Ercan Kesal: Sinemanın derdi insan...

İstanbul Film Festivali’nde ‘Nasipse Adayız’ ile En İyi Yönetmen Ödülü’nü alan Ercan Kesal: "Sinemanın derdi insan. Önce kendisiyle başlıyor meselesi insanın. Bu yüzden değişimin de önce kendimizde vücut bulması lazım."

Gülşen İşeri  giseri@gazeteduvar.com.tr

DUVAR – Ercan Kesal’ın yazıp yönettiği ve başrolünü oynadığı ‘Nasipse Adayız’ın İstanbul Film Festivali’nin ardından Kadıköy Sineması’nda ön gösterimi gerçekleşti.

Türkiye-Sırbıstan ortak yapımı, Ercan Kesal’ın aynı adlı romanından uyarlanan ‘Nasipse Adayız’ filminin başrollerinde Selin Yeninci, İnanç Konukçu ve Muttalip Müjdeci yer alırken, Nazan Kesal ve Valeriu Andriuta da konuk oyuncu olarak izleyicinin karşısına çıkıyor.

Film, İstanbul’da bir belediyenin başkan aday adayı olan doktor Kemal Güner’in (Ercan Kesal) bir günde geçen trajikomik hikayesini konu alıyor. Yerel politikanın ve siyasetin iç yüzünü mizahla anlatan filmde toplumun sosyo-kültürel yapısı izleyiciye aktarılıyor.

17 Ekim’de vizyona girecek olan Nasipse Adayız’ın ön gösterimi sonrası bir araya geldiğimiz Ercan Kesal’la filmin yolculuğunu konuştuk…

 

Kitabınızdan uyarlama -aynı adı taşıyan- bir film izledik. Öncelikle filmin hem yönetmeni, hem yazarı hem de oyuncusu olarak neyi dert ettiniz kendinize?

Sinemanın derdi insan. Önce kendisiyle başlıyor meselesi insanın. Bu yüzden değişimin de önce kendimizde vücut bulması lazım. Kendi derdiyle hemhal olmayan, kendini anlamaya çalışmayan birinin başkasının derdini anlatabileceğini zannetmiyorum.

Türkiye’nin sosyo-kültürel yapısından politikanın iç yüzüne uzanan ‘Nasipse Adayız’ mizahi olmasının yanı sıra izleyiciyi düşündürttü de… Sizin politikayla alıp veremediğiniz ne?

Hayatımızın her alanına sirayet etmiş bir halden söz ediyoruz. Yaptığımız her edim, söylediğimiz her cümle, itiraz ettiğimiz ya da etmediğimiz her durum… Bize politik bir hizalanmayı sunuyor. Herkes gibi ben de yeryüzünün bir parçası ve onun sahibiyim. Cesaretle, kendime saygımı kaybetmeyeceğim bir yerde durmak istiyorum.

Kemal Güner, doktor, aday adayı, hastane sahibi…. Aslında Türkiye’de politikaya atılanların çoğu iş insanı statüsünde… Reel politika yok gibi ne dersiniz?

Gündelik politikanın besiyeri bu! Hükümetlerin halkı değil, halkın hükümetleri yöneteceği bir habitat olsaydı daha farklı aktörler olurdu.

Peki, filmden devam edersek Kemal Güner’in ısrarı niye?

Her anlamda çok ”yatırım” yapmış bu yolculuğa. ”Reis bey” olduğunda tüm karalamaları temiz bir deftere aktarabileceğini hesaplamış. Kendine çok güveniyor. Ama, her durumda ve koşulda üstesinden gelip kıvırabileceği bir zorluk gibi gördüğü yerel politikayı bilmiyor, oradaki kurtları tanımıyor.

Tabii burada politik unsurun yanında Kemal Güner’in içsel yolculuğundan söz etsek de yüzleşme ya da sorgulama göremiyoruz. Mesela ben izlerken şunu bekledim: “Vazgeçiyorum”.

Geriye dönmek, ileriye gitmekten çok daha zordur. Başladığı işi öyle ya da böyle sonlandırmak istiyor. Ama öyledir ya, ucunda uçurum da olsa, düşmenin acısı, kendiyle yüzleşmekten daha evla gelir insana.

İnsanlar istedikleri mevkiiye gelmek için tüm rezilliği de göze alıyor sanıyorum…

Hep söylediğim bir tespit: ”Politika insan nefsinin sınandığı en güçlü alan!” Erk için, başkalarına hükmetmek için, gücünü ve iktidarını kaybetmemek için insanın akla hayale gelmeyecek şeylere tevessül edebileceğini gördüm, yaşadım.

‘HEKİMLİK İNSANI DİNLEME VE GÖZLEMLEME SANATI’

Genel sorudan devam etmek isterim; Gerek kitaplarınız gerekse filmleriniz olsun, halkın sosyolojik durumunu mutlaka bize sunuyorsunuz. Bu biraz Anadolu’yu iyi bilmeniz, doktor olmanız ve sanıyorum ki İstanbul gibi bir yerde Okmeydanı’nı da çalışmış olmanızdan geliyor… İnsan hikayelerine olan hassasiyetinizi merak ediyorum. 

Hekimlik insanı dinleme ve gözlemleme sanatıdır. Bu yüzden diğer mesleklerden zanaat olarak kendini ayırır ve bu yüzden ”sanat”tır. İnsanı dinlemek, sadece ağrıyan yerlerini değil tüm hikayesini dinlemektir. İnsanı gözlemek sadece fiziksel belirtilerini değil ruh ve beden olarak yaşadığı tüm değişimi gözlemektir. Hep bu hassasiyetlerle yaşadığım için belki de!

İçsel olarak yaşadığımız döneme nasıl bakıyorsunuz?

Buna yakınlarda çıkan bir yazımın son cümlesiyle cevap vereyim: Ama, kederliyim… Değiştiremediğimiz, razı olduğumuz ya da yapabileceğimiz halde yapmadıklarımız yüzünden.

Son olarak, yıllarca ‘arka mahallelerde’ saha çalışması yaptım. Yoksunluğun ve yoksulluğun olduğu, kendi mahallesinin kahramanlarını tanıdım. Ama şimdi yok. Kentlerin yüzü değişti. İçinde yaşayan insanlar da dönüştü haliyle. Bu konulara bakışınızı merak ediyorum?

Değişim kaçınılmaz. Bunu seyretmek değil, anlamakla mükellefiz. Anlamak ve tüm samimiyet ve cesaretimizle kendi sözümüzü söylemeliyiz.