Arthur’dan Joker’e, ödipal dramdan kolektif infiale

Joker’in kendini Joker olarak tanıttığı belki de tek konuşmasında, kaybedeceği bir şeyi kalmadığını söylediğini anımsayalım. Bu jestiyle tarihsel olarak meczubun, palyaçonun, saray soytarısının isimlerine atıfta bulunan jenerik Joker adını üstlenir. Balandier, misal çeşitli Afrika kabilelerinden Roma İmparatorluğu’na ve Fransız hanedanlarına değin, iskambil kağıtlarında bir figür olarak günümüze miras kalan ahmak, soytarı, palyaço figürünün izini sürer: cezalandırılmadan her şeyi yapma yetkisine sahip olan isimsiz bir ihlal figürüdür bu, toplumsal olanın sınırlarında gezen bir figür olarak arzu üretiminin limitidir.

Öznur Karakaş

“On croit souvent qu’Oedipe, c’est facile, c’est donné. Mais il n’en est pas ainsi: Oedipe suppose une fantastique répression des machines désirantes.”

Genelde Ödip’in kolay olduğunu, verili olduğunu düşünürüz. Ancak öyle değildir: Ödip, arzulayan makinelerin muazzam boyutlarda bastırılmasını gerektirir.[1]

ÖDİPAL DRAMI ANNE-BABA-BEN ÜÇGENİNDEN ÇIKARMAK

Joker filmini, sonunda bir toplumsal ayaklanmanın yüzü olarak resmedilişine rağmen, bireysel bir psikoz öyküsü olarak okuyabilirdik pekâlâ: O pek aşina olduğumuz Ödipal komplekse dair her şey yerli yerindedir: Anneyle iç içe geçmiş babasız Arthur Fleck, başarısızca özdeşleşmeye çalışılan baba figürleri, başa çıkılması güç toplumsal etkileşimlerde duygusal çıkmaza girdiğinde istemsizce boşalıveren, izleyiciyi de içinde Arthur’a karşı ne zaman şefkat hissi uyansa geriye çeken -ki anti-kahraman yaratmanın olmazsa olmaz koşuludur- kahkaha savunması, ana-katli, nihayetinde bir dışlama/içerme rejimi olan simgesel düzende insandan-az addedilenin psikotik infiali, dilde bir türlü kendine temsil alanı bulamayanın psikotik Özne konumunda nihayet dile gelmesi, tanınması, Benlik’e işaret etmeyen bir isim edinmesi… Öyle ya Arthur’un film boyunca gerçek anlamda, kendi namına, Özne konumu üstlenerek konuştuğuna sadece Murray Franklin’in televizyon programında şahit oluruz. Evvelinde dili de yazısı da bütünlükten, anlamdan uzaktır, sahne aldığında dahi sesi çıkmaz.

Bütün bunlar psikanalitik okumalara aşina gözler için adeta verili. Ancak Ödipal dramın içinde kaldığımız müddetçe açıklayamadığımız şey tam da bir birey olarak Arthur’un Joker’e dönüşme sürecinin kolektif tabiatıdır. Bu da öznenin üretimiyle toplumsal üretimi birbirinden ayıran ve ilkini yapısal bir şablon olsa da her daim bireysel bir çerçevede ele alınan Ödipal drama hapseden klasik psikanalizin sınırlarını aşar. Şahsi bir psikozun kolektif bir infiale dönüşmesi, üstelik gerçek hayatta aynı günlere tekabül eden bilhassa Şili ve Lübnan ayaklanmalarında Joker’in bir direniş figürü olarak boy göstermesi ister istemez bu soruyu sormamıza neden oluyor? Bireysel travmalar, Ödipal dramlar ne ölçüde bireyseldir? Bireysel travmanın kolektif tabiatını nasıl anlamalı?

Bu sorulara cevap vermek için psikanalizin bireysel zemininden çıkarak dayandığı özneleşme sürecini tarihsel ve maddi koşullarına oturtmak gerekir, ki Deleuze ve Guattari’nin Anti-Ödip’te (1972) amacı budur. Bu eserin asıl amacı Marksist yöntemi benimseyerek ürünü, üretim koşullarından ayrı bir teşekkül olarak sunmak suretiyle bireyselliğin kapanına kıstırmak yerine bizzat üretim koşullarını ortaya koymaktır. Ancak burada ürün Ödipal Özne iken üretim koşulları da bu özneleşme/ödipalleşme sürecinin tarihsel ve maddi koşullarıdır. Belli bir üretim biçiminin ona tekabül eden özneleşme biçimiyle ilişkilendirilmesidir söz konusu olan. Burada post-Althusserci üretim koşulları aynı zamanda özneleşme koşullarıdır önermesinin izleri görülür. Klasik Marksist anlatılara mahsus üretim ve yeniden üretim ayrımı aşılır, üretim doğrudan yeniden üretim sahasıyla bağlantılandırılır. Üretim öznellik üretimidir ve belli bir tarihsel dönemde bu öznellik üretimi Ödipalleşme üzerinden yürür. Arzu üretimi doğrudan toplumsal üretime tekabül eder. Arzu, Ödipal özneleşme sürecini önceleyen Özne-öncesi bir kudretken, çekirdek ailenin kurumsallaşmasıyla birlikte belli bir toplumsal üretim biçiminin başat hale gelmesine dayalı kapitalist üretim biçimi Ödip üzerinden arzuyu Ödipal Özne’nin Anne-Baba-Ben üçgeninde evcilleştirir.[2] Burada söz konusu olan psikanalizin reddinden ziyade onun sahici maddi ve tarihsel koşullarına oturtulmasıdır. Deleuze ve Guattari buna materyalist psikanaliz der.[3] Psikanalize tamamen karşı çıkmadıklarını, onu içeriden ters-yüz etmenin mümkün olduğunu düşündüklerini, analiz makinesinin de devrimci aygıtın vazgeçilmez bir parçası olacağına inandıklarını eklerler.[4] Bu materyalist psikanalizin ilk işi toplumsal üretimle arzu üretimi arasındaki ilişkiyi gözler önüne sermektir. Toplumsal üretim doğrudan arzu üretimidir.[5]

Bu eserde Deleuze ve Guattari, psikanalizi, Ödipal travmayı böylesi bir ürün olarak görmek yerine evrenselleştirmekle, tarihselliğinden koparmakla suçlar. Böylece arzu üretiminin, yani Joker’de kolayca teşhis edebildiğimiz Ödipal dramın belli bir (kapitalist) üretim biçimiyle, toplumsal üretimle bağlantısı koparılır. Deleuze ve Guattari psikanalizde Ödipal dram üzerinden ele alınan özneleşme sürecinin toplumsal bir operasyon olduğunu öne sürer[6] ve eserde Ödipal öznenin nasıl inşa edildiğini açıklar. Bilinçdışının üretimiyle toplumsal üretim arasında doğrudan bir ilişki kurulur, öyle ki arzu doğrudan toplumsal alana yatırım yapar ve “alt-yapının bir parçası olur.”[7] Joker’in psikozunun doğrudan kolektif bir infialle ilişkilendirilmesi, bu sinematografik bağlantının günümüz toplumsal hareketlerinde sokaklara taşınması, Ödipal dram üzerinden gözler önüne serilen, sosyal hizmetlerin güç bela, başarısız bir terapi süreciyle ve ilaçlarla zapturapt altına aldığı, sonra belli ki kemer sıkma politikalarından dolayı bu hizmetin de kesilmesiyle boşanan ve psikotik bir krize/kolektif infiale evrilen bireysel bir hikayenin toplumsal üretim koşullarını ve yine toplumsal olana yatırım yapışını yansıtıyor.

PSİKOZ: JOKER’İN TARİHİN İSİMLERİNİ ÜSTLENMESİ

Bu noktada Joker’in psikozunu, Deleuze-Guattari’nin psikanalizdeki nevroz-psikoz analizi bağlamında ele almak arzu üretimiyle toplumsal üretim arasındaki ilişkiyi görmek açısından ilginç olacaktır. Freud’un 1924 yılında kaleme aldığı “Nevroz ve Psikoz” ve “Nevroz ve Psikozda Gerçekliğin Yitimi” isimli makalelerine döner Deleuze ve Guattari. Freud, nevrozda Ben’in gerçekliğin gereksinimlerine itaat ettiğini ve dürtüleri bastırdığını; aksine psikozda ise dürtülerinin etkisi altında gerçeklikten koptuğunu iddia eder. Freud bu ayrımın daha ziyade şematik olduğunu öne sürer, öyle ya nevrozda bastırılan, histerik amnezi gibi durumlar vasıtasıyla geri döner ve gerçeklikte kesinti yaşanır; aynı şekilde psikozda da yanılsama vesilesiyle yeniden inşa edilen gerçekliğin bir nebze tekrar kazanıldığı görülür.[8] Bu resimde Deleuze ve Guattari açısından ilginç olan şey deliliğin esasen gerçeklikle ilişkinin yitimi olarak betimlenmesi, bu fikrin psikiyatride çözülme ve otizm mefhumlarına dair yazılanlara yakınsamasıdır. Deleuze ve Guattari, bu yakınsamada Ödipal kompleksin oynadığı rolü merak ettiklerini ifade eder çünkü psikotik bilinçte ailevi temalara sık sık rastlanır. Lacan’ın dediği doğruysa, Ödip nevrozda keşfedilir ve nevrotik bilinçte örtük halde bulunur; öte yandan psikozda belirgin haldedir. Bu noktada Deleuze ve Guattari, psikozda ailevi kompleksin organizasyon rolü olmayan basit bir taşıyıcı olduğunu, doğrudan ailevi referanslara atıfta bulunmak yerine herhangi bir değer üstlendiğini, gerçekliğe yapılan yeğinlemesine yatırımın başka şeylere, toplumsal, tarihsel ve kültürel alana dayandığını öne sürer. Tam da bu anda Ödip bilinçdışını işgal eder, onda çözülür ve “organizasyon” kabiliyetini yitirir. Gerçekliğin yitiminden bahsetmek için psikozu bu ölçü üzerinden değerlendirmek, onu Ödipal çerçeve içerisinde ele almak gerekir.  Deleuze ve Guattari’ye göre bu psikotiğe Ödipal bir “organizasyon” dayatmak demektir. Onların iddiasıysa gerçekliğin yitiminin şizofreni sürecinin bir etkisi olmayıp, ona zorla dayatılan bu ödipalleşmenin etkisi olduğudur. Bu iddia kitabın gerçekleştirdiği ters-yüz etme mekanizmasını ve Ödip’i yukarıdaki hareketle hapsedildiği bireysel anne-baba-çocuk üçgeninden çıkarıp doğrudan toplumsal sahayla ilişkilendirme işlemini özetler aslında: Şizo, Ödipal üçgen içinde hasta değildir; yani bilinçdışının sembolik organizasyonda eksik olanın halüsinasyon halinde bilinçte ortaya çıkmasından mustarip değildir. Bilakis kendine dayatılan ama katlanamadığı ödipalleşme süreci yüzünden hastadır, bundan uzak bir seyahate çıkar, ailevi üçgenin dışında toplumsal sahaya mahsus yatırımlara yönelir. Bu organsız bedene, 0 noktasına doğru bir kaçıştır. Ödipal bastırma-boşaltma sisteminin dayattığı barajı yıkmanın başka yolu yoktur.

 

Deleuze ve Guattari, ödipalleşme sürecini belli bir tarihsel süreçte özneleşme olarak ele alır; buna göre bu süreci önceleyen arzu yatırımı aile çatısı altında organize edilir. Bütün bir arzu üretimi, bütün ilişkilerde yine bu ailevi üçgeni kopyalayacak şekilde işler hale gelir. Deleuze ve Guattari nevroz ve psikoz arasında yukarıda öngörüldüğü gibi bir ayrım olmadığını düşünür. Nevrozu Ödip-içi, psikozu ise Ödip’ten kaçış olarak görmek yerine, ikisinin tabiatı gereği aynı olduğunu, nevrozda sembolik temsil sistemi içinde özdeşleşme figürleri yer değiştirirken, psikozda bunun en uç noktaya taşınarak ailevi referansları aştığını, toplumsal olanı kat ettiğini öne sürerler. Psikotik artık bir kadını diğeriyle, hepsini de anneyle özdeşleştirmez, bu ailevi ve bireysel özdeşleşme sahasının dışına taşarak doğrudan toplumsal, dini imgelere yüzünü döner: Tanrı’dır, ya da arzuladığı kadın anne ikamesi değil bizzat Meryem Ana’dır.[9] Hem nevrozda hem de psikozda sorun toplumsal üretimle ilişki halinde olan arzu üretimidir. Bu Ödipal kompleksten kaynaklanmaz; bilakis Ödipal kompleks bunun ürünü, sonucudur. Aktüel olan bu toplumsal üretim ve öznellik üretimidir, Ödip ise “virtüeldir,”[10] ya aktüel olanın bir türevi olan nevrotik bir oluşum olarak aktüelleşir ya da yine aktüel olanın doğrudan etkisi olarak psikotik oluşumda çözülür. Deleuze ve Guattari, arzu üretiminin tarihsel bir formasyon olan aile üzerinden örgütlenmesini böyle açıklar ve Ödipal dramın aslında belli bir toplumsal üretim biçiminin ve buna paralel giden öznellik üretiminin ürünü olduğunu söyler. Şizofreni, bu noktada kapitalist toplumsal arzu üretiminin limiti, modern insanın hastalığı, bu üretim biçiminin yersiz yurtsuzlaşmış halidir. Deleuze ve Guattari, bu noktada şizonun izin istemeden her şeyi yapabilen ve diyebilen, hiçbir eksiği olmayan, kodları aşan saf arzu, artık bir Benlik’i ifade etmeyen bir isim, Tarihin İsimleri haline geldiğini öne sürer. Deli olmak için bir şeylere sahip olan Benlik olmayı bırakmıştır.

Joker’in kendini Joker olarak tanıttığı belki de tek konuşmasında, kaybedeceği bir şeyi kalmadığını söylediğini anımsayalım. Bu jestiyle tarihsel olarak meczubun, palyaçonun, saray soytarısının isimlerine atıfta bulunan jenerik Joker adını üstlenir. Balandier, misal çeşitli Afrika kabilelerinden Roma İmparatorluğu’na ve Fransız hanedanlarına değin, iskambil kağıtlarında bir figür olarak günümüze miras kalan ahmak, soytarı, palyaço figürünün izini sürer: cezalandırılmadan her şeyi yapma yetkisine sahip olan isimsiz bir ihlal figürüdür bu, toplumsal olanın sınırlarında gezen bir figür olarak arzu üretiminin limitidir.[11] Daha ziyade arzu üretiminin farklı toplumsal yapılarda kapılmasının yarattığı enerjinin boşanmasına, tek bir figürde deşarj edilmesine yaradığından, Balandier’e göre toplumu yeniden üreten bir figür de olabilir. Bu mirası ve tarihin bu isimlerini üstlenen Joker figüründe psikozunun toplumsal bir infiale tekabül etmesi de arzu üretimiyle toplumsal üretimin bir ve aynı şey olduğunu, Ödipal dramın neden değil bir ürün olduğunu gösterir; ailevi referanslarla özdeşleş(e)meyen psikotik bir figürün bireysel olanla kolektif olanın sınırlarını yıktığı anda toplumun yeniden üretim krizi açığa çıkar. Zira sorun kriz içindeki toplumsal üretimde ve buna tekabül eden arzu üretimindedir. Joker kılığında sokaklarda beliren aktivistleriyle Lübnan’dan Şili’ye dünyanın dört bir yanını yangın yerine çeviren toplumsal ayaklanmaların da pekala bu yeniden üretim krizine şahitlik ettiği söylenebilir. Elbette tek başına kolektif infial, kurucu yerli yurtlulaşmalar olmaksızın buna işaret etmekten, bu hastalığın semptomu olmaktan öteye geçemeyecektir.

1 Deleuze, G. & Guattari, F. (1972). L’Anti-Oedipe, s. 10. Paris: Les Editions de Minuit

2 ibid., s. 22.

ibid., s. 31.

4 ibid., s. 127.

5 ibid., s. 40.

6 Sibertin-Blanc, G. Deleuze et l’Anti-Oedipe: la production du désir, s. 47.

7 Deleuze, G. (1972). L’anti-Oedipe, s. 127.

8 ibid. s. 149. Bu konuda aktarılan görüşler, Anti-Ödip’in 148 ila 159. sayfalarında ele alınan nevroz-psikoz analizine dayanmaktadır.

9 Deleuze ve Guattari, burada Gerard de Nerval’in psikozuna atıfta bulunmaktadır.

10 Deleuze, Bergson okumasında, gerçek olan ve mümkün olan arasındaki ilişkinin ortaya attığı sorunu aşmak için aktüel ve virtüel kavramlarını kullanır. Bergson’a göre “mümkün olan” mefhumu yanlış bir soruya dayanmaktadır, “daha çok” olanla “daha az” olanı birbirine karıştırır. Aslında mümkün olanda, gerçek olana nazaran “daha çok” şey mevcuttur. Aynı şey düzensizlik için de söylenebilir, düzensizlik mefhumu, düzen mefhumunda daha kalabalıktır. Deleuze bunun yerine virtüel kavramını kullanır. Aktüel olan da virtüel olan da “gerçektir.” Aktüelin somut bir varoluşu vardır, virtüel olanın ise yoktur ama bu onun gerçek olmadığı anlamına gelmez. Olan virtüelin aktüelleşmesidir; gerçeği önceleyen bir imkanın gerçeklik kazanması değil.

11 Bkz. Georges Balandier, (2006). Le Pouvoir sur Scenes. Paris: Fayard, ikinci bölüm.