Cüneyt Cebenoyan için: Yazarak ve yaşayarak yasla mücadele etmek

Cüneyt Cebenoyan, filmler deryası içinde yüzen, İstanbul’u, onun erguvanisini mesken tutmuş bir rehberdi. Yazarak ve yaşayarak filmleri, dünyayı, kendisini, geçmişini anlamaya ve açıklamaya çalıştı.
Cüneyt Cebenoyan, eşi Ayşegül Cebenoyan ile çekilen bu fotoğrafı dün sosyal medyada paylaşmıştı...

Hasan Akbulut*

Haber ajansları, “Cüneyt Cebenoyan trafik kazasında hayatını kaybetti” başlığı ile paylaşıyorlar son dakika haberini. Haberin soğukluğu ile Ağustos’un yakıcı sıcaklığı birbirinden ne kadar da uzak! Biri sıradanlaşmış bir durum, diğeri derinden yaralayıcı, üzücü bir olay, bir hayatın, talihsiz biçimde bitişi. 30 Aralık 1994’te ablası Yasemin Cebenoyan ile sinema yazarı Onat Kutlar’ı The Marmara Oteli’ne yapılan bombalı saldırıda; annesi, babası ve oğlunu ise 1999 Marmara depreminde kaybettiği anımsandığında, hayatın Cüneyt için hiç de adil olmadığı aşikâr. Psikoloji literatürü, kaybın neden olduğu travma ve yasa dair pek çok şey söylüyor. Bunlardan en yaygın olanı ise, kabaca ifade edilecek olursa, travmalardan kurtulmak için onunla konuşarak, yazarak, çizerek yüzleşmek gerektiği. Cüneyt, bunu çok iyi bildiği için hep filmler üzerine konuşmayı ve yazmayı seçti. Tıpkı Onat Kutlar gibi. Birgün gazetesindeki “Zaman Tedavi Etmez” başlıklı yazısında ise, kayıpları, yasları üzerine doğrudan yazdı. Bu yazısında belirttiği gibi Cüneyt, bir süre rehberlik yaparak geçimini sürdürmesine karşın tutkusu olan sinema ve müzik üzerine yazarak ve yaşayarak zamansız kayıplarına karşı mücadele etti. Yazdıklarında hep, yaşadıklarının izi olduğunu söylemek, herhalde yerinde olur.

Cüneyt’i, Birgün gazetesindeki film eleştirilerinden tanıdım. Bu yazılarında filmlere, sıradan olmayan bir bakış sezmek mümkündü. Tam da filmlere bilimsel eleştirel yaklaşım, onu filmlerin konusunu ve anlatısını özetlemeyi film eleştirisi addeden sinema yazarlarından ayırmaktaydı. Kimileyin gazetelerde yazan bazı film eleştirmenleriyle anlaşmazlığa düşse de, Cüneyt Cebenoyan’ın, temelde eleştirel yaklaşımları, özellikle psikanalizi benimsediğini söylemek mümkün. Filmleri daha iyi anlama ve açıklama çabası, onu bu nedenle felsefeden psikolojiye, sosyolojiden ideolojiye değin farklı alanlarda dizgeli bir okumaya sevk etmişti. Buna, Açık Radyo’da yaptığı Erguvani İstimbot adlı programına konuk olarak katıldığımda tanık olmuştum. İsveçli yönetmen Ingmar Bergman’ın “Persona” (1968) filmi üzerine yaptığımız programda, filmi Jung’un kolektif bilinçaltı, persona, maske, Lacan’cı psikanalizin ayna evresi, benliğin oluşumu ve modernist estetiğin kavramları aracılığıyla okumuştuk. Yaklaşık bir saat süren programda, gerek filmin çok katmanlı yapısı, gerekse konuşacaklarımızın çokluğu nedenleriyle ancak bir kez müzik arası verebilmiştik. Sinema tarihinde ve onun benliğinde izler bırakmış filmler üzerine, “Bir film pir film: Sinemasal sohbetler” mottosuyla yaptığı programa verdiği “Erguvani İstimbot” adı, onun hayattaki duruşunun tam karşılığı olsa gerek. Sözlükler, istimbot için “buharla işleyeni filika büyüklüğünde deniz teknesi” tanımını yapıyor. Cüneyt Cebenoyan ise, filmler deryası içinde yüzen, İstanbul’u, onun erguvanisini mesken tutmuş bir rehberdi. Yazarak ve yaşayarak filmleri, dünyayı, kendisini, geçmişini anlamaya ve açıklamaya çalıştı. Toprağın, filmin, erguvanın bol olsun.

* Prof. Dr. / İstanbul Üniversitesi, İletişim Fakültesi Öğretim Üyesi