Arzunun sınırlarında mültecilik ve özdeşlik

Philippe Lioret'in yönetmen koltuğunda oturduğu Welcome (Hoşgeldiniz) filmi 17 yaşındaki Irak'lı bir genç olan Bilal'in ülkesinden göç ederek sevdiği kadının yanına gitmeye çalışmasını anlatıyor. Lioret filmde, Fransa'nın Calais kentinde yaşayan göçmenlerin durumunu ve İngiltere'ye ulaşma planlarını vurgulamaya çalışıyor.

A.Hamit Akın

Sert ekonomik şartların otoriter rejimleri beslediği bir modern dünyayla karşı karşıyayız. Yapmadıklarımızdan bile sorumlu tutulduğumuz, arzuların hiçe sayıldığı “yerimizin” dar gelmeye başladığı ve nereye konmayı bilemediğimiz bir dünya. Başka bir deyişle sömürgeciliğin taşınabilir olduğu, artık tersten işlediği ve göçmenliğin yabancı düşmanlığına kapı araladığı bir dünya bu. Zizek’in deyimiyle göçebe proletarya çağı. Yaban ve yaman karşılaşmalar üretiyor artık dünya sistemi ve ekliyor: “yok olmaman için artık bir gerekçe yok”. Artık tüm kimlikler, tüm sınıflar bir kategoride birleşiyor: Mültecilik. Kavram gündelik hayatta gittikçe daha fazla kullanılıyor ve siyahlığın tanımı yeniden kuruluyor gibi. Öyle ki müzik ve sinema gibi kültürel alanlarda da sıkça işlenmeye başlanan bir konu halini aldı. 2009 yapımlı Welcome (Hoşgeldiniz) filmi de kavram daha popülerliğini oluşturmadan yapılmış bir film. Bu yazıda mültecilik karşılaşmalarının siyahlık-beyazlık duygularını nasıl dönüştürdüğüne değinmeye çalışacağım.

Bu paragraf spoiler içermektedir.

Bilal, Musul’dan Fransa’ya oradan İngiltere’ye geçmek isteyen 17 yaşında Kürt bir gençtir. İngiltere’ye gitmek istemesinin tek sebebi sevdiği kadın Mina’nın orada olmasıdır. İngiltere’ye geçerlerken kendisi ve arkadaşları bir kamyonun korsesinde yakalanır, çünkü başına poşet geçirerek nefes alması istenen Bilal Irak’ta yaşadığı işkencenin travmasıyla bunu beceremez. Yasal yollarla geçemeyeceğini anlayan Bilal duş almak için girdiği yüzme havuzunda ders almaya başlar. Tek amacı Manş Denizi’ni yüzerek Mina’ya kavuşmaktır. Bu arada yüzme hocası vurdumduymaz Simon eşinden ayrılacaktır. Boşanmak üzere olduğu eşinin mültecilere nezaketen yaklaşmasından etkilenen Simon, Bilal’le daha çok ilgilenir, onu evine alır, ona yüzme takımlarını verir ve hatta devlet görevlilerine Bilal’in kendi oğlu olduğunu söyler. Bu süre zarfında boşandığı eşine de geri dönmek ister. Bu sırada ne yazık ki Bilal Manş Denizi’ni geçmek istediği sırada boğulur ve Mina’yla görüşmeyi Simon tamamlar. Kısacası Simon Bilal’le beraber bir dönüşüme girer ve neredeyse onun yerine geçer.

.

Film geçen yılın Oscarlı filmi “Greenbook” tadında tersten bir dönüşüm hikayesi içeren filmlere bir örnek teşkil ediyor (Zero Kelvin ve Transit de benzer dönüşümleri içeriyor). Bu yüzden esas odaklanılması gereken taraf kimliğin nasıl kurulduğu ve beyazlık ile siyahlık arasındaki ilişkinin nasıl dönüştüğü meselelerine odaklanmaktır. Belirtmekte fayda var, dönüşümü yaşayan Bilal değil de Fransız Simon olduğu için hikayenin ana karakteri olarak Simon’u görebiliriz. Bunun bir diğer sebebi Simon’un inişli çıkışlı bir karakter çizerken Bilal’in sabit bir karaktere bürünmesidir. Peki bu dönüşümü sağlayan nedir? İlk olarak Simon ve Bilal apayrı geçmişlerden gelmektedir, dolayısıyla ikisinin “eksik” tarafları birbirinden farklı olduğu için ikisinin amaçları, arzuları değişmiştir. Bu yüzden ve ek olarak, Simon Bilal’le özdeşlik kurmaya başlamış, Bilal’e dönüşmeye başlamıştır.

Bilal işkence görmüş, bir yere ait olamayan, neredeyse kimliksiz ve tek amacı sevdiği kadın için mekanlar arasında dolaşan bir gençtir. Bu uğurda denizde boğulmayı göze almıştır. Öte yandan Simon Calais’te korunaklı bir sitede oturan, ödüller kazanmış, “hayatın nimetlerinden” büyük oranda faydalanmış, çevresine kayıtsız biridir. Dolayısıyla bu bambaşka geçmişlere sahip olmak onların hayatlarındaki öncelikleri ve ruh hallerini de etkilemiştir. Kimlik önceden yaratılmış olsa da Simon Bilal’le beraber gelişim sürecindedir. Eşini kaybetmenin yasının üretkenliğe davet açması Simon’u harekete geçirmiştir. Dolayısıyla kaybı değerlendirmek Simon’un kendi kimliğinden sıyrılarak Bilal’e benzemek istemesiyle mümkün hale geliyor.

Bir diğer nokta ihtiyaç ve arzunun değişkenliği olarak gösterilebilir. Lacan’ı dinleyelim: “İnsani arzu Öteki’nin arzusunun arzusudur; insan arzulanmayı arzular.” Bilal’in Mina’ya duyduğu arzuyu Simon ithal etmiş ve Bilal’in arzusuyla eski eşine yaklaşmak istemiştir. Tek bir farkla; biri uzak severken, diğeri yakından arzulamıştır. Ne var ki arzusunu tükettiği için Simon Bilal’in arzusunu o öldükten sonra bir ihtiyaç haline getirmiştir. Lacan süreci şöyle tanımlar: Bir eksiklik ötekini örter. Arzu nesnelerinin diyalektiği, öznenin arzusunu Ötekinin arzusuyla birleştirmesiyle —aynı şey olduğunu size çok önce söylemiştim— bu diyalektik, arzuya doğrudan karşılık verilmemesinden geçer. Sonraki zamanın yarattığı eksikliğe kar­şılık vermeye yarayan önceki zamanın doğurduğu bir eksikliktir bu (Lacan, Metis, 227). Bu yönüyle Bilal’in küçük ötekisi (objet petit a) Mina’ya duyduğu arzu Simon’un boşanacağı eşine yaklaşımında küçük öteki olur. Nitekim Simon Bilal’e Mina’ya vermek üzere bir yüzük takdim eder ve Mina bunu geri çevirince eski eşini arayarak “yüzüğünü buldum, kanepenin arasına sıkışmış” der. Böylece Bilal’e Mina arasındaki aşkın kurgusunu kendi hakikati olarak ithal etmeye çalışır Simon. Çünkü Simon zaten arzuyu hayvani cinselliğin koridorlarında aramayı bırakma niyetindedir.

Manş Denizi’nin politik bir kimlik kazandığı filmde düşündürücü olan arzuyu şekillendiren “ulaşamama” veya “sıradanlaşma” karşıtlıklarının birbirini besleyecek derecede karşıtlaşmasıdır. Arzu nesnesinin kaybı sömürülenin sömürgeciye benzeme arzusunu tersine çevirmiştir. Beyazın duygulanım alanının yok oluşu siyah olanın iç dünyasını çekici hale getirmiştir. Öte yandan, tüm bu söylediklerimize dayanarak asıl sorulması gereken soru, mülteciliğin ölümle kurduğu ilişkinin arzu tarafından beslenmesidir. Yunanistan’a veya başka bir umuda giden yol için ölümü göze alan çok sayıda mülteci Bilal gibi boğuldu. Welcome’ı bu noktada ilginç kılan da tam olarak politik anlamlar yüklenen mültecilik kimliğinin dönüştürücü etkisi ve politik tavırdan arındırılmış olması gösterilebilir. Her ne kadar beyazın siyaha dönüşümünü romantik kaygılar üzerinden ele alsa da…