Acınma mertebesine ulaşmak

Babis Makridis'in filmi Zavallı 19 Temmuz'da vizyona girdi. Film, sadece mutsuz olduğu zamanlarda mutlu olabilen bir adamın hikayesini konu ediyor. Baş karakter yakaladığı mutluluğu devam ettirebilmek için elinden ne geliyorsa yapmaya hazır...

Coşkun Liktor

“Acıma, yalnızca başlangıçta – tıpkı morfin gibi – hastayı rahatlatır… Fakat kullanılacak oran bilinmez ve zamanında kesilmezse öldürücü bir zehir olur… Vücut nasıl daha fazla morfine ihtiyaç duyarsa ruh da gittikçe daha fazla acımaya ihtiyaç duyar” Avusturyalı yazar Stefan Zweig’ın “Acımak” (1939) romanında geçen bu satırlar, Babis Makridis’in ikinci uzun metrajı Zavallı’nın (Oiktos, 2018), ana fikrini de özetliyor bir bakıma. Tevekkeli değil Zweig’ın romanı, Makridis’in filmin hazırlık aşamasında fikir edinmek için okuduğu kitaplardan biri. Zweig’ın romanı, karşısındakine istediğini yaptırmak için onun acıma duygusunu sömüren kötürüm bir genç kadınla ona acıdığı için ilgi gösteren genç bir teğmen arasındaki trajediyle sonuçlanan ilişkiyi konu alır. Zweig, romanında acımanın pek o kadar masum bir duygu olmadığını, hem acıyan hem de acınan taraf için trajik sonuçlar doğurabileceğini gösterir. Makridis de özgün adı “acıma” anlamına gelen Zavallı’da çevresindeki insanların kendine acımasına bağımlı hale gelen bir karakteri savrulduğu absürt uçlara kadar izliyor. Prömiyerini Sundance’te yapan Zavallı, karısı hastanede komada yatarken haline acıyanların gösterdikleri ilgiye müptela olan bir adamın hikayesini anlatıyor. Hali vakti yerinde bir avukat olan baş karakterimiz, karısı sağlığına kavuştuktan sonra insanların ona acımaktan vazgeçmesini kabullenemiyor bir türlü. Öyle ki yeniden acınacak duruma düşmek için yapmayacağı şey yok.

YUNAN YENİ DALGASI

Makridis, Köpek Dişi (Kynodontas, 2009) ile dünya çapında ses getiren Yorgos Lanthimos’un başını çektiği Yunan Yeni Dalga – veya diğer adıyla Yunan Tuhaf Dalga – sinemasının temsilcilerinden. Arabasında yaşayan bir adamın başından geçen absürt olayları anlatan ilk uzun metrajı L (2012) gibi Zavallı da Yunan Yeni Dalgası’nın özünde yatan tuhaflığın ve kara mizahın damgasını taşıyor. Lanthimos gibi Makridis de karakterlerin absürt davranışlar sergilediği yapay ve soğuk bir film evreni kuruyor. Bunda Makridis ile birlikte filmin senaryosunu kaleme alan Efthymis Filippou’nun da payı var kuşkusuz. Zira Köpek Dişi, The Lobster (2015) ve Kutsal Geyiğin Ölümü (Killing of a Sacred Deer, 2017) dahil olmak üzere Lanthimos’un neredeyse bütün filmlerinin senaryosunda Filippou’nun imzası var. Sabit kadrajlar, stilize görseller ve simetrik kompozisyonların ağırlıkta olduğu Zavallı, çekim tekniği açısından da Lanthimos’un filmlerine benziyor. Dahası Zavallı’nın kapanış jeneriğinde “Avukat” diye anılan isimsiz başkarakterin ifadesiz yüzü ve ruhsuz tavırları, Lanthimos’un filmlerindeki oyuncuların mekanik performanslarını andırıyor. The Lobster’ın David’i veya Kutsal Geyiğin Ölümü’nün Steven Murphy’si gibi duygudan tümüyle yoksun bir adam izlenimi veriyor Avukat – ağlarken bile. Avukatın zihninden geçenleri kısa yoldan izleyiciye aktarmak için Makridis filmde bir sürü ara yazı kullanmayı tercih etmiş. Ne var ki sık sık araya girip akışı bölen siyah ekran üzerine küçük beyaz harflerle yazılmış bu yazılar, filmin anlatısını güçlendirmeye yetmiyor.

STERİL BİR HAYAT

Otomatik kepenk yavaş yavaş açıldıkça incecik tül gibi bulutlarla yol yol olmuş mavi gökyüzü çıkıyor ortaya. Kırışıksız, masmavi bir deniz, güneş, palmiyeler… Kartpostallardan fırlamış gibi duran sakin ve huzurlu bir deniz manzarası… Sahilde yürüyüş yaparak bu güneşli, sıcak yaz gününün tadını çıkaran insanlar… Kamera, odanın içinde yatağın ayakucuna oturmuş hıçkıra hıçkıra ağlayan adama kesiyor sonra. Başına çok büyük bir felaket gelmiş olmalı ki böyle güzel bir günde, böyle güzel manzaralı bir evde oturmuş ağlıyor. Kadrajın büyük bölümünü kaplayan çift kişilik boş yatak bize bir ipucu verebilir. Kim bilir onu böylesine üzen, o yatakta olmasını arzuladığı kişinin yokluğu belki de. Bu ağlama seansının onun her gün tekrarladığı rutinin bir parçası olduğunu bu noktada bilmiyoruz henüz. Modern tarzda döşenmiş, denize nazır lüks dairesinde ergenlik çağındaki oğlu ve sadık köpeğiyle birlikte yaşayan baş karakterimiz – nam-ı diğer avukat – ağlama seansından sonra kapıda durup sabırsızlıkla komşusunun getireceği portakallı keki bekliyor. Bu hesaplı bekleyiş, üzüntüsündeki samimiyetsizliği ele veren ilk ipucu.

Aynı sahneler küçük farklılıkla tekrar tekrar yineleniyor filmde: Her gün açılan kepenk, aynı mavi gökyüzü, aynı deniz manzarası, aynı palmiyeler, yatağın kenarına oturup ağlamalar, portakallı kekle yapılan kahvaltılar, hastane ziyaretleri… Ve yeni baştan tekrar aynı döngü… Bütün bu tekrarlar avukatın ne kadar da monoton, korunaklı ve steril bir hayat sürdüğünü vurgulamaya yarıyor. Karısı kaza geçirip komaya girmeden önce de monoton, korunaklı ve steril bir hayat sürüyordu muhtemelen. Ama şimdi büyük bir fark var. Ayrıcalıklı küçük burjuva hayatında meydana gelen bu felaket (yani karısının komaya girmesi) sayesinde acınacak biri mertebesine yükselmiş vaziyette artık. Bu mertebeyi kaybetmeye de hiç niyeti yok. Mağdur, acınacak biri olmanın hazzını hiçbir şeyle değişmek istemiyor. Tanıdığı herkese kendini acındırarak onlardan bir şeyler koparabilir: Portakallı kek, kuru temizlemecide indirim, acıyan bakışlar, teselli eden bir sarılma, belki de sırf nezaket icabı söylenmiş, yarım yamalak sözler, ne olursa… Ona bahşedilen en küçük acıma kırıntısının tadını ziyadesiyle çıkarıyor. Piyanist olma yolunda ilerleyen oğlu, piyanoda neşeli melodiler çaldı mı tepesi atıyor avukatın. Müziği duyanlar neşeli olduğunu zannedip ona acımaktan vazgeçebilirler çünkü.

ÜZÜNTÜ SİMÜLASYONU

Kendisine acınması isteğiyle böylesine yanıp tutuşan Avukatın, onu insanların gözünde “acıma nesnesine” dönüştüren bir hastalıktan veya maluliyetten mustarip birinin yerinde olmayı arzulaması gerekmez mi? Anlaşılan böyle bir acıma değil onun istediği. Böyle bir acımada tepeden bakma, küçük görme vardır çünkü. “Her acımanın içinde, bir kötü kaderin kendine rastlamayışının sevinci vardır” diye yazar Necati Tosuner “İnsan Sayılmak” adlı öyküsünde. Oysa avukat, dolaylı yoldan acıma nesnesine dönüşmenin peşinde. Kısacası bizzat kendisinin değil, yakınlarının başına gelen felaketler üzerinden acıma devşirmeye çalışan biriyle karşı karşıyayız – kendi tatmininden başka kimseyi umursamayacak kadar narsist ve egoist biriyle. Onun karısına üzüldüğü falan yok, üzülmenin simülasyonunu yapıyor sadece. Hal böyleyken filmin sloganı “üzülmeye devam et” yerine “üzülme simülasyonu yapmaya devam et” olsa yeriydi. Üzüntü simüle edilebilen bir şey olduğuna göre kimin üzüntüsü gerçek kiminki simülasyon nereden bileceğiz? Sözgelimi avukatın hastanenin koridorunda birkaç kez rastladığı iki gözü iki çeşme ağlayan acılı anne, hasta oğluna gerçekten üzülüyor mu, yoksa üzülüyormuş gibi mi yapıyor? Ya avukatın müvekkilleri arasında yer alan, babaları vahşi bir cinayete kurban gitmiş orta yaşlı iki kardeşe ne demeli? Onların da avukat gibi insanlara kendilerini acındırıp ilgi çekmeye çalışmadıkları ne malum? Hatta bu yönde imalar bile var filmde. Sözgelimi kardeşlerden erkek olanı saçlarının babası öldüğü gün üzüntüden bir anda beyazladığını söyleyince kız kardeşi ona öyle bir bakış fırlatıyor ki erkek kardeşin yalan söylediğinden kuşkulanıyoruz. Avukat da bir seferinde babasına çektiği kahırlardan dolayı saçlarına ak düştüğünü söylemişti.

MELODRAM PARODİSİ

Filmin tam ortasında, hastaneden gelen acil bir telefonla her şey bir anda değişiveriyor. Ne olduğunu anlayamıyoruz ilkin. Gözlerinden yaşlar süzülen hemşirenin yüzünü görüyoruz yakın planda. Mutluluk gözyaşları mı bunlar, yoksa…? Kamera, hemşirenin yüzünden yoğun bakımın kapısında sırtı bize dönük vaziyette duran avukatın ensesine kesiyor. Dolayısıyla avukatın yüzünü, onun tepkisini göremiyoruz. Halen yatakta yattığını tahmin ettiğimiz avukatın karısı da kadraj dışında. Kamera geriye doğru yavaş yavaş uzaklaşıp hastane odasını terk ederken de kadraj dışında kalıyor. Ekran tümüyle siyaha kesiyor sonra. Filmin görsel dilindeki kodların hepsi bize kadının öldüğünü düşündürüyor. Böyle bir sahneyi bir Hollywood melodramında izleseydik yüzde yüz öyle olurdu. Yönetmen burada melodramlarda rastlayacağımız hastane sahnelerinin parodisini yapıyor sanki. Filmde Zeffirelli’nin Şampiyon’una (The Champ, 1979) atıf yapılması tesadüf olmasa gerek. Avukat bir seferinde arkadaşlarıyla kağıt oynarken Şampiyon’u ne kadar çok beğendiğinden bahsediyor uzun uzadıya. Şampiyon’un avukatı en çok etkileyen yanı, birçok Hollywood melodramının aksine filmdeki gözyaşlarının sahte değil de gerçek izlenimi vermesiymiş. Zavallı ise Şampiyon gibi izleyiciye gözyaşı döktürmeyi amaçlayan acıklı filmlerin (tearjerker) taban tabana zıttıı. Zavallı’da da gözyaşı, hastalık, ölüm, cinayet gibi “trajik” unsurlar var, ama bunların hiçbiri izleyicide duygu uyandırmaya hizmet etmiyor. Karakterlerin haline ne üzülüyoruz ne de acıyoruz. Aristo “Poetika”sında acımayı, “hak etmediği halde felakete uğrayan bir kimse karşısında duyulan” his olarak tanımlar. İzleyicide acıma uyandırmak trajedinin işidir, bir de melodramın. Melodramlarda karakterlerin yakın çekimde verilen yüzleri, ayrıntı planlarla gözümüze sokulan mimikleri bizi onlarla özdeşleşmeye teşvik eder. Oysa Zavallı, yüzü her daim ifadesiz başkarakteriyle özdeşim kurmamızı engelliyor. Melodramlardaki abartılı duygusallığın yerine Zavallı’da abartılı bir duygusuzluk hakim. Velhasıl izleyicinin beklentisini her fırsatta boşa çıkaran Zavallı, melodramların tüm klişelerini tepetaklak ederek parodisini yapıyor.

Yönetmenin dediğine bakılırsa Zavallı bir komedi filmi, hem de izleyicilerin yüksek sesle gülmekten çekinmemeleri gereken bir komedi. Avukatı canlandıran Yannis Drakopoulos’un stand-up gösterileri yapan bir komedyen olduğunu da belirtelim. Filmdeki kara mizahın kaynağı ironik anlatım tarzı. İroni, başkarakterin olaylara beklentimizin tam aksi yönünde tepki vermesinden doğuyor. Avukat üzülmesi gereken yerde, yani bir yakının başına bir felaket geldiğinde, mutlu oluyor. Tam tersine hayatında sevindirici bir gelişme olduğunda, sözgelimi karısı iyileştiğinde veya oğlu piyano resitalinde başarılı bir performans sergilediğinde üzülüyor. Makridis, avukatın duygusal dalgalanmalarını yansıtmak için klasik müzikten yararlanıyor. Filmin ilk yarısında avukatın karısı komadayken arka planda duyulan müzik Beethoven’ın “Neşeye Övgü”sü. Oysa karısı sağlığına kavuştuktan sonra arka planda hüzünlü bir beste olan – ve adı “Ölüler için Dua” anlamına gelen – Mozart’ın “Requiem”i çalıyor.

FELAKETİ ÇAĞIRMAK

Karısının ölmeyip de sağlığına kavuşması avukat için büyük bir darbe oluyor. Hem de karısının cenazesinde giyeceği siyah takım elbiseyi bile çoktan hazırlamışken. Hem de cenazede okumak üzere bir ağıt yazmışken – ölen karısını ne kadar çok sevdiğini dünya aleme ilan eden, onun anısına binlerce hayvan kurban edeceğinden bahseden, ağdalı bir ağıt. Karısı iyileştiğinden artık ona ne kek getiren var ne de teselli etmek için sarılan. Eskiden olduğu gibi her sabah ağlamak için yatağın ayakucuna oturuyor ama gözyaşları akmıyor bir türlü. Çünkü yatakta karısı var artık. Karısının meme kanserine yakalandığı fantezisiyle avunmaya çalışıyor bir müddet. Ama kendisine acılı bir hasta yakını süsü vererek hastane koridorlarında dolaşması da para etmiyor. Hasta yakınlarını, başına bir felaket gelenleri ölesiye kıskanıyor, en çok da babaları vahşi bir cinayete kurban giden müvekkillerini. Felaketlerle, acılarla dolu bir hayat onun istediği. İşte bu yüzden ofisinin duvarında halihazırda asılı duran tabloyu indirip yerine fırtınalı bir denizde dalgalarla boğuşan bir gemi resmi asıyor. Deniz kıyısındaki sandalları resmeden önceki tablo fazlasıyla sakin ve huzur vericiydi çünkü, tıpkı evinden görünen deniz manzarası gibi. Zavallı adamın kendi felaketini tezgahlamaktan başka çaresi kalmıyor sonunda. Hele dahice bir planla suçu oğlunun üzerine yıkmayı bir başarabilirse… Yeter ki tekrar eskisi gibi kana kana ağlayabilsin. Bu uğurda köpeğini, babasını, karısını, oğlunu, herkesi ama herkesi harcamaya hazır. Nihayetinde boş yatağın kenarında oturup ağlayan avukatın görüntüsüyle açılan film yine aynı görüntüyle kapanıyor.