Joker: Ezilenlerin başkaldırısı mı, lümpen-proleter bir reaksiyonerlik mi?

Todd Phillips yönetmenliğindeki Joker, palyaço Arthur Fleck'in hayatına odaklanıyor. Geçmişi anlatsa da şimdinin şiddetini resmetmeyi başaran Joker, yarattığı politik “hareket” ile bir araya gelemeyerek teşhis ettiği (neoliberal ve kapitalist) hastalığın bir semptomuna dönüşüyor.

Ali Rıza Taşkale

Gösteriminin son gününde, üstelik gece seansında zar zor bilet bulup bütün dünyada yoğun ilgi gören Joker’i nihayet izledim. Öyle görünüyor ki Hollywood, neoliberal kapitalizmi, verili düzeni hafiften eleştirse de son tahlilde kutsayan, binlerce insanı öldürüp dünyayı kurtaran sıkıcı süper kahraman sinemasından yavaş da olsa sıyrılmaya başlamış. Çünkü Joker, her şeyden önce, sıradan insanların yaşadığı sistemik şiddet ve baskıya karşı savaşmaya karan veren bir anti-kahramanın hikayesi. Çünkü Joker, her şeyden önce, neoliberal kapitalizmi hedef tahtasına koyan “radikal” bir film.

1980’lerde, kurgusal şehir Gotham’da geçen Joker, hasta annesiyle beraber yaşayan palyaço Arthur Fleck’i (Joaquin Phoenix) anlatıyor. Filmde bu dünyanın ötekisi olarak resmedilen ve akıl hastalığı, yoksulluk, sevgisizlik, yalnızlık, işsizlik ve eşitsizlikle mücadele eden Arthur’u çok az mutluyken görüyoruz. Zayıflığı ve duyarlılığı, zulüm ve adaletsizliği kanıksamış toplum tarafından sömürülen veya görmezden gelinen “kusurlar” olarak görülüyor. Ender mutlu olduğu anlarda da ya çocukları eğlendiriyor ya da “The Comedy King” adlı talk show’u izliyor. Ancak, yaşanan bütçe kesintileri nedeniyle sürekli aldığı ilaçları bırakması ve terapiye gittiği bölümün kapatılması, Arthur’un trajedisini daha iyi anlamamıza olanak veriyor. Yaşanan bu olumsuzluklardan sonra onun sisteme karşı öfkesini en yalın halleriyle izleme fırsatını buluyoruz. Ancak öfkesi sıradan insanları değil, özellikle kendisini aşağılayıp küçük düşürenleri hedef alıyor: Çocukken kendisini istismar eden annesini; annesini delirtip akıl hastanesine kapatan, Gotham proleterlerini sürekli ezen ultra-zengin ve güçlü politikacı Thomas Wayne’ni; metroda bir kadını taciz eden Wall Street komisyoncularını ve en sonunda “The Comedy King”de kendisiyle alay eden Murray Franklin’i. Joker’in şiddeti bu anlamda hepimize şok edici geliyor. Ancak, bu şok aslında sistemce ezilen insanları ne kadar önemsediğini, onların yok sayılıp incinmesini ne kadar ciddiye aldığının bir belirtisi olarak ortaya çıkıyor.

‘SİSTEMCE KÖTÜRÜM KILINAN SIRADAN İNSANLARIN ARTIK GÜÇSÜZ OLMADIĞI YENİ BİR DÜNYA’

Bu noktada Joker’in aslında akıl hastası olduğu için cinayet işlediği gibi vülger bir yorum ortaya çıkabilir. Tam tersine: Joker’in karşı şiddeti, sistemce kıyma makinesinden geçirilmiş sıradan insanların bir intikamı olarak resmediliyor. Filmin politik karakterinin doruğa ulaştığı anlar ise, neoliberal kapitalizme yönelttiği kişisel başkaldırının (farkında olarak veya olmayarak) kitleler tarafından benimsenmesi. Rüya mı gerçek mi olduğunu bilmediğimiz son sahnelerden birinde, kanlar içindeki Arthur’un polis arabasının üzerine çıkarak sokaklarda isyan eden maskeli kalabalıklara doğru bakıp coşku ve şaşkınlıkla dans ettiği sahne, Arthur’un artık tam anlamıyla ezilenlerin öfkesini doğru yöne (sisteme, kapitalizme) kanalize ettiğinin farkına vardığını gösteriyor. Bu sahne bu anlamda sistemin artık insanları görünmez kılamadığı, ezilenlerin artık ezilmeyi kabul etmeyip ayağa kalktığı, sistemce kötürüm kılınan sıradan ve yoksul insanların artık güçsüz olmadığı yeni bir dünyayı imliyor. İnsanlar artık güçsüz değiller, kendilerine karşı yapılan haksızlıklara isyan etme hakkına sahipler.

Joker’i “radikal” yapan yanlardan biri, Amerikan çizgi roman endüstrisinin en büyük ve en eski şirketlerinden birisi olan DC Comics tarafından yaratılan bir çizgi roman karakterinin, sisteme başkaldıran bir anarşist kahramana dönüşmesi. Ancak, daha yakından bakıldığında, bize radikal gelen bu özelliğin filmde aslında övülen başka bir meziyet tarafından örtbas edildiğini görüyoruz. Joker’in kanımca farkında olmadan bize gösterdiği şey, burjuvazinin ve burjuva ideolojisinin, proletaryayı kendi kendinin farkında olan bir sınıf bilincinden mahrum bırakmakla, yok etmekle geçen ebedi savaşının, lümpen proletaryayı teşvik edip güçlendirdiğidir. Film boyunca, Joker, belki de farkında olmayarak yarattığı devasa politik “hareket” ile bir araya gelemiyor, sisteme karşı başlattığı bireysel isyanı asla örgütlü direnişe bağlanmıyor; verili düzenin sınırları içinde belirgin bir fark yaratmıyor. Bu ise, kapitalist sömürüye ve yapısal şiddete karşı koymak için Arthur’un önayak olduğu lümpen-proleter bir şiddet sarmalının kutlanmasıyla son buluyor. Bu mesajla ve sonla film, teşhis ettiği (neoliberal ve kapitalist) hastalığın bir semptomuna dönüşüyor.

Geçmişi anlatmasına rağmen aslında şimdinin şiddetini resmetmeyi başaran Joker, ortaya çıkan sistem karşıtı enerjiyi sistemi alaşağı etmek için değil; suçu, cinayeti ve toplum fikrinin temelini oluşturan kolektivizm ve dayanışmayı altüst eden lümpen-proleter bir şiddet yönünde kullanıyor. Henüz bir sınıf bilincine sahip olamayan, ancak isyan etmekte de bir beis görmeyen “yıkıcı” bir lümpen proletarya… Tam da bugünlerde dünyanın birçok yerinde isyan ateşi yeniden yükselmişken, lümpen proletaryanın oluşmasını önlemek, üzerinde düşünülmesi gereken büyük bir sorun olarak hala önümüzde duruyor.