Barê Giran filminde Bukowski ve Zarifoğlu duygudaşlığı

Yönetmen Yılmaz Özdil’in mültecilik, geçim sıkıntısı, yoksulluk, ölüm ve savaş temalarını işlediği kısa belgesel filmi "Barê Giran", 2019 yılında gösterime girdi. Çekimleri Mardin'de yapılan film, Avdel’in ailesine ve Rojava’dan dönen ablası ile yeğenine bakmasının hikayesini konu alıyor.

Naman Bakaç

“Yaşamla ölüm arasında kaç karış mesafe olduğunu biliyor musun?”
Avdel Koçer

“Barê Giran” filmi; yönetmen, akademisyen ve belgeselci Yılmaz Özdil’in 2019 yılında gösterime giren Kürtçe dilinde çektiği kısa belgesel filmi olup, mültecilik, geçim sıkıntısı, yoksulluk, ölüm ve savaş temalarının işlendiği 17 dakikalık bir dram filmi olarak sinema dünyasında görücüye çıktı. “Barê Giran” Türkçe’ye ‘ağır yük’ olarak çevrilebilir. Filmi yazan, yöneten ve kurgusunu yapan Özdil, beş belgesel filmle beraber, Yılmaz Erdoğan’ın yönetmenliğini yaptığı Vizontele Tuuba, Organize İşler filmlerinde yönetmen yardımcılığı, Hiner Saleem’in Kilomètre Zéro filminde de aynı görevi üstlenmiş bir sinemacı olarak, sinema üzerine birçok akademik metne de imza atmıştır. “Barê Giran”, Uluslararası Duhok ile Uluslararası Barcelona Film Festivalleri’nde ödüle mazhar olmuştur.

Bilindiği gibi Mardin’de belediyelerin temizlik işleri ile taşımacılıkta kullandığı ve de Mardin’in sembollerinden sayılan eşekleri söz konusudur. Filmin başrol oyuncusu Avdel, Bozo isimli eşeği ile ailesinin “geçim yükünü” sırtlamaya çalışırken, belediye tarafından eşeğinin emekli edilmesiyle Avdel’in “geçim yükü”nün adeta “ağır yüke” dönüşmesinin öyküsü işlenmektedir filmde. Ağır yük diyoruz çünkü, Suriye savaşından dolayı Kamışlo’dan göç ederek yanına yerleşen kız kardeşi ve yine savaştan dolayı delirmiş olan yeğeni Salih’e bakmakla bu ağır yük, daha bir katmerleşiyor sırtında. Göç, mültecilik, savaş mağdurluğu, geçim sıkıntısı gibi toplumsal yaralar ile katmerleşen bir hayat gailesi bu aslında. Bukowski’nin “Yaşadıkça, yoruldukça anlıyor insan; en ağır yük, insanmış insana” sözündeki kelimenin her birinin hakkını adeta iliklerine kadar hissetmesine rağmen, bu ağırlığın altında pes etmeyen, direngen ve bir o kadar da derviş karakterli bir kişidir Avdel. Zaten Avdel ya da Alevi kültüründe muadili olan Abdal, derviş manasına gelmiyor mu? Senarist ve yönetmenin bu ismi en azından “rastgele” seçmediği pekâlâ söylenebilir. Avdel’in sûretini, gözlerini, nefes alışını, derin derin dalmalarını yakın kamera çekim tekniğiyle bize boca edilen filmde, bu dervişliğini ya da avdelliğini çok rahatlıkla görebiliyoruz.

Geçim sıkıntısı ile yoksulluğu, zorunlu göç ile hesapsızlığının travmasını; çarpıcı, sade ve çokça söyleve yer bırakmadan sinematografik olarak işlemeyi başarmış bir film Barê Giran. Yönetmenin bilinçli kullanıp kullanmadığını bilmiyoruz ama Edmund Husserl’in göstergebilimi literatürüne oldukça elverişli malzeme sunacak “boyasız, badanasız, sıvasız ev” karesi, doğal yürüyüş esnasında kameranın pejmürde ayakkabıyı çamurlu yolda gösterişi, sabit kamerayla akşam yemeğindeki çorba sofrasının çekimi, bu sofraya bir mülteci olarak kalıcı misafirliğiyle iğreti kurulan kız kardeşin kendini ve Avdel’in yükünü hafifletmek için küpelerini sofraya bırakması gibi sahneler; kasvetli siyasal yoksulluk/mültecilik söylevine yer bırakmadan yoksulluğu, mülteci hallerini, geçim sıkıntısını bu göstergeler üzerinden işliyor olması oldukça başarılı kotarılmış. Belki de burada, eşeklerin Mardin’in yokuşlu ve daracık sokaklarında daha uzun süreli gezdirilerek, yoksulluğu “sokağın içinden fırlatarak” Mardin’in sembollerinden Abbaralar eşliğinde izleyiciye görsel bir şölen ile sunmaması bir eksiklik olarak görülse de, kısa belgesel filmlerin teknik kısıtlılıkları içinde yoksulluk, mültecilik, geçim sıkıntısı temasını yine de dramatik olarak iyi işlediğini rahatlıkla söyleyebiliriz.

Filmin izleyiciye hissettirdiği dram ikliminin yanı sıra; savaş, mayınlar, sınırlar, korku ve ölüm eşiğini anlatan sahneleriyle de politik damarını ihmal etmediğini söylemek pekâlâ mümkün. Buradan hareketle filmi, dram-politik kategorisine alarak, Umberto Eco’nun “aşırı yorum” kavramsallaştırmasına halel getirecek bir söz ve eylemde bulunmuş olmamışızdır(!) inşallah. Dram-politik derken, sosyo-politik, eko-politik gibi yani. Suriye savaşının delirttiği Salih, belki de yaptığı bir delilikle dayısının emekli edilen eşeğiyle başlayan “ağır yükünü” hafifletme adına, Suriye’deki eşeğini getirterek bu ağır yükü bir nebze de olsa o da sırtlanmaya koyulmaktadır. Sırtlanma süreci bizi mayınlı bölgelerle tanıştırmakta, askeri bölgelere itmekte, sınırların yapaylığını Avdel’in arkası açık kamyonetle yola revan olurken ki sahnelerini “manzaranın kurucu” işleviyle de biz izleyicilere sunmaktadır. Üstelik ölümü ensede hissetmeyi de ihmal etmeden. Sınırlar demişken, yönetmenin yüksek lisans tezinde yer alan “Kürt Sinemasında Jeopolitik Sınır” ile dolayımlı bir ilişki kurup kurmadığını bilemiyoruz, ama kendisinin ancak bunu deklare etmesiyle netleşeceği de aşikâr. Lakin yönetmenin burada oyuncuları biraz kan ter içinde göster(e)memesi ve oyuncuların soluk soluğa nefes alışlarını anlatan karelerden biz seyircileri yoksun tutuşunu da görmüyor değiliz. Niye mi? Mayına basmış bir eşek var, tel örgülerinin arkasında korku dolu gözlerle bakan Avdel ve oğlu var, bir de ölüm deresinden geçmeye çalışan Salih var. Tamam! Alfred Hitchcock tarzı bir korku atmosferi istemiyoruz, lakin “az buz da olsaydı bari” diye insan içinden geçirmiyor da değil. Salih’in bir ayağı mayında olan eşeğe hitaben söylediği, “Pîyê xwe hilnede kere min, temam?” repliği “barê giran”dan kurtulma ile ölüme düşme aralığını, belki de anını, yönetmen/senaristin çok iyi anlattığını burada müşahede etmekteyiz. Film boyunca acı, dram ve hüzün kokulu müzik senfonisinin, filmin temasıyla uyumluluğunun da çok yerinde olduğunu belirtmeden geçmemek gerekir. Hakkârili olan filmin yönetmeni Yılmaz Özdil’in, Hakkârili müzik grubu Lawje‘nin “Meşkê” şarkısını seçmesi kadar, Xebat Aşmî’nin belgesel için yaptığı müziğinde hüzün ve dram kokan melodisi de, iyi kotarılmış.

“Barê Giran” filmi, Asghar Farhadi’nin filmlerinin son sahnelerinde sıklıkla yaptığı bir sonla bitmektedir. Peki, nedir bu son? Flu bırakma, topu seyirciye atma, seyirciye kapı aralığını açık bırakarak merak ve yorum gıdılarını tahrik etme, “falankes acaba ne yaptı?”, “falankese acaba ne oldu?” gibi müphemliğe, fluluğa, ikilemlere yelken açtırarak bizleri açık denizlere salıvermektedir. “Barê Giran” filminde de acaba, eşek ölüm deresindeki mayınlı bölgeden kurtulmuş mudur? Deli Salih ölmüş müdür? Tel örgülerin üzerindeki Avdel ve oğluna ne olmuştur? Yaralı olarak mı çıkmışlardır o cendereden, yoksa biri ölü diğeri yaralı olarak mı çıkmıştır? Film, bu ve benzeri soruları cevapsız ya da flu bırakmaktadır. Bir yönüyle izleyicinin aklını ve yüreğini o ölüm deresine kilitleyerek, ensede hissedilen ölümü bizlere de hissettirme, belki de dramı kalıcılaştırma niyetindedir denilebilir. Ya da “barê giran”ı siz de hissedin ki, bu “ağır yükün” ne menem bir şey olduğunu anlayın, “empati kurun be kardeşim” demektedir. Belki de bunlardan hiçbirini dememektedir, başka bir izleyici de başka başka çağrışımlara ve çıkarımlara sürüklemektedir. Tam da bu tartışmada kulağı Polonyalı yönetmen Krzysztof Kieslowski’ye kabartmakta fayda var: “Sinema hiçbir şeyi değiştirmez; ama insanların birçok şeyi anlamalarını sağlar.” Film denen yedinci sanatın en keyif verici ve en zengin tarafı da zaten bu değil midir? Hazır söz Kieslowski’den açılmışken yazının izleyicilere verdiği hisseyi de ele alıp noktalayalım. Der ki Kieslowski, “Dünyayı değiştirecek olan şey filmler değil, o filmleri izleyen insanlar” ise şayet, “Ah be kardeşim, bu ağır yükü kaldıramıyorum” diyen Cahit Zarifoğlu ile duygudaş olanlar ve de ‘payıma düşen barê giran’ı alıyorum be kardeşim” diyen duygudaşlar olarak izleyiciyi iki kategoride toplayıp, biz de çıkalım kerevetine.