Sinemanın ihtiyarlamayan delikanlısı: Süleyman Turan

Bir filmde işler çıkmaza girmişse, çatışma bir düğümle kilitlenmişse, Süleyman Turan yardıma koşar, çözerdi onu. O bizim için bir çözüm, yazlık sinemalardaki çocukluğumuzun güven veren karakteriydi. Esas oğlan karamsarlık ve umutsuzluk içinde kıvranırken, biz de tahta sandalyelerimizde aynı duyguları yaşarken, Süleyman Turan bizi de esas oğlanla birlikte yüreklendirir, ertesi sabah yaşama sevinciyle uyanmamızı sağlardı.

Salih Bolat  estetik1@gmail.com

Özellikle Yeşilçam sinemasının vazgeçilmez ikinci adamlarından (esas oğlanın sadık dostu) Süleyman Turan’la son on-on beş yılda çok karşılaştık. O Kalamış’ta yaşıyordu, ben Moda’da. Bu nedenle onu sık sık ya Moda sahilinde yürürken ya Kızıltoprak’tan bir taksiye binerken ya da Kalamış’taki Kalkedon’da (Kadıköy Belediyesi’ne ait kafe), birkaç “Kalamışlı ihtiyar” ile sohbet ederken görüyordum. Hatta en son gördüğümde, ölümünden iki ay kadar önce, Kalkedon’da yedi-sekiz ihtiyar (aslında seksenli yaşlarda olmalarına karşın hepsi de genç görünüyorlardı) fırından aldıkları sıcak pideyi ortaya koymuşlar, çay eşliğinde tırtıklıyorlardı. Süleyman Turan epey yorgun görünüyordu.

Kurmacalarda (roman, öykü, oyun, sahne sanatları, sinema) genel öykü, akıp gitmesini alt öykülere borçludur. Alt öyküler olmazsa, kurmacanın katmanları oluşmaz ve şematik olur. Böylece gerçek yaşama benzerliğini kaybederek hakikat duygusu yaratamaz. İşte sinemada da alt öykülerin genel öykü ile ilişkilendirilmesi çok önemlidir. Bir öykü içindeki olaylar zaman süreci içinde ne kadar çok geçmişten şimdiye ve oradan geleceğe, sonra dönüp şimdiye, sonra tekrar geçmişten geleceğe doğru spiral biçimde ilerliyorsa, kurmaca o kadar başarılıdır. Yani olaylar gerçek yaşamdaki gibi birbirlerine neden sonuç ilişkisiyle bağlı gelişmektedir.

‘FİLMLERDE KARAKTERLERİN BAKIŞ AÇILARININ  SIÇRAMA NOKTASI, SÜLEYMAN TURAN’

Süleyman Turan, Türk sinemasında, alt öykülerin genel öyküye bağlanmasında, senaryo gereği geliştirilen entrikanın çözülmesinde önemli roller alan bir karakteri canlandırdı. Bir kurmacanın hakikat duygusu uyandırması, karakterlerin evrimleşmesine de çok bağlıdır. Bir öyküde, herhangi bir karakter taşıdığı özellikleri ya da bakış açısını filmin sonuna kadar hiç değiştirmiyorsa ve geliştirmiyorsa, şematik, yapay bir karakter olur. Oysa gerçek yaşamda karakterler her an değişim ve gelişim içindedirler. İşte Süleyman Turan, filmin ana karakterlerinin değişmesi ve gelişmesi için en önemli araç olarak işlev görüyordu ve bu rolünde de çok başarılıydı. Rol aldığı filmlerde, karakterlerin bakış açılarının değişmesinde nitel sıçrama noktası, Süleyman Turan’dı.

Bir filmde işler çıkmaza girmişse, çatışma bir düğümle kilitlenmişse, Süleyman Turan yardıma koşar, çözerdi onu. O bizim için bir çözüm, yazlık sinemalardaki çocukluğumuzun güven veren karakteriydi. Esas oğlan karamsarlık ve umutsuzluk içinde kıvranırken, biz de tahta sandalyelerimizde aynı duyguları yaşarken, Süleyman Turan bizi de esas oğlanla birlikte yüreklendirir, ertesi sabah yaşama sevinciyle uyanmamızı sağlardı.

Elbette Süleyman Turan’ın üstlendiği bu rolü başka oyuncular da üstlenmişti. Tanju Gürsu, Hayati Hamzaoğlu gibi oyuncular… Vazgeçilmez ikinci adam rolü olmasa da, bir denge unsuru olarak, öykünün aşırılıklara sapmasını önleyen karakterler de vardı. Bu karakterler “arkadaş” tan çok “baba” olurdu. Örneğin Nubar Terziyan, iflah olmaz aşıkların iyi babası olarak, Hulusi Kentmen’le birlikte ilk akla gelenlerdendir. Hiç unutmam, üniversitede öğrencilik yıllarımda, 1970’li yıllarda sık sık İstanbul Büyükdere’de oturan çocukluk arkadaşlarıma giderdim. Nubar Terziyan da aynı sokakta yaşıyordu. Yazları sabah erkenden uyanır, denize girerdi. Havlusunu omzuna atmış, tam bizim pencerenin önünden geçerken, “gençleeer, deniz kaymaaaaak!” diye mutluluk içinde bağırır, bizi de erkenden denize girmeye teşvik ederdi. Oysa biz geç saatte yattığımız için uyanamazdık. Hatta, birbirimize, “oğlum, Nubar bizi uyutmuyor zaten, birazdan geçer” der, mümkünse saat gece on ikiyi geçirmeden uyumaya çalışırdık. Nubar Terziyan’ın gerçek soyadı, “Alyanakziya” ydı. Fakat İhsan Alyanak, Osman Alyanak gibi tanınan isimlerden dolayı soyadını değiştirmiş. Türk sinemasında birçok gayrimüslim oyuncunun film sektöründe kimliğini gizleyerek var olabilme çabası bilindiği için, Nubar Terziyan’ın soyadını değiştirirken hâlâ Ermeni kimliğini görünür kılan soyadını kullanması dikkat çekiyordu. Zaten sinema sektörü Türkiye’de özellikle ışık, görüntü gibi teknik boyutuyla ve oyunculuk boyutuyla başlangıçtan gelişim dönemine kadar gayrımüslimlerin yoğun olarak belirledikleri bir sektördü.

Nubar Terziyan’ın Ayhan Işık’la dostluğu da bir dönemin önemli gündem konusuydu. Nubar Terziyan’la oldukça yakın ilişkisi olan Ayhan Işık’ın ölümünün ardından, Terziyan gazetede yayınladığı taziyeyi “Amcan Nubar Terziyan” olarak imzalamıştı. Ayhan Işık’ın ailesi de “Önemli bir düzeltme” başlığı altında bir gazete ilanı yayınladı. Bu ilanın amacı, “Işıyan” olan eski soyadını Ermeni kimliğini çağrıştırması dolayısıyla değiştiren Ayhan Işık’ın Nubar Terziyan ile herhangi bir akrabalık ilişkisinin olmadığını duyurmaktı.

TÜRK SİNEMASININ İHTİYARLAMAYAN DELİKANLISI

Değerli film yönetmeni Tunç Başaran, Süleyman Turan için şunları söyleyecektir: “Çok iyi aktördür. Her türlü rolün altından kalkar, mükemmeli arar, oynadığı sahneleri beğenmez, tekrar çekimini ister. Büyük foto direktörümüz Kriton İlyadis onun için bir sette ‘Tunç, bilirsin bu adam çok sinematografiktir’ demişti. Oyuncudur o, ama ressamdır aynı zamanda. Çizgi romanlarıyla da ünlüdür. Bir de sabahları uyanamamasıyla. O benim vazgeçemediğim oyuncudur, ihtiyarlamayan delikanlısıdır ve Türkiye sinemasının büyük kazancıdır.”

İzzet Günay ve Göksel Arsoy, Haydarpaşa Lisesi’nden Süleyman Turan’ın arkadaşlarıdır. Sinema oyunculuğuna adımını atacağı ilk günlerde, katıldığı bir yarışmada finale kalır. Diğer finale kalanlar ise Ediz Hun ve Ajda Pekkan’dır. Yeşilçam’ın altın yılları oluşmaya başlamaktadır. Yeşilçam sinemasının iki özelliği düşünülürse, bu sinemada oyuncu olmanın, oldukça zor olduğu daha iyi anlaşılır: Birincisi, o zamanlar bugün olduğu gibi “ajans” ve “menajerlik” sistemi yoktu. Sinema oyuncusu olmak için yarışmalara katılmak ve kazanmak gerekiyordu. İkincisi, filmler bugün olduğu gibi dijital sisteme sahip kameralarla çekilmiyor, makara biçiminde negatif filmlere kaydediliyordu. Bu filmler çok pahalıydı ve geri sarma şansı olmadığından, oyuncular rollerini mümkünse bir seferde gerçekleştirmeliydi. Bu nedenle, oyuncunun kalitesi çok önemliydi. İşte Süleyman Turan gibi oyuncuların kalitesi de böylece anlaşılmaktadır.

‘KOMPLE SANATÇI’

Süleyman Turan’ın da parçası olduğu popüler kültür ahlakının naif, görece masum bir dönemi kapsadığını söyleyebilirim. Ayrıca Turan’ın sağlam ve güven verici oyunculuğunun arkasında onun “komple sanatçı” olmasının yattığını da söyleyebilirim. Aynı zamanda bir ressam ve öykü yazarı olan, şiirler de yazan Süleyman Turan, bilgisayar yaygınlaşmadan önce, gazetelerde birçok çizgi roman yayınlamıştır. Bir sanatçının, sanatın diğer alanlarında da kendini gerçekleştirebilmesi, onun yaratıcı potansiyelinin daha çok ve süzülerek, sorunsuz ortaya çıkmasına neden olur. Bu nedenle belleğimizde yer eden sanatçıların çoğunun başka bir sanat dalıyla da ilgilendiğini görürüz. Örneğin Japon film yönetmeni Kurosawa aynı zamanda iyi bir ressamdır ve filmlerinin çoğunun storyboardlarını kendisi yapmıştır. Angelopuolos, bir şairdir. Yılmaz Güney başarılı bir romancıdır. Günümüzün başarılı oyuncularından Menderes Samancılar şairdir.