Sen, ben, o, biz... Anlatılan bizim hikayemiz!

Kıvanç Sezer'in hem yönettiği hem senaryosunu kaleme aldığı, başrollerini Alican Yücesoy ve Başak Özcan'ın paylaştığı komedi ve dram türündeki Küçük Şeyler 29 Kasım'da vizyona girdi. Film hayatları değişen bir çiftin yaşamındaki çatışmalara odaklanarak; ebeveyn ve çocuk, X ve Y kuşakları ya da klasik orta sınıf ve yeni orta sınıf arasındaki ayrımları temsil ediyor.

Cansu Karagül

Kıvanç Sezer’in ikinci uzun metraj filmi Küçük Şeyler geçtiğimiz cuma günü vizyona girdi. Gösterimden önce, basına ve sosyal medyaya yansıyan haberleriyle oldukça merak uyandırdığı için vizyonda geçen ilk üç gününde pek çok kişi tarafından seyredildiğini düşünüyorum. Tam da, hala vizyonda olan Ken Loach’un “Üzgünüz, Size Ulaşamadık” filminin üzerine gelen film (iki film de ortak bir çıkış noktasına ve minimalist bir anlatıma sahip), art arda gelen ekonomik ve toplumsal kaynaklı siyanür intiharlarıyla birlikte düşünüldüğünde çok önemli bir noktaya işaret ediyor: derinleşen ekonomik kriz, git gide yitirilen umutlar ve dayanılmaz bir hal alan çaresizlik hissi. Kısacası, günümüzün en kritik toplumsal sorunlarından biri olan prekaryalaşmanın geldiği nokta.

Başrollerini Alican Yücesoy ve Başak Özcan’ın paylaştığı, ulusal ve uluslararası pek çok festivalden ödülle dönen ve aynı zamanda yönetmenin Babamın Kanatları ile başlayan “Apartman” üçlemesinin ikinci filmi olan Küçük Şeyler, orta sınıf, beyaz yakalı, kentli, eğitimli, orta yaşlarındaki bir çiftin işsizlikle birlikte değişen hayat pratiklerini ve evlilik dinamiklerini anlatıyor. Düzenli ve nispeten iyi maaşları olan ve buna dayanarak kentin çeperinde, yüksek duvarları ile yanı başındaki yoksulluğun simgesi olan gecekonduları gizleyen, korunaklı, havuzlu, belki binlerce dairesi olan ama aslında kimsenin kimseyle karşılaşmadığı bir siteden kredi çekerek ev alan çiftin hayatı, fazlasıyla rekabetçi ve satış baskısının yüksek olduğu ilaç sektöründe çalışan Onur’un işten çıkarılmasıyla birlikte dramatik bir hale bürünüyor.

Kapitalizmin durmaksızın ürettiği “yanlış bilinç” (Marx yanlış bilinci, sınıflar arasındaki eşitsizliği gizleyen, proletaryanın sınıf algısını yok ederek kendisini burjuvayla özdeşleştirmesine sebep olan aldatmaca olarak tanımlar) sonucu, çalıştığı ve düzenli bir maaşı olduğu müddetçe her şeye sahip olabileceği varsayımına tutunan ve sahip oldukça, satın aldıkça, tükettikçe kendini gerçekleştirdiğini zanneden yeni orta sınıf mensubu Onur’un aslında prekarya olduğu gerçeğiyle yüzleş-e-memesi, gerçeklikten kopuk ve kurtarılmayı bekleyen eylemsizlik hali, bir süre sonra eşine her durumda destek olması beklenen (toplum tarafından) kadın partnerin sabrının taşmasıyla birlikte aslında toplumsal cinsiyet rollerini sorgulatan bir nitelik de kazanıyor. Bu anlamda film toplumsal cinsiyet rollerini, sınıf meselesini, kentleşmeyi, pompaladığı arzu ve egzotik deneyim masalıyla günümüzde kendini var eden kapitalizmi ve bu sayede yarattığı rızaya dayalı örtük tahakkümü çok iyi deşifre ediyor. Anlamsız iş görüşmeleri, koçluk safsatası (bu işi profesyonel olarak yapan donanımlı nadir kişiler olduğunu biliyor ve onları hariç tutuyorum), ilaç sektörünün riyakarlığı, iş hayatının dayattığı performans baskısı, plazaların ardında gizlenen vahşi çalışma koşulları, erkek çocuk annelerinin aşırı korumacılığı, antidepresanlarla ayakta kaldığımız “gluten-free” hayatlarımız ve daha fazlası, filmin günümüz toplumuna tuttuğu aynadan yansıyan diğer başlıklar.

KLASİK ORTA SINIF VE YENİ ORTA SINIF ARASINDAKİ AYRIM

Bahar ve Onur çiftini ele aldığımızda bu iki karakter arasındaki çatışmayı yalnızca kadın-erkek temsili üzerinden okumak eksik kalır. İkisi arasındaki çatışma ve ayrım aynı zamanda ebeveyn ve çocuk, X ve Y kuşakları ya da klasik orta sınıf ve yeni orta sınıf arasındaki ayrımları da temsil ediyor. Bölge satış müdürü olduğunu hissettiğimiz Onur, ayakları yere sağlam basmayan, kredi borçları olmasına ve hatta eve haciz kağıdı gelmesine rağmen hayallerinin peşinde koşmaya ısrarla devam eden ve bu yüzden de gerçeklerle yüzleşmekten kaçınan, sorumluluk alamayan, zora gelemeyen, riayet etmeyen snob bir karakter. Bu yönleriyle de Y kuşağıyla örtüşen bir figür. Bir okulda öğretmenlik yapan Bahar ise ayakları yere basan, fazlasıyla gerçekçi, başını sokacağı bir evden başka hayattan fazla bir beklentisi olmayan, Onur ve arkadaşlarının muhabbetlerini sığ bulan ve hayallerinden ziyade ekonomik saiklerle hareket eden; tüm bu yönleriyle de X kuşağının tipik bir temsilini yansıtan bir karakter. Dolayısıyla tüm bu çatışmaları fark ettirmeden, irrite etmeden oldukça yalın bir dille anlatıyor olması filmin büyük bir başarısı.

Değinilmesi gereken bir unsur da filmde sıkça yer verilen zebra alegorisi. Bu alegori filme yalnızca fantastik bir yön katmıyor, aynı zamanda beyaz yakalının hayatının siyahla beyaz arasında, tam olarak arafta kalan yönünü de sembolize ediyor. Zebra, yakası çamura batmadığı için proleter olmayan ama yakadan kurtulamadığı için burjuva da sayılmayan beyaz yakalı ‘burjuva proleterya’yı temsil ediyor. Ekonomik kapitalden prolaterya kadar olmasa da yoksun olan, sahip olduğu kültürel sermaye ile kendini burjuvaya yakın hisseden beyaz yakalının, statü kaybıyla göklerden yere çakılmasının hikayesi bu nedenle pek çoğumuz için oldukça tanıdık, zira anlatılan bizim hikayemiz, yani biz bu hikayeye nicedir çokça aşinayız.

Sezer’in iki uzun metrajını kıyaslayacak olursak, iki filmi arasında ciddi bir fark olduğu aşikar. “Apartman” üçlemesinin ilk filmi olan Babamın Kanatları, Küçük Şeyler’de gördüğümüz, rengarenk mimari detaylarına rağmen insanın içine ısıtmayan, soğuk yapılardan oluşan, kentin çeperindeki sitenin inşaatında çalışan ‘küçük insanları’, mavi yakalı işçinin hayatta kalma mücadelesini ve iş cinayetlerini anlatıyordu. Bu anlamda da oldukça politik bir filmdi. Küçük Şeyler için ise politik demek abes kalır. Anlattığı kesimin sınıf bilinci ve politik angajmanı olmadığı düşünüldüğünde buna da zaten şaşmamak gerekir. Ayrıca film, estetik anlayışıyla da ilk filmden farklılaşıyor. Bu farklılaşmada, filmin yapımcısının Tolga Karaçelik olmasının da etkisi olduğunu düşünüyorum. Malum, Karaçelik filmlerinde anlatılan kimin ya da neyin hikayesi olursa olsun mizahi ve fantastik unsurlar mutlaka yer buluyor.

OLAY ÖRGÜSÜ YERİNE DURUM TASVİRİ

Sinema estetiği açısından ele alırsak, filmi Fransız Yeni Dalga akımına oturtabiliriz. Klasik anlatıya karşı çıkan epizodik kurgusuyla Kıvanç Sezer, bireyin parçalanmışlık duygusunu Brechtyen anlayışla sinemaya taşımayı tercih etmiş görünüyor. Bölünmüş, parçalanmış, epizotlara ayrılmış anlatımıyla film, seyircinin yabancılaşmasına adeta zemin sunuyor. Hikayesi itibarıyla karakterle özdeşleşme tehlikemiz oldukça yüksek olmasına rağmen Sezer, klasik anlatıyı ve dramatik yapıyı epizotlar ve fantastik unsurlarla bozarak izleyicinin durup düşünmesini ve sorgulamasını amaçlayarak seyircinin katharsis yaşamasını engelliyor; olay örgüsü yerine durum tasvirine odaklanmamızı sağlıyor.

Küçük Şeyler’in çekimi çok daha yakın bir tarihte tamamlansaydı, ekonomik ve toplumsal tahribatın yarattığı anomali sonucu Onur karakteri de hayatına son vermeyi seçebilirdi diye düşünmeden edemedim. Kim bilir, belki üçüncü filmde (isminin ‘Kalpsiz Dünyanın Cenneti’ olacağı söyleniyor) müteahhit de derinleşen ekonomik kriz sonrası arz fazlası konut projeleriyle ilk iki filmin karakterlerinin kaderini yaşardı…