Tedirgin bir 'yeni Türkiye' fotoğrafı: Görülmüştür

Yeni Türkiye’ye ilişkin durum tespitlerinde ve gözlemlerde bulunan, yönetmenliğini Serhat Karaaslan'ın yaptığı Görülmüştür filmi 20 Eylül'de vizyona girdi. Film cezaevinde mektup okuma komisyonunda çalışan ve fotoğrafta gördüğü bir kadını takıntı haline getiren genç bir adamın hikayesini konu ediyor.

Eda Saraç

Benim için her zaman çocuksu bir heyecanla gittiğim sinemada filmler ikiye ayrılıyor: 1) Anlatacak bir meselesi olmayan, izle unut filmleri. 2) Meselesini insanın hafızasına kazıyan filmler. “Görülmüştür” işte bu ikinci kategoriye girip insan zihninin arkasında dönmeye devam eden filmlerden. Ve her haliyle, yeni Türkiye’ye ilişkin durum tespitlerinde ve çok cesur gözlemlerde bulunuyor.

Filmin ana kahramanı Zakir, 30’lu yaşlarının başlarını süren, muhtemelen atanamadığı için cezaevi koruma infaz memuru olmak ve mahkûmlara gelen mektupları sansürden geçirmek zorunda olan genç bir adam. Hiç tanımadığı insanların en özelini okumanın bir mahremiyet ihlali olmasının yanı sıra (ama bu mahremiyet ihlalini normalmiş gibi kabul etmişiz), böyle bir meslek tanımının olması da çok enteresan. Yaptığı işin ruhuna uygun olmayışı oyuncu Berkay Ateş tarafından incelikle tasvir edilmiş. Zakir’in yeni Türkiye’de yaşıyor oluşu sadece atanamamış olmasıyla ilintili değil. Zakir, çalışıyor olmasına rağmen halen annesiyle yaşıyor. Annesinin türlü çeşitli duygusal manipülasyonlarına maruz kalmakta. Aksi gibi, sıkıcı Türk dizileri izlemek dışında annesinin de tek uğraşı Zakir. Belki kirayı tek başına karşılayamıyor, ya da henüz kendi hayatını çekip çevirecek kadar olgun ve hamarat değil. Ya da annesi tarafından ona bu özgürlük alanı tanınmıyor. Her iki durumu yeni Türkiye’de yaşayan genç yetişkinlerin karşılaştığı eziyetlerden sadece ikisi olarak algılayabiliriz. Zakir’in Ercan Kesal’dan aldığı sansür derslerinin ardından, tam “hak” kelimesini karalayacakken kaleminin mürekkebinin bitmesi gören gözler için çok ince bir detaydı.

Zakir’in kadınlar olan ilişkisi ve yaşayamadığı cinselliği de hayli sorunlu. Annesinin Zakir’in hayatını kontrol etme teşebbüsleri de duygusal manipülasyonun bir örneği olarak hayatında. Bu kontrol edilme de Zakir’in başka kadınlarla ilişki kurmasını zorlaştırıyor, hatta imkânsız kılıyor. Gittiği yaratıcı yazarlık kursunda tanıştığı Emel ‘in ona karşı duyduğu belirgin ilgiye bile yarım yamalak cevap veriyor. Belki Emel ile hayatın olağan akışına uygun bir romans yaşayabilse, aklından Selma çıkacak ve takıntılarından arınabilecek. Ama Zakir, “yanlış hayatın doğru yaşanmayacağının” canlı bir örneği olduğu için, ne kadınlarla doğru düzgün bir ilişki yaşayabiliyor, ne de cinselliğini hayata geçirebiliyor. Bu haliyle, kendini gerçekleştirememiş bir karakter Zakir. Emel ile olan gündelik flörtünün takıntılı kişiliği nedeniyle derinleşememesi sonrası, ulaşılamayana takıntısını derinleştirdikçe bir hikâyenin girdabında kayboluyor. Hikâyenin ne olduğunu hiçbir zaman bilemeyecek ama sırf Selma’yı görebilmek uğruna bunu bile kabullenen çaresiz bir adam var seyircinin karşısında. Daha ideal hayat koşullarında belki öğretmen, daha iyi ihtimalle bir yazar olabilecekken potansiyelini gerçekleştirememiş, kendi hayallerini gerçek kılamamış olması, özel hayatına da yansıyor. Kendi kafa karışıklığını etrafındaki kadınlara da yansıtıyor ve nihayetinde cinselliğe en yaklaşabildiği an, mahkûmların eşleriyle görüşebilmeleri için yaratılan pembe yataklarda zıplaması oluyor. Bu da eyleme geçirilmiş değil bir cinsellik değil en nihayetinde. Ama sonuçta bu memlekette herkesin cinselliği öyle ya da böyle hırpalanmış, tırpanlanmış. Zakir de bu gerçeklikten azade değil. Bastırdığı her şey, karşısına daha sonra şiddetli şekilde çıkarak onu daha tepkisel ve dürtüsel olmaya yönlendiriyor.

KENDİ SEYREDİLİŞİNİN İZLEYİCİSİ HALİNE GELMEK

John Berger, sık sık başvurulan sosyal bilimlerin mihenk taşı kitaplarından biri olan Görme Biçimleri’nde şöyle der: “Erkekler davrandıkları gibi, kadınlarsa göründükleri gibidirler. Erkekler kadınları seyrederler. Kadınlarsa seyredilişlerini seyrederler. Bu durum, yalnız erkeklerle kadınlar arasındaki ilişkileri değil, kadınların kendileri ile ilişkilerini de belirler. Kadının içindeki gözlemci erkek, gözlenense kadındır. Böylece kadın kendisini bir nesneye -özellikle görsel bir nesneye- seyirlik bir şeye dönüştürmüş olur.” Zakir, sahiden de göründüğü gibi bir adam –kafasında yarattığı dünya dışında. Selma ise, bir süre sonra suskunluğunu elinde güce dönüştürerek, kendi seyredilişinin izleyicisi haline geliyor. Öyle ki, Selma’nın suskunluğunun yarattığı muğlaklık halinden, “ne evet, ne hayır” ın ona sağladığı belirli güçten bir süre sonra zevk almaya başladığını hissediyorsunuz seyirci olarak. Selma suskunluğu ile hem Zakir’in hem de hafif bir kıskançlık silsilesiyle Emel’in hayatında kendisine yer edinmeyi başarabiliyor. Bu kadar edilgen bir karakterin başkalarının hayatında böylesine etken yer edinmesi, senaryo yazarı ve yönetmenin hayal gücünün başarısı elbette.

YENİ TÜRKİYE’NİN HALET-İ RUHİYESİ

Zakir ile beraber çalışan memurlar ise adeta bir yeni Türkiye “mozaiği”. Günün “konjonktürü” ne göre davranan, ama maalesef “konjonktür” kelimesinin anlamını dahi bilmeyen, bunu da çok dert edinmeyen, her devlet dairesinde bulunabilecek cinsiyetçi ve kadın düşmanı orta yaşlı adamlar var örneğin filmde. İşini yapıp gerisine karışmamasını ona üstü kapalı tehditle öneren Erdem Şenocak ise, ne kadar kalburüstü bir oyuncu olduğunu ispatlıyor. Kendisinin bildiğim Erdem Şenocak olduğunu anlayabilmem için filmin bitmesi gerekiyordu. Bu noktada, yönetmenin isabetli oyuncu seçimi ve yönetiminin de hakkını teslim etmek lazım. Cezaevinin içinin ve mahkûm yakınlarının ziyaretlerinde beklenen sıraların yarattığı daralma ve kasveti iliklerinde hissediyor seyirci. Hani neredeyse, koca bir memleketin açık cezaevine dönüştüğü hissiyatı filmin üzerinden seyirciye doğrudan geçiyor. Yeni Türkiye’nin tedirgin halet-i ruhiyesi, filme geçmiş en kalıcı duygu. Tam da o sebepten, kendisini kapana sıkışmış olan benim gibiler his ortaklığı kuracaklar filmle izler izlemez.

Zakir’in olağan rutininde seyreden sıkıcı hayatı, mahkûmlardan birinin oldukça güzel eşini görmesiyle değişiyor. Zakir, cezaevine düşmüş her mahkûmun hayatının belki de göründüğü gibi olmayacağı düşüncesiyle, Selma’nın ve hikâyesinin peşine düşüyor. Bu aşamada, seyirci için de gerilimli bir kovalamaca başlıyor. Kayınpeder gerçekten Selma’ya hayatı zindan edip taciz mi ediyor? Selma’nın dışarı çıkmasına kaynanası mı mani oluyor? Soruların cevapları çok da önemli değil, zira sorular cevaplarla açıklığa kavuşmak için değil, gözümüzün önünde kurulmuş olan distopyaya dikkatimizi çekmek için soruluyor. Yönetmen, hayatın da muğlak sonlarla bittiğine dikkatimizi çekiyor belki de, Selma’nın gözleriyle konuşması yeterli olmalı aklımızdaki soru işaretleri için. Bu muğlaklık, mektupla beraber zarftan çıkan fotoğrafta da kendini gösteriyor. Sahne boyunca fotoğrafın anlamını çözebilmek için kendimi zorlamıştım ve bu muğlaklık kısmen rahatsız etmişti beni. Ama film ilerledikçe, yönetmenin kesin yanıtların kolaycılığına kaçmaktansa muğlaklıkta nefes almasının isabetli oluşunu seyirci olarak kavrıyorsunuz.

Filmin erkek karakterleri genelde aktif olan ve aksiyona geçen karakterler olarak kurgulanmış. Buna karşın kadın karakterler, kendilerine biçilen kaderi bekliyor ya da erkeklerin onlara biçtiği görevleri yerine getirmekle meşgul. Zakir’e ilgi duyan Emel, onun Selma gizemini çözebilmesi için sorgusuz sualsiz yardımına koşuyor. Bu haliyle de Zakir’den daha çok empatiyi hak ediyor seyirci gözünde. Selma da aynı şekilde, durumunu değiştirmek için herhangi bir eylemde bulunmuyor. Ama hayatın olağan akışında, Ümraniye’de yaşayan orta-alt sınıf bir mahkûm eşi belki de ancak kaderini bu şekilde beklemeye teşnedir.

Son derece özgün konusu, son dönemde hiçbir filmde görmediğim muhalif mesajları, görme ve görülme üzerine çokça düşündürmesi, incelikli ve de detaylıca işlenmiş “Yeni Türkiye” karakterleriyle, “Görülmüştür” çok iddialı, katmanlı, üzerinde uzun uzun düşünülmesini, konuşulmasını ve yazılmasını hak eden bir ilk uzun metraj.