Toplumcu Sinema üyesi Ümit Güç: Sinema salonları alışveriş merkezlerine hapsedildi

Ümit Güç'ün yönetmenliğini yaptığı ilk kısa metraj filmi ''Taş Köprüyü Kim Yaptı?'' Boyoz Akademi'de gösterim yaptı. "Sinema bugün geldiği noktada bir sanattan çok bir sektöre dönüştü" diyen Güç ile Toplumcu Sinemacılar’ı, Türkiye’de sinemayı ve belgesel filmleri konuştuk.

Osman Çaklı

Toplumcu Sinema üyesi Ümit Güç’ün yönetmenliğini yaptığı ”Taş Köprüyü Kim Yaptı?” isimli ilk kısa metraj filmi, İzmir İşçi Konseyi davetlisi olarak dün İzmir’de Boyoz Akademi’de işçiler ile buluştu. Filmin konusunun işçi ve emek üzerine olması işçilerin beğenisini topladı.

Geçen sene Altın Koza Film Festivali’nde en iyi 10 senaryoda ve Adana Kısa Film dalında üçüncülük ödülü alan, “Taş Köprüyü Kim Yaptı?” adlı filminin yönetmeni Ümit Güç’ün aynı zamanda ilk kısa metraj film olma özelliği taşıyor. Yönetmenliğini yaptığı ilk film ile ödül alan Ümit Güç, ilk uzun metrajlı filminin hazırlıklarının büyük ölçü de tamamlandığını söyledi. Güç’ün yeni filminin adı ise “Yeryüzü Ayakları” olacak. Yeni filmiyle ilgili detay paylaşan Güç “Yeryüzü Ayakları Adana’da ki ayakkabı işçileri üzerinden insan doğa ilişkisini ve evrensel çapta sınıf mücadelesini işledik” dedi. Bizde Ümit Güç ile hem Toplumcu Sinemacıları, sinemayı ve filmlerini konuştuk.

“TOPLUMCU SİNEMACILAR ÇÜRÜMEYE SANAT CEPHESİ İLE KARŞI DURUŞ GÖSTERİYOR”

Öncelikle bize Toplumcu Sinemacılar’dan bahseder misiniz? Ne zaman ortaya çıktı? Neden Toplumcu Sinema?

Sinemada insan ve doğa merkezli film yapmayı hedefleyen (emek sömürüsü, doğanın tahribatı, cinsiyet eşitsizliği, ulusal sorun, inanç sorunu vb.) bağımsız bir sinema topluluğudur.  Yaklaşık bir yıldır faaliyet gösteriyoruz. Bugünün dünyasında kapitalizm sürekli bir çöküş halindedir. Bu çöküşten kaynaklı insanı ve doğayı da çürütmektedir. Toplumcu Sinemacılar bu çürümeye karşı sanat cephesinden bir karşı duruş olma iddiasındadır. Sinemanın bugün geldiği nokta kapitalizm içerisinde maalesef ki bir sanattan çok bir sektöre dönüşmüştür. Doğal olarak piyasada yer bulan filmler bu çürümüşlüğe karşı çoğu zaman bir karşı duruşu ifade etmemektedir. Biz bütün bu toplumsal sorunların sinemada çok az işlenmesini büyük bir eksiklik olarak görüyoruz. Bu noktada bu eksikliği tamamlama iddiasındayız. Diğer taraftan sizin de bildiğiniz gibi sinema ekipmanları ve film çekim süreci ciddi masraf isteyen bir iş. Biz bu noktada da Toplumcu Sinema’yı fikirlerimizi ve kendimizi ifade edebilmenin bir aracı olarak kurduk, bir dayanışma ağı olarak kurduk. Bütün film yapım sürecimiz tamamen kolektif bir çalışmaya ve dayanışmaya dayanmaktadır. Filmi halka ulaştırma sorunumuzu da bu dayanışma ağı sayesinde giderme iddiasındayız.

‘TÜRKİYE’DE SİNEMA METALAŞTI’

Peki size göre Türkiye’de sinema kültürü hangi noktada?

Bu soruya iki yönden cevap verebiliriz. Birincisi halkın sinema ile ilişkisi, ikincisi ise sinemacıların sinema yapma biçimleri ve sinemanın mevcut sistem tarafından kullanış biçimi. Birincisinden başlayacak olursak yukarıda da bahsettiğimiz gibi, bugün sinema sektörleşmiş bir durumdadır. Sizin de bildiğiniz gibi sinema salonları bile hızlıca kapanıyor. Sinema salonları alışveriş merkezlerine hapsedilmiş durumda. Ve avmlerin bugün tüketim kültürünün sonucu olduğunu biliyoruz. Hal böyle olunca da film bir sanat eserinden çok metaya dönüşmüş oluyor. Kuşkusuz bu süreç kısa vadede oluşmadı, bu 12 Eylül’den sonra ülkeyi neoliberalleştirme politikalarının sinema alanındaki etkisidir. Halkın sinema kültürüne baktığımız zaman 12 Eylül öncesi dönemde seyir deneyimlerinin daha kaliteli olduğunu görebiliyoruz. Bugün ise sinemanın halka ulaşma noktasında çok sınırlı olduğunu görüyoruz. Yaygın bir şekilde izlenen filmler de tamamen popüler kültürün eseri piyasa filmleri. Tam da bu noktada sorunun ikinci kısmına değinmek istiyorum. Mevcut piyasa sisteminde çoğu sinemacı ve yönetmen duruma ayak uydurarak tabiri caizse para edecek filmleri yapma eğilimine giriyor. Bu piyasa sinemasından bağımsız durmaya çalışan yönetmenler de zamanla sistem içerisinde yukarı doğru dikeyleşme tehlikesiyle karşı karşıya kalıyorlar. Şuna da değinmek gerekir ki Türkiye’de son zamanlarda yapılan çoğu film güzel öykü anlatısı üzerinden yürüyor. Halbuki bizce ülkemizde senaryo sıkıntısı yoktur zaten. Ama temel bir sıkıntımız var. Güzel öykü anlatısına bir fikir bir bakış açısı katabilmektir. Kanımca Yılmaz Güney bu noktada bir örnek teşkil etmektedir.

‘BELGESEL FİLMLER GERÇEKÇİLİĞİ GÜÇLENDİRİYOR’

Sizinde belgesel film çalışmalarınız var. Belgesel filmleri sinemada diğer alanlardan ayıran fark nedir?

Öncelikle şunu belirtmek istiyorum ”Taş Köprüyü Kim Yaptı?” bir kurmaca kısa filmdir. Tabi ki de kendi içerisinde bir belgesel tadını da vermektedir. Şuan da çekimleri büyük oranda bitmiş olan ve kurgu sürecinde olan bir belgesel filmimiz var. Bu belgesel ilk uzun metraj filmimiz olacak. Belgeselimizin adı ”Yeryüzü Ayakları” olacak. Bu belgeselde Adana’da ki ayakkabı işçileri üzerinden insan-doğa ilişkisi ve evrensel çapta sınıf mücadelesini işlemeye çalıştık. Bence belgesel filmleri sinema estetiği içerisinde gerçekçiliği güçlendirmektedir. Diğer taraftan belgesel yapım süreci teknik olarak kurmaca filmlerinden daha sade olduğu için herkese belgesel çekme imkanı vermektedir. Bundan kaynaklı da sinemaya farklı bakış açıları ve yeni yorumlar getirmektedir. Diğer taraftan belgesel filmlerle farklı kültürler, farklı yaşamlar ve güncel ya da tarihsel olaylar daha hızlı bir süreç içerisinde sinemaya aktarılabilmektedir. Bu da insanlar arasında kültürel iletişimde sinemayı daha aktif bir araç haline getirebilmektedir. Bu konuda topluluğumuzun üyesi olan Fırat Erez’in ”Hasankeyf’e Ağıt” adlı belgesele dair bakış açımızı da bir bakıma özetlemiş oluyor.

Türkiye sinemasında belgesel filmler sizce bir çürüme mevcut mu? Ne söylersiniz?

Bu soruya şöyle cevap verebilirim. Bence çürümeden ziyade bir bakış açısı eksikliği var. Türkiye’de belgesel sinema çok işlenmemiş sayılabilecek bir alan. Yapılan çoğu belgeselde işlenen sorunsallar olduğu gibi aktarılmakta, tarihsel, toplumsal ve doğa bağlamında herhangi bir yorum yapılmamakta; estetik olarak da sinema filmi olmaktan uzak durmaktadır. Belgesel her ne kadar tarzı kurmaca gibi olmasa da kendi içinde de bir kurgu, bir anlatı barındırmalıdır. Burada yapılan belgesellere baktığımız zamanda ise bütün bunlardan uzak, genellikle röportajlara dayalı görseller sunmaktadır. Oysa belgeselde işlediğimiz sorunun kendisi hayatın içinden görüntülerle bir sinema tadı taşımalıdır. Örnek vermek gerekirse Godfrey Reggio’nun ”Qatsi Üçlemesi” belgeselleri anlattıklarımı özetlemektedir.