, özgürlüğün peşinde bir yolun peşine düştü. Yersiz yurtsuzluk onun varoluşunun bir parçasıydı. Ne tam Alman ne tam Türk, ayağı hangi toprak parçasındaysa, yanında sevdiği kim varsa ana vatanı orasıydı; bir nevi Çingene ruhu…

Mersin’de doğup Almanya’ya göç etmiş, sonra 16 yaşında aile evini bırakıp kendi yoluna, arayışının peşine gitmiş. Berlin’de işgal evlerinde ‘Beyaz Zenciler’ romanı tadında hikâyeler biriktirmiş, marangozluk yapmış… Sonra ancak yolda olanların başına gelebilecek türden bir tesadüfle Hannover Müzik ve Sahne Okulu sınavını dereceyle kazanıp, sahneye adımını atmış. Hayat ancak tutkuyla yaşanırsa bir anlamı olabilir. Bu hissiyat için de sahneden daha iyi bir yer olamaz zaten. Birol Ünel, sayısız tiyatro oyununda yer almış. Sonra sinemaya adımını atmış. Kendi bildiğini okuması, kurallarla arasının pek iyi olmaması yüzünden yapımcılarla biraz sıkıntı yaşamış. Kendisi gibi göçmen bir aileden gelen Fatih Akın’la tanışması da ikisinin hayatında bir kırılma noktası olur. Önce “Temmuz’da” filminde ufak bir rolde yer alır. Sonra sinema dünyasında büyük ses getirecek “Duvara Karşı” filmi gelir. Film, kendi yok etmeye çalışan Cahit’le, aile baskısından kurtulmak için onunla sahte evlilik yapmak isteyen Sibel’in hikâyesini anlatır. Kökler, aşk ve hayata tutunma üzerine sahici ve sarsıcı bir filmdir “Duvara Karşı”. Hem Fatih Akın hem de Birol Ünel’in hayatından kesitler vardır en çok da Birol Ünel’inkiyle bir paralellik çizer. Film büyük bir başarı kazanır, ödüller gelir. Beynelmilel bir şöhrete sahiptirler artık. Birol Ünel için değişen pek bir şey yoktur. Aynı mekânlarda, aynı hayat tarzıyla yaşamını sürdürür. Ne basın ne de başkaları onun için bir anlam ifade eder. Yüksek ücretli reklam filmlerini reddeder mesela, içeriğine inanmadığı filmde yer almaz aynı şekilde. Hayat onun bildiği şekliyle devam eder. Yatlar, katlar yoktur belki ama bira ve sıkı sohbet vardır ortalıkta. Hayatla kurduğu ilişki uçlarda olan, hayata  her daim tutkulu bir şekilde yaklaşan birisi olarak, aktörlük de “yaşama sanatı” da ancak hakikilikle bir anlam kazanır, oynayarak değil.

PUNK IS NOT DEAD

Birol Ünel nasıl biliyorsa öyle oynayan bir oyuncuydu. Oynadığı her filmde perdeden taşan hakikilik biraz da bu yüzden galiba. Bu hakikilik en çok Cahit’de vücut bulmuştu. “Duvara Karşı”daki asıl ve asi Cahit’in bir taraftan dünyayla fişini çekmiş hali, diğer taraftan Sibel sayesinde bir şekilde bağ kurma çabasını çarpıcı bir şekilde resmetmişti. Sibel’in fonda “Yine Mi Çiçek?” çalarken dolma yapması ve kadehlere dolan rakı sahnesinden, Sibel’e hayranlıkla ve mahcup bir gülümsemeyle bakması, barda “Fırtınalar” çalarken kıskançlığa yenik düşüp kavgaya karışması, öfkesi, elinde birası, üzerinde frakla hem asil hem de asi görünebilmesi, tüm inanmışlığıyla “punk is not dead” demesi, Sibel’e aşık olduğunu anladığı sahnede elleri kolları kanlı bir şekilde sahneye çıkıp dans edişi… Tüm bunlar belki başkası üzerinde poz duracakken Birol Ünel’de bir hakikilik kazanıyordu.

Bu çivisi çıkmış dünyada hayatın anlamı nedir? Bu bitmeyecek gibi duran uğultunun, kaosun ortasında hikâyemizi anlamlı kılacak olan nedir? Klişelere düşmeden bunları yanıtlamak pek mümkün değil sanırım. Birol Ünel içinse belki yaşamın anlamı isyanda, özgürlük arayışındaydı. Asla taviz vermeden, gerektiğinde hayata kafa göz kırarak girişen sonra da kan ter içinde yoluna devam bir istikametti onun ki. Siyasette bile lafı eğip bükmeden, inandığı neyse onu dile getiren biriydi. Yeşim Tabak, Birol Ünel’i Neyzen Tevfik, Arthur Rimbaud Jim Morrison, kung fu ve çingene ruhuyla bezenmiş olduğunu vurguluyordu. Özetle: İsyan, idealizm, özgürlük! Sigarasının dumanına karışıp bize eyvallah dedi Birol Ünel, elbette yollar bir yerde kesişecektir.

KAYNAK

‘Birol Ünel: Kendini Kaybederken Bulan Adam’, Yeşim Tabak, Rolling Stone Türkiye Ocak 2007