Kötü adamlar, iyi oyuncular

Bir ‘kötü adamı’ oynamak zordur. Bu karakteri canlandıran oyuncunun hem filmin diğer başkarakterine karşı inandırıcı bir denge noktası oluşturması, hem de canlandırdığı karakteri ‘ete kemiğe’ büründürmesi, ona bir insanı boyut katması, onu sadece ‘kötülük yapmak için doğmuş kötü adam’ gibi göstermemesi gerekir.

Kerem Bumin  kbumin@hotmail.com

Bir sinema filminin omurgasını kurarken, kuşkusuz yönetmenin konuyu ele alış biçimi, kameranın kullanım şekli ve dili, senaryonun işleyişi kadar filmin oyuncularının performansları da çok önemli bir yer tutar. Özellikle başkarakterleri canlandıran oyuncular başarılı performanslarla filmin çıtasını daha da yükseltebilirler veya aksine vasat performanslar sergileyerek filmin başarısını gölgeleyebilirler.

Eğer söz konusu film büyük bütçeye sahip, iddialı bir yapım ise, başta yapımcılar, seyircileri çekebilecek, bir ‘star’ ismi tercih ederler. Ancak özellikle bu ünlü oyuncu, belli kahraman figürleriyle hatırlanıyorsa veya her zaman filmlerin ‘iyi kahramanı’ olarak lanse edilmişse, seyircilerin tepkisini çekmemek amacıyla, söz konusu oyuncu yine ‘iyi ve doğru adamı’ veya ‘kusursuz kahramanı’ canlandırır, asla amiyane tabirle ‘kötü adamı’ oynamaz. Bu tür bir rol dağılımı, kendini sinemamızda daha belirgin ve dolayısıyla ne yazık ki daha ‘şematik’ bir şekilde gösterir.

Oysa aslında bir ‘kötü adamı’ oynamak zordur. Bu karakteri canlandıran oyuncunun hem filmin diğer başkarakterine karşı inandırıcı bir denge noktası oluşturması, hem de canlandırdığı karakteri ‘ete kemiğe’ büründürmesi, ona bir insanı boyut katması, onu sadece ‘kötülük yapmak için doğmuş kötü adam’ gibi göstermemesi gerekir.

Örnek olarak göstereceğimiz aktörlerin bazıları, çok geniş bir rol ‘paletine’ sahip olmasına rağmen, genelde filme ‘kötü adam’ gerektiğinde (biraz sinemamızda olduğu gibi) akla gelen ilk isimlerden, bazıları ise hiçbir zaman bu şekilde kullanılmamasına rağmen, genel imajını bozmak uğruna, belki de bunu bir ‘meydan okuma’ gibi görerek, bu tür karakterleri canlandırmayı kabul eden ünlü oyunculardan oluşuyor.

BİZE BİR ‘KÖTÜ’ LAZIM!

Gary Oldman, kuşkusuz her sinemaseverin hatırladığı, genelde hep ‘düşmanı’ canlandıran bir oyuncu olarak tanınır. Oldman gerçekten çoğu zaman ‘kötü niyetli’, tehlikeli, psikolojik olarak dengesiz kötücül karakterleri oynamakta neredeyse ‘uzman’ olmuş bir aktördür. İster dengesiz bir uyuşturucu ‘dealer’ını (True Romance /1993) ya da uçak kaçıran Rus teröristlerin başını oynasın (Air Force One/1997), isterse sadist, ‘kirli’ bir polise (Leon/1994) veya gaddar bir hapishane müdürüne hayat versin (Murder in The First/1995) bu durum değişmez. Oldman bütün bu karakterlere hayat verirken asla tekrara düşmez, her birine diğerlerinden ayrıştıran özellikler ekler ve karakterleri genelde hep bir ‘mizah’ dozu taşır. Dünya ölçeğinde tanınırlığını asıl Luc Besson’nun iki filmiyle perçinleyen Oldman (Leon ve Beşinci Element) en son ‘Churchill’i canlandırdığı ve Oscar kazandığı performansıyla hala belleklerimizde!

‘ASİL’ KÖTÜ ADAMLAR

Michael Wincott da Gary Oldman gibi zengin bir kariyere sahip, genelde her zaman sinsi, gaddar ama ‘asil’ kötü adamları canlandıran bir oyuncudur. Yüzünü, ciddi anlamda Oliver Stone’nun filmlerinde (Born Of The Forty July/1989), The Doors/1991) yan rollerde keşfettiğimiz Wincott daha sonrasında ‘asil’ bir unvana veya duruşa sahip ‘kötü adamları’ büyük bir başarıyla canlandırdı. Wincott oynadığı karakterlere, Oldman’ın aksine hiçbir mizah dozu eklemedi, aksine onları, olabildiğince soğuk, duygusuz ve kendilerini ‘dokunulmaz’ olarak gören karakterler olarak sundu. Aklımıza ilk gelen örnekler sinsi bir Şerif yardımcısını oynadığı ‘Robin Hood: Prince Of Thieves’ (1991) acımasız bir asili canlandırdığı ‘1492: Conquest Of The Pardise/1992) ve filmin baş kötü adamını oynadığı ‘The Crow’ (1994) filmleri oluyor. Wincott hala önemli filmlerde ‘düşmanı’ canlandırmak için düşünülen isimlerden biri olmayı sürdürüyor.

NICOLAS CAGE’İN SON SALVOSU!

Nicolas Cage 1980’li yılların başında sinema dünyasına hızlı bir ‘giriş’ yaptı ve sonrasında giderek ünlenmeye başladı. Hem sinema dünyasıyla olan aile bağları (Coppola kendisinin amcası!) hem de kariyerinin başında attığı doğru adımlar onu giderek sinemanın en aranılan aktörlerinden biri haline getirdi. Bu süreçte ‘Birdy’, ‘Moonstuck’ veya ‘Wild At Heart’ gibi önemli filmlerde yer aldı ve Alan Parker, David Lynch ve sonrasında John Woo, Brian De Palma, Martin Scorsese gibi yönetmenlerle çalışma şansına erişti. Ne yazık ki 2000 yılından sonra aktör yılda birkaç filmde oynayıp, neredeyse kendisine gelen her teklifi kabul edip (asıl hedef parasaldı herhalde!) inanılmaz bir tempoyla arka arkaya filmlerde rol almaya başladı ve bunların çoğu gerçekten vasatı aşamıyordu. Yüzünü bu şekilde hızla eskiten oyuncu, en etkileyici rollerinden birini 1995 yılında Barbet Schroeder’in yönettiği ‘Kiss Of Death’ filminde buluyordu. Bu polisiye/film noir arası sağlam filmde Cage, Little Junior Brown adında, kaslı, acımasız, biraz mankafa, çocuksu ve astımlı bir Mafya üyesini oynuyordu. Film için fiziksel olarak özel bir hazırlık yaptığı belliydi ve bu tehlikeli mafya karakterine ‘büyük bir çocuk/azılı bir gangster’ tezatını ustaca yerleştirdi. Sık sık öfke patlamaları yaşayan, mantığıyla değil içgüdüleriyle hareket eden, bu kaba saba karakter hem filmdeki şiddeti ve tehlikeyi temsil ediyor hem de verdiği çocuksu tepkilerle bizi bazen gülümsetiyordu. Cage kuşkusuz bu ‘kötücül’ karaktere neredeyse bir insani boyut katmıştı.

DOMİNİC SENA İLE ÇIKILAN YOLCULUK…

1991 yılında yapılan ‘Thelma And Louise’ filmindeki yardımcı rolüyle Brad Pitt tüm sinemaseverlerin dikkatini çekti ve hoş performansı ile düzgün fiziği sayesinde kendisine ciddi bir kadın hayran kitlesi kazandırdı. Bu etkileyici ‘girişten’ sonra ‘Jonny Suede’ ve ‘A River Runs Throuht It’ gibi filmlerde rol alan Pitt, 1993 yılında, o dönem ilk uzun metrajlı filmini çeken yönetmen Dominic Sena’nın filminde Early Grace karakterini canlandırdı. Bu aslında riskli bir adımdı çünkü Pitt’in kariyeri gerçekten yükselişe geçmişti ve bir yönetmenin ‘ilk’ filminde kendisine bu kadar aykırı bir karakteri oynamak, başarısız bir sonuçla aktörün kariyerine ciddi bir darbe vurabilirdi. Ancak film bizce başarılı oldu. ‘Kalifornia’, iki farklı sosyal tabakadan iki çiftin, Amerika eyaletlerinden geçerek yaptıkları yolculuğu, gerilimli bir hikayeyle birleştirip etkileyici bir sonuca ulaştırıyordu. Brad Pitt ise artık yakışıklı aktör sıfatından sıkılmış bir şekilde kaba, hoyrat, pis ve vurdumduymaz bir karakteri oynadı. Early Grace’in bu pasaklı halinin altında son derece şiddetli bir şekilde insanları öldürebilecek bir psikopat katil yatıyordu. Ancak bizce filmin ilginç olan yanı Brad Pitt’in çizdiği ‘seri katil’ portresinin birçok benzeri gibi kurbanlarını önceden seçen, planlı ve sistematik değil, daha çok anın etkisiyle davranan, genelde para çalmak amaçlı, düzensiz ve biraz ‘ilkel’ bir karakter olmasıydı. Bu, kuşkusuz filmin karanlık atmosferine ciddi bir katkıda bulunuyordu.

‘OLD SCHOOL’ BİR KARAKTER

Dennis Hopper kuşkusuz sadece son dönemlerinde oynadığı ‘kötü adam’ karakterleriyle hatırlanacak bir oyuncu-yönetmen değil ancak bizce bütün bir genç jenerasyon onu ‘Speed’ (1994) ve ‘Waterworld’ (1995) filmlerindeki azılı düşman portreleriyle tanıdı. İlk filmde bomba uzmanı bir suikastçıyı, ikinci filmde ise distopik bir dünyadaki korsanların (Smokers) başını oynayan Hopper, çizdiği portrelerle filmin asıl kahramanları karşısında asla ezilmedi, hatta bazen onların önüne bile geçti. Daha önce birçok sinema başyapıtında rol almış oyuncu, canlandırdığı kötü adamlara belirli bir amaç ve kendine has özellikler vermeyi ihmal etmiyordu. Kendisi bir röportajında, son filmleri için: ‘Çok iyi oynuyormuşum gaddarlığı… Öyle diyorlar!’ ifadesini kullanmıştı.

BEKLENMEDİK BİR TOM CRUISE

Tom Cruise de aynen Brad Pitt gibi, kariyerinin başlarında genç kızların gözdesi olmuş, daha sonrasında tabii ki daha ‘ciddi’ rollerle kariyerini inşa etmiş bir ‘star’ oyuncuydu. Her ne kadar büyük yönetmenlerle çalışmış ve çok önemli filmlerde başrol almış olsa da, yine de onun sanki ‘saklı kalmış’ bir yüzünü asla beyaz perdede göremiyorduk. Bu ‘saklı yüz’ün oluşumunun ilk emarelerini ‘Magnolia’ (1999) filminde görsek de oyuncu, asıl büyük patlamayı kuşkusuz Michael Mann’nin yönettiği ‘Collateral’ (2004) filmindeki Vincent karakteriyle yaptı. Bu filmde profesyonel, sistematik, soğukkanlı bir şekilde kurbanlarını öldüren bir kiralık katili oynayan Tom Cruise, kendisini sürekli ‘Kötülük yapan bir adam’ gibi değil sadece ‘işini yapan bir profesyonel’ gibi tanıtıyordu. Yönetmen Mann’in kurduğu dünyayla tam olarak örtüşen bu karakter bazı anlarda kendisine ‘zorunlu’ olarak şoförlük yapan Max karakteriyle özel hayatına dair konuşmalar yapmaktaydı. Seyirci olarak asla Vincent karakterine sempati ile bakmıyorduk, sadece onu ‘anlamaya’ çalışıyorduk. Başka bir deyişle Cruise bir ‘kötü adamı’ nelere dayanarak sorgulayabileceğimizi bize gösteriyordu.

YİPPEE-Kİ-YAY HANS!

Başta da değindiğimiz gibi filmin asıl kahramanına karşı gerekli denge noktasını oluşturabilecek ilk oyunculardan biri de kuşkusuz İngiliz oyuncu Alan Rickman’dır. Asla filmlerin jeneriğindeki ilk isim olmasa da Rickman hem ikon olmuş John McClane (Die Hard) gibi bir karaktere, hem de Robin Hood gibi bir kahramana layığıyla kafa tutmuş bir ‘Kötü adama’ hayat verdi. Rickman da genelde çizdiği ‘kötücül’ karakterlere belli bir ‘Kara mizah’ katıyordu ama bizce onu asıl benzerlerinden ayıran nokta, canlandırdığı kişilere bir züppe veya ‘kendini beğenmiş’ tarzda bir ‘British’ hava katmasında yatıyordu. Genelde sakin, ağırbaşlı, düzenli ve soğukkanlı bir porte çizen Rickman, ‘sinsi’ karakterini filmin en can alıcı noktalarında ortaya çıkarıyor ve filmin kahramanını içinden çıkılması çok zor durumlara sokuyordu. Oyuncunun canlandırdığı ‘Kötücül’ karakterler belki de aklın her zaman kas gücüne karşı galip çıkacağının en güzel örnekleriydi.

TERMİNATÖR’ÜN T-1000’İNİ UNUTMAMAK LAZIM!

‘Terminator 2’ filmi, sanırız en çok Robert Patrick’in oyunculuk kariyerine yarar sağlamıştır. Bu filmin öncesinde neredeyse tanınmayan bir oyuncu olan Patrick, oynadığı T-1000 modeli ‘Kötü’ Terminatör rolüyle bir anda dikkat çeken bir ‘yan rol oyuncusu’ oldu. Bu rol sonrasında belki asla filmin ‘Tek’ ve ‘asıl’ kahramanı olmadı ancak hem role uyan fiziği hem de performansı ona birçok iddialı filmde önemli rollerin kapısını açtı. Oyuncunun rol tercihleri daha sonra inişli-çıkışlı bir yol izlese de, yapımcılar karanlık ve soğuk bir hava estirecek bir isim aradıkları takdirde onu da hatırlamalıdırlar diye düşünüyoruz.

Son olarak kariyerini ‘uzak doğu’ savaş sanatı konulu filmler üzerine inşa eden Jean-Claude Van Damme’ın bile ‘Expendables’ (2010) filminde ‘Vilain’ (isminin anlamı her şeyi açıklıyor herhalde!) adında ‘Kötücül’ bir karakteri oynadığını, usta oyuncu Kiefer Sutherland’ın ise, kariyerinin başında olmasa da artık giderek daha karanlık ve tehditkar ‘kötücül’ adam rollerini tercih ettiğini ekleyelim.


Kerem Bumin kimdir?

1976 yılında Paris'te doğdu. 1994 yılında İzmir Özel Saint-Joseph Lisesinden mezun oldu. 1996-2000 yılları arasında Strasbourg Sosyal Bilimler Fakültesinde (USHS) Tarih ve Edebiyat bölümlerinde okudu. Ardından 2000 yılında İstanbul'a geri dönüp 2004 yılında Bilgi Üniversitesi Sinema/ Televizyon bölümünden mezun oldu. 2004 yılından itibaren çeşitli uzun ve kısa metrajlı sinema filmlerinde ve Belgesel filmlerde yardımcı yönetmen olarak görev aldı. Semih Kaplanoglu'nun 'Süt' adındaki sinema filminin ekibinde yer aldı. Son birkaç yıldır Yunan yönetmen Angelos Abazoğlu ile birlikte, Arte kanalı için Belgesel filmler üzerinde çalışmaya devam ediyor . Yaklaşık iki senedir Gazeteduvar'da sinema filmleri üzerine eleştiriler yazıyor .