Yönetmen Ümit Ünal Aşk, Büyü, vs.’yi anlattı: Eşçinsel ilişkiyi değil, sınıf çatışmasını anlattım

Yönetmen Ümit Ünal yeni filmi Aşk, Büyü, vs. ile 56. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde izleyicilerle buluştu. Eşcinsel ilişkinin filmin temelinde yer almadığını, asıl amacının sınıf çelişkisini ortaya koymak olduğunu söyleyen yönetmen Ünal’la Ulusal Yarışma’yı, Yeşilçam’ı ve sinemada sınıf meselesini konuştuk.

Anıl Mert Özsoy  aozsoy@gazeteduvar.com.tr

ANTALYA – Yönetmen Ümit Ünal’ın son filmi Aşk, Büyü, vs. ilk gösterimini 56. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde yapıldı. Festivalin en çok dikkat çeken yapımlarından birisi olan film, iki kadın arasındaki aşk üzerinden sınıf çelişkisine odaklanıyor. Yönetmen Ünal, filmde Yeşilçam’ın sinematografik ögelerini kullanarak geçmişe de selam veriyor.

Ece Dizdar ve Selen Uçer’in başrollerinde yer aldığı, festivalden SİYAD En İyi Film ödülü, En İyi Kadın Oyuncu ödülü ve Dr. Avni Tolunay adına verilen  Jüri Özel ödülüyle dönen Aşk, Büyü, vs.’yi yönetmen Ümit Ünal’la konuştuk…

Ümit Ünal

 

Filmin hikayesi nasıl ortaya çıktı?

Bir gün içinde adada geçen bir hikaye tasarladım. Büyükada çok ilginç bir yer. Kendine özgü bir kültürü var. Adanın içinde çeşitli katmanlardan insanlar bir arada yaşıyor. Bu durum ilgimi çekti. Bu insanların arasında geçebilecek bir aşk hikayesi hayal ettim.
Eski Yeşilçam melodramlarındaki en klasik klişedir: Zengin-fakir aşkı. Bu sınıfsal çatışmalar ve inanç meselesi hep ilgimi çekti. Bunların hepsi harmanlanıp anlattığım hikayeye evrildi.

‘YEŞİLÇAM’A MODERN YORUM GETİRMEYE ÇALIŞTIM’

Yeşilçam’da yer almış bir sinemacı olarak geçmişe selam veriyorsunuz. Yeşilçam’dan neleri referans aldınız? Klişeye düşmekten çekindiniz mi?

Yeşilçam’a tam olarak ölmek üzere olduğu 1985’te geldim. İlk senaryom 1986’da çekildi. Yeşilçam’da geçirdiğim beş yılda Atıf Yılmaz, Halit Refiğ ve Ertem Eğilmez’le çalıştım. Sinemayı da saydığım insanların yanında öğrendim. Yaptığım filmler onların filmlerine benzemiyor ama bir ilke olarak sinemanın temelini onların yanında gördüm ve ustalarım sayıyorum. ‘Türk filmi’ diyerek dalga geçtiğimiz filmler genlerimize işlemiş şeyler… Hayatı da filmlerdeki gibi algılıyoruz. Ben o içinden çıktığım geleneğe modern yorum getirmeye çalıştım. Türkiye’de yaşayanların bu melodram göndermelerini görüp ne yapmaya çalıştığımı anlayacağını düşünüyorum.

Daha önceki filminiz Nar’da da iki kadının aşkını işlemiştiniz. Aşk, Büyü, vs.’de ise bu aşk sınıfsal bir katmana da ulaşıyor. Sinemaya bakışınızda sınıf meselesi nerede duruyor?

Dünyaya belli bir perspektiften baktığınız zaman sınıfsal çatışmayı görmeme imkanınız yok, dünya bunlar üzerine kurulu. İçinden çıktığımız sınıf her şeyimizi belirliyor. Bu durum cinsellikte de belirgin bir şekilde var. Üst sınıftan insanlar daha özgür bir cinsel hayat yaşayabiliyorlar. Yoksullar ise çok daha sıkışık ve tutucu koşullarda yaşıyorlar. Bunları görmeden, üzerine düşünmeden film yapmak çok zor. Sınıfsal çatışmalar tüm filmlerimde belirgin bir şekilde var.

Bu hikaye özelinde ise karakterlerden birisi zengin ve güçlü, diğeri ise yoksul ve güçsüz bir babanın kızı… İki karakterin yaşadığı aşkta birisinin hayatı mahvolurken, diğeri ruhsal acılarına rağmen hayatına kaldığı yerden devam ediyor.

Filmin fonunda bir linç meselesi var ama beyazperdede göremiyoruz. Göstermemeyi özellikle mi tercih ettiniz?

Filmi çok kısıtlı bir bütçeyle çektik ve dönem yaratabilecek gücümüz yoktu. Gençliklerini görmek isterdim ama geçmişe gitsem bütçe şimdikinin on katına çıkardı.

‘KENARDA KALMIŞ İNSANLARIN HİKAYELERİYLE İLGİLENİYORUM’

Hikayede iki kadının aşkını işleme sebebiniz nedir?

Diğer filmlerimde de bunlar çok baskın… Beni ilgilendiren bir parça kenarda kalmış insanlar oldu. Kendimi de içinde yaşadığım toplumda bir parça kenarda hissediyorum. Beni sanatsal üretime de bu duygu itti ve hep böyle karakterler yazdım. Sıradan hayatlar yerine bu karakterler ilgimi çekiyor.

Türkiye’de LGBTİ+ insanların üzerinde devletin ve toplumun ciddi bir baskısı ve yarattığı hak mağduriyeti var. Bu baskılar tekelleşen sinema sektöründe de mevcut. Siz bu durumdan çekiniyor musunuz?

Çekinmiyorum desem yalan olur. Bugünlerde basında ciddi bir saldırı var. Dijital platformlara saldırmak için eşcinsel içerikleri gerekçe olarak gösteriyorlar. Dijital platformlarla olan sorunlarında bu durumu araç olarak kullanıyorlar. Yıllardır ‘dış düşmanlar eşcinselliği yaygınlaştırıyor’, söylemi var ve sağ cenah bu söylemi sahipleniyor. Eşcinsellik özendirilebilecek bir şey değil, yaradılıştan geliyor. Bütün cinsel konuların açık konuşulabilmesi ve yaşanması lazım.

Türkiye’de kadın ve erkek arasında ‘normal’ cinsellik de düzgün yaşanamıyor. Bu yüzden de cinsel saldırı ve suçların en çok yaşandığı ülkelerden bir tanesiyiz. Bu sorunların bir parça çözülebilmesi için daha görünür olması gerekiyor. Bunları açıkça konuşmalıyız.

Filmde asıl çelişki ikisinin de kadın olması değil, sınıfsal çelişkiydi. Ben de bunu anlatmaya çalıştım. Elimden geldiği kadar cinsellik suiistimali yapmamaya, bu durumu satış unsuru olarak kullanmaya çalıştım.

‘ULUSAL YARIŞMA’NIN DÖNMESİ HEYECAN VERİCİ’

Filmin dikkat çeken unsurlarından birisi de kamera açıları… Filmi, erkek karakterin gözünden mi anlatmak istediniz?

Bunu yapmaya çalıştım. Aşk üçgenindeki üçüncü kişinin bakışını taklit ediyor kamera ama tüm filmi erkek karakterin gözünden izledik diyemem.

Ulusal Yarışma iki yıllık bir aradan sonra Altın Portakal’a geri döndü. Festivalde olmak size neler hissettirdi?

Ulusal Yarışma’nın geri dönmesini heyecan verici buluyorum. Antalya’nın kuruluş amacı yerli sinemayı desteklemekti. Hatadan dönülmüş olması çok önemli ve güzel.