Küçük Kadınlar: Acılar arasında yanıp sönen küçük mutluluklar

Greta Gerwig'in yönetmen koltuğunda oturduğu Küçük Kadınlar dün vizyona girdi. Film, İç Savaş sonrası Amerika'da yaşamlarını sürdürmeye çalışan dört kız kardeşin hikayesini anlatıyor.

Hamid Farazande

Bu yılki Oscar Akademisinin görmezden geldiği Greta Gerwig’in muhteşem filmi, ‘Küçük Kadınlar’, belki de akademinin en büyük ayıbı oldu. Aynı adı taşıyan bir roman uyarlamasıyla öne çıkardığı feminist öğeler, Oscar jürisinin erkeksi beğenilerini okşayan ‘1917’ ya da ‘İrlandalı Adam’ gibi vasat filmlere ters düşen bir filmdi sonuçta ‘Küçük Kadınlar’. Oysa anlatımıyla, oyuncularının gösterdiği etkileyici oyunlarıyla, yönetmenin bir ressam titizliğiyle hazırlayıp kurduğu her sahnesiyle en azından en iyi yönetmen unvanını hak ettiğini söyleyebiliriz Greta Gerwig’in. Daha önce ‘Lady Bird’ filmiyle sinema severlerin ilgisini çeken Gerwig, bu yeni filmiyle kendisi için sağlam bir yer edindi sanat sinemasında.

Louise May Alcott’un romanı, Küçük Kadınlar, Jane Austin’in romanlarından ve özellikle Gurur ve Önyargı’dan izler taşımakla birlikte, XVIII.yy. İngiltere’siyle İç Savaş dönemindeki XIX. yy. Amerika’sı arasında bulunan büyük farklılıklardan dolayı, Alcott’un yazdığı romanın bir Amerikan romanı ve bütünüyle özgün bir başyapıt olduğundan söz etmek mümkün. Alcott, dönemin toplumsal-ekonomik zeminini bütün sert gerçekliğiyle çizmeyi başarmıştır. Babaları İç Savaş’a katılan dört kızın ve annelerinin hikâyesi bu çalkantılı dönemde geçer.

ROMAN KADAR SÜRÜKLEYİCİ

Çocuk edebiyatında önemli bir yeri bulunan ve yayımlandığı 1856’dan bu yana hiç gündemden düşmeyen Küçük Kadınlar bu sefer Gerwig’in elinden bir sinema başyapıtı olarak seyircilerin karşısında duruyor: Roman kadar sürükleyici, yine de bambaşka anlatımıyla ve kattığı yapısal flash-back’ler ile yepyeni bir perspektif sunmuştur filmin zeki yönetmeni.

Geçici bile olsa- ki geçiciliğini imleyen hiçbir işaret yok öyküde- hayatlarının erken bir döneminde maruz kaldıkları yoksulluk koşullarına karşın, gelişme yıllarını babasız geçirmeye zorlanan dört kızın, sağlam kişilikli annelerinin sayesinde, birbirinden büsbütün farklı ancak dürüst ve isteklerinde epey ısrarcı karakterleri gelişmiştir. Aralarındaki nüans farklarını, romanın başında, her birinin söylemiş olduğu birer cümle özetler niteliktedir: En büyükleri ve öykünün başkişisi Jo şöyle der: ‘Hediye olmadan Noel, Noel olmaz.’ Üçüncü kız Meg şöyle karşılık verir: ‘Fakirlik korkunç bir şey.’ İkinci kız Amy: ‘Bence, bir yerde, bazı kızların istedikleri her şeye sahip olmaları, diğerlerinin ise hiçbir şeylerinin olmaması hiç de doğru değil.’ En küçük kız, Beth ise son saptamada şöyle bulunur: ‘Ama bizim anne, babamız var, bize biz varız.’ Kızlarımızın kaderini belirleyen bu cümlelerin izlerine bütün öykü boyunca rastlarız.

Hayata tutkuyla bağlanan Jo, diğer kardeşleri üzerinde kurduğu sevecen otoritesi yüzünden, bir yandan dışarıda çalışmak zorunda kaldığı annelerinin yerini evde alır, bir yandan da geleceği konusunda kafası çok erken yaşta netleşmiştir: büyük bir yazar olmak isteğiyle, yaşadıkları bütün zorluklara rağmen New York’a gitmek ister, gider de. Amy, onun hemen ardışık kız kardeşi, doğal olarak onu kıskanır ve geleceğini bir ressam olarak tasarlar, ama çok geçmeden bunun gerçekçi bir istek olmadığını anlar ve halasının peşinden Paris’e giderek evlilik sektörü içinde geleceğinin ön hazırlıklarını planlar. Jo ile olan çekişmeleri ama, önce ayan beyan, sonra da gizliden gizliye sonuna kadar sürecektir. Meg bu çekişmelerden uzak, mutluluğun aile hayatında el vereceğine inanır, bu yolda devam eder ve gerçekten kendi için en doğrusunu yapar. Amy’nin ‘Aramızda en iyi’ diye vaftiz ettiği, güzel piyano çalan en küçük kardeşleri Beth de kendi acı kaderiyle çok erken yaşta baş başa kalır.

Bu dört kardeşin en ilgi çekicisi yine de Jo, kuşkusuz. Onun karakterini oldukça gerçekçi bir biçimde canlandıran Saoirse Ronan, Jo’nun sınır tanımaz hayat enerjisini, inadını ve bağımsız olma iradesini gayet gerçekçi bir şekilde seyirciye inandırmayı başarır. Jo, hayatın bir noktasından sonra kendini ailesinin birincil sorumlusu olarak bulur: Bir yandan ailesi ve evinin ihtiyaçları, bir yandan yazarlık tasaları, bir yandan da iş dünyasındaki gelecek kariyeri arasında kurması gereken ince dengeyi koruması gerektiğini fark eder.

Ev kavramı romanda da filmde de çok önemli bir yere sahiptir. Jo yazar olmak için evi terk edip New York’a taşınır, ama Beth hastalanınca hemen dönmek zorunda hisseder kendini. Yönetmen bu dönüş yolculuğunu flash-back’ler ile epey uzatarak oluşturduğu çok önemli yapısal katkıyla Jo’nun asıl şimdi, bu dönüş aşaması içinde ve sonrasında gerçek yazarlık yolcusu olmaya başladığını gösterir: Kelimeler bundan böyle onun için birer oyun malzemesi olmaktan çıkar, duyduğu o adı konulmaz iç ağrı sayesinde yazdığı her bir kelimenin tam da hayatın kalbinden kök alması gerektiğinin farkına varır. Filmin en unutulmaz sahnelerinden, geceler boyunca peyderpey sonlanan mumların ışığında, içinde gark olduğu o uykusuz hummalı yazma saatleridir.

Filmdeki erkekler, kızların babaları bile, bu kadınların karşısında epey pasif ve cılız kalırlar. Ondandır ki, Küçük Kadınlar deyiminde ‘küçük’ sıfatının ters anlamda kullanıldığı ortaya çıkıverir.

Hayatın gerçeklerinden kaynaklanan filmin hiçbir sahnesinde, yalancı bir duyguya kapılmaz seyirci, fakat bu filmin en önemli özelliği, bütün ayrıntıları ve neden olduğu yorum karmaşalarına karşın her kesimden bütün seyircilerini sürükleyebilecek nitelikte olmasıdır.