SİNEMA

İlk öğretmenin kim senin?

Cumhuriyetin ilanıyla imparatorluk, yerini devlet baba imgesine bırakırken devleti yönetenler de kendilerini toplumun önderi olarak konumlandırdı. Bu yazıda öğretmenliğin Cumhuriyet tarihinde yaşadığı büyük değişimi Remzi Jöntürk’ün “Öğretmen Kemal”, Kartal Tibet’in “Öğretmen” ve Nuri Bilge Ceylan’ın “Ahlat Ağacı” adlı filmleri üzerinden anlatmak istiyorum.

Google Haberlere Abone ol

Sidar İnan Erçelik

Ali Rıza Binboğa’nın “İlk öğretmenin kim senin?” adlı şarkısını çocukken okulda mı bellettiler hatırlamıyorum, arada bir dilime takılır. Annemin 44 yıllık öğretmenlik hayatından sonra emekli olmasıyla bu şarkı şimdilerde eskimiş bir hisse dokunuyor. Geçmesi için kurcaladığım, kurcaladıkça büyüyen bir his.

“Hoca camide” geleneğinden gelen Gülümser öğretmen benimde öğretmen olmamı çok istedi. Belki de bu yüzden köy enstitüsünden gelen Ortaklar Anadolu Öğretmen Lisesi’nde okudum ve sonrasında tutkuyla sevdiğim tiyatroyu bırakıp üniversitede de İngilizce öğretmenliği okumaya başladım. Yine de sanki bir yere varmam gerekiyor da bekleme alanında fazla kalmışım gibi okulu 3. sınıfta bıraktım. Fakat oyunculuğa devam etmek isterken hayatın planlarının benimkinden önde gelmesiyle kendimi kamera arkasında, beslenme zincirinin en alt mevkilerinin birinde çalışırken buldum. Hırçın, kavgacı ve uyumsuz yanım sebebiyle çok az asistanlık yapabildim ve kendi filmlerimi yapmaya başladım. Öğretmenlikse içimde bir garip ukde olarak kaldı. Belki de annemin idealini gerçekleştirmediğim için kendimi ona borçlu hissediyorum. Şimdiyse anne ve babamın mesleği öğretmenliğin Cumhuriyet tarihinde yaşadığı büyük değişimi Remzi Jöntürk’ün “Öğretmen Kemal”, Kartal Tibet’in “Öğretmen” ve Nuri Bilge Ceylan’ın “Ahlat Ağacı” adlı filmleri üzerinden anlatmak istiyorum.

ÖĞRETMEN KEMAL

Cumhuriyetin ilanıyla imparatorluk, yerini devlet baba imgesine bırakırken devleti yönetenler de kendilerini toplumun önderi olarak konumlandırdı. Kimi zaman baskı, kimi zaman da halkın olağan isteğiyle gerçekleşen bu durum beraberinde devlet babaya sahip çıkan adamlara verilen lakaplarla pekiştirildi. Başöğretmen, Ulu önder, Baba, Karaoğlan ve nihayet Reis. Başöğretmenden Reis’e uzanan yolda Cumhuriyet fikrinin savunucu aydınları başlangıçta öğretmenler oldu. Kendini mesleğine adamış olan öğretmenler büyük bir romantizm rüzgârıyla ülkenin her yanına dağılıp o zamanki rejimin adeta sivil askerleri oldular. İşte bu noktada durumu abartılı bir temsiliyete döken Yeşilçam otör yönetmeni Remzi Jöntürk’ün “Öğretmen Kemal” filmi dikkate değer. Belirgin biçimde kendine özgü anlatısı Jöntürk’ü Yeşilçam içinde ayrı bir yerde tutar. Keza “Öğretmen Kemal” filmi de farklı Jöntürk anlatı biçeminin tipik örnekleriyle doludur. 1938 yılında geçen hikâyeye göre feodalizm ve hurafe din sıkışmışlığında yaşayan küçük bir köye atanan Öğretmen Kemal (Cüneyt Arkın) “kara cehalet” olarak nitelendirdiği duruma Başöğretmen Atatürk’ten aldığı yetkiye dayanarak savaş açar. Bu açıdan film Cumhuriyetin kuruluşundaki tepeden inme modernleşmeyi farkına varmadan eleştiren bir yapıya sahiptir. Aydınlığın kahraman savunucusu Öğretmen Kemal’in adak ağacını yıkışı ve yıkarken söyledikleri bu anlamda filmin en önemli sahnelerindendir. “Kör taasup yıkıcam seni, yıkıl! Halkımı cahil bırakan safsata yıkıl! Yıkıl! Yıkıl!”

Cumhuriyetin ilk yıllarında öğretmenler genellikle donanımlı ve aydın insanlardan oluşuyordu. Bunun en belirgin göstergelerinden biri de Cumhuriyetin ilk dönem edebiyatçılarının bir kısmının mesleğinin öğretmenlik olmasıdır. Öğretmenler yeni bir alfabeyle gelen ve içi batılılaşma arzusuyla donatılmış bilgileri özverili olduğu kadar romantik bir tavırla Anadolu’ya taşıyorlardı. Atatürk’ün Başöğretmen olarak kabul edildiği bu dönem, yeni rejimi halka benimsetme konusunda en az rejimin kendisi kadar ısrarlıydı. Bu bakımdan Öğretmen Kemal kraldan daha kralcı bir karakterdir fakat Atatürk’ün doğumunun 100. yılında yapılan film bir güzellemeden çok taşlamadır. Yine de abartılı da olsa öğretmenin Cumhuriyetin ilk yıllarında toplumdaki yerini anlamak açısından ve ilginç Jöntürk anlatısıyla görülesi bir filmdir. Bir yandan modernleşmenin el feneri görevini üstlenip, okul, köprü yapan, yeri geldiğinde sağlıkçı olan, rejimin en küçük alanda yapıcı kurucusu öğretmen, kendine göre olmayanı ötekileştirip Cumhuriyetin tek tipleşmiş birey yaratımına bilinçli veya bilinçsiz hizmet ediyordu. Bütün düzenlerde olduğu gibi oyun kurucu değeri vardı ve hatta kutsanmıştı. Dolayısıyla Cumhuriyet başlangıcında, öğretmen atanmış kahramandır.

ÖĞRETMEN

80’lere geldiğimizdeyse karşımıza Kartal Tibet’in yönettiği ve Kemal Sunal’ın alışılmış oyunculuğunun dışına çıktığı 1988 yapımı “Öğretmen” filminde, Hüsnü öğretmen karakterini görürüz. Darbenin alt üst ettiği bir ülkede Hüsnü öğretmen Hacı Mercan köy okulundaki başarısından dolayı İstanbul’a tayinle ödüllendirilir. Aslında bu ödül o dönem sürgün edilen öğretmenlerle ilgili bir mecaz olabilir çünkü 80’lerde İstanbul, öğretmenler için ödül değil sürgün yeriydi. Keza ailem de 81 yılında Bitlis’in köyünden İstanbul’a sürgün edilmişti.

Taşranın göbeğinden şehre tayin olan Hüsnü öğretmen ve ailesinin yaşayacağı ilk zorluk da ev kiraları ve taşındıkları muhitin biçimsiz olduğu gerçeğidir. Oldukça romantik bir anlatıya sahip olan filmde karakterler arasında geçen diyaloglardan geldikleri yere dair memnuniyetsizliklerini hemen anlamak mümkün. Taşınır taşınmaz karşılaştıkları at arabalı zerzevatçı sonun habercisi misali öğretmene veresiye teklif eder. Hüsnü öğretmense borçla alışveriş yapmadığını kesin ve naif bir dille belirtir, fakat ilerleyen zamanda aile için geçinmek o kadar zorlaşır ki Hüsnü öğretmen hayatında ilk defa borçlanır ve nihayet veresiye patlıcan ve domates alır. Bu sahne filmin karaktere dair en belirgin kırılma anlarından biridir.

Her şeye rağmen Hüsnü öğretmen o kadar başarılıdır ki ulusal gazetelere konu olur ve bir anda meşhur biri haline gelir. Yine de gece gördüğü kâbuslarla beraber ruhsal bunalıma girer ve dönemin dolandırıcılık furyası kooperatiflere bütün birikimini kaptırmasıyla akıl sağlığını yitirir. Bu bağlamda ailesiyle sokakta yürürken zabıtaları görünce kızını kucağına alıp kaçtığı sahne oldukça etkileyicidir. Dolayısıyla 80’lerde darbenin de etkisiyle değişen Türkiye’de ekonomik gücünü yitiren öğretmen toplumsal saygınlığını da yitirmeye başlar çünkü o artık geçinemeyen, bu yüzden ek işler yapan borçlu ve sıradan biridir.

AHLAT AĞACI

88 yapımı olan öğretmen filminden tam 30 yıl sonra izleyeceğimiz Ahlat Ağacı filmiyse genellikle bireysel gerçeklik üzerine anlatısını kuran Nuri Bilge Ceylan’ın bireyi toplumsal fona kardığı en melez ve özgün eserlerinden biridir. Emekliliği yaklaşan İdris öğretmen, özverisini yitirmiş fakat entelektüel bir öğretmendir. Dar kalıplarda yaşayan babasını aşmış ve kendi oğlunun da onu aşmasını memnuniyetle karşılayacak kadar kendinin farkında fakat bir o kadar da “Ahlat Ağacı” bir karakterdir. Öğretmen Kemal’in yıktığı adak ağacı gibi tarlanın tam ortasında duran, gölgesi kendine yetmemiş gibi görünen ayrık bir taşra ağacıdır İdris. Bu bağlamda karakter derinliği açısından sinemamızın en derin karakterlerinden biridir.

İdris öğretmen de Hüsnü öğretmen gibi borçludur. Öyle ki hikâyenin yapı taşı haline gelen ve adeta bir taşra iletişim biçimi olan borç, film boyunca süreklilik kazanır. Bu şartlar altında Sinan, babasının enkazını devralmak yerine sosyal hayat içerisinde kendine bir kuyu kazmaya çalışır. Sinan’ın kendi anlam arayışı ve kuyudan çıkma çabası beyhudeyken babasının kuyu kazması onun için kendi yansımasıdır. Bu yüzden babasının kuyu kazma mücadelesine katlanamaz. Dahası atanma umudu dahi yoktur. O da kendine yüklediği bir anlam, bir fikirle var olma çabasına girer ve yazdığı kitabı bastırmak için içinde bulunduğu hayatı kazmaya başlar. İdris öğretmen ise insan yılgınıdır. Hikâyenin başında toprağa döneceğini ve asıl mutluluğun orada aranabileceğini Yunus Emre’den alıntı yaparak adeta kendine müjdeler. “Hor bakma sen toprağa, toprakta neler yatur. Kani bunca evliya, yüz bin Peygamber yatur”

Filmde İdris öğretmen toprağa yakın olduğu kadar köylüden ayrıktır. Taşranın taşrasındadır ve belli ki o noktada hevesini kıran bir yan vardır. O yüzünü tamamen toprağa dönmüş, olanı biteni geride bırakmıştır. Yeniyi kuramayacağı bir dünyada, eskinin değerlerinde gezinir ve umudu herkesin itirazına rağmen kuyudadır. Sinan’sa tüm atanmayan öğretmenler gibi kendine yeni bir yol çizmek ister. Eksik baba ve eksik Allah hissiyle kendi için doğru olanı yaparken yıkmaktan çekinmeyerek babası gibi sevdiklerine zarar verme pahasına kendini seçer. Babasının kitabı okuduğunu öğrenince teslim olur ve babasının kuyusuna girer. Ahlat Ağacı hikayesinin en etkili yanı, baba ve oğlun farklı alanlarda kazdıkları kuyunun toprakta uzlaşmasıdır.

Sözün özü, bu üç film adeta birbirlerini tamamlayan bir hikâye ortaklığında birleşir. Yeni bir Cumhuriyet vardır fakat o kadar kusurludur ki hevesleri sürekli kırar ve seni un ufak eder. Seni yukarı taşıyan değil baskılayıp aşağı iten bir yanı vardır. İnsana kendi hayatı içinde kuyu kazdırır. Öğretmen Kemal hikâyenin sonunda hayatını, Hüsnü öğretmen aklını kaybeder. İdris öğretmense hayatla olan bağını koparıp gidebileceği en uzak noktaya; içeride gibi görünen dışarıya gider.

Yıllarını öğretmen olma hayaliyle geçirebilirsin veya bu zaten ulaşabileceğin en üst noktadır fark etmez. Öğrenmenin en büyük engeli kaygıdır. Bir düzen düşünün ki daha en başından size umut yerine umutsuzluk vaat etsin. Dolayısıyla atanmama kaygısıyla okuyan öğrenciler de atanmayan öğretmenler gibidir. Atanmayan öğretmen diyorum çünkü sayısı artık 400 binin üzerinde bir kitleden bahsediyorsak burada düzene dair bir hata vardır ve atanmayanlar söz konusudur. Sonuç olarak öğretmen yetiştiremeyen, yetiştirdiği öğretmenle ne yapacağını bilemeyen bir düzende eğitimin nasıl şekil alacağıysa ucu açık bir soru olarak durduğu yerde durmaya devam eder.

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR