Tolkien, Tolkien olmadan önce...

‘Tolkien’, sinema dünyasında adeta bir çığır açmış bir evrenin, bir büyük maceranın kurucusunun hayatına içten bir bakış atmak için güzel bir fırsat. Kuşkusuz büyük yazarın ve kitaplarının tutkunları çok özel bir tat alacaklardır ve bizim gibi, bu yazarı asıl olarak sinemaya uyarlandığında tanıyanlar da kesinlikle hayal kırıklığına uğramayacak!

Kerem Bumin  kbumin@hotmail.com

Özellikle sinemaya uyarlanan ‘Yüzüklerin Efendisi’ üçlemesiyle, dünya çapında büyük bir üne kavuşmuş yazar John Ronald Reuel Tolkien’in hayatını daha doğrusu hayatının bir bölümünü anlatan ‘Tolkien’ filmi, son zamanlarda sık sık benzerlerini gördüğümüz ‘Biopic’ olarak adlandırabileceğimiz, önemli bir figürün hayatını beyaz perdeye yansıtan filmlerin son örneği gibi duruyor.

Sanat dünyasına şarkı, dans, resim veya müzik gibi dalların dışında kalan yani kısaca edebiyat dalında unutulmaz eserler kazandırmış bir ismin hayatının beyaz perdeye yansıtılması bizce her zaman riskli ve zor bir görevdir. Çünkü görsel yanı olmayan bir sanatı, sinema gibi görsel gücü çok yüksek başka bir sanata uyarlamak, birçok defa konuyu tam işleyememe, olayları abartma ve gereksiz dramatize etme veya başkarakteri her yönüyle yansıtamama gibi tuzaklara düşebilir. Tolkien filminin yönetmeni Dome Karukoski ise bu tuzaklardan sıyrılmak için iki önemli koz kullanıyor: ilk olarak yönetmen bakışını Tolkien’nin kitaplarını yaratma sürecinden ziyade onu bu kitapları yazmaya iten olaylara yönlendiriyor. Ayrıca zaten neredeyse bütün bir jenerasyonu etkilemiş bir sinema olayının yaratıcısının hayatını işlemek, her zaman ilgiye değer bir konu gibi duruyor.

O zamanlar İngiltere sömürgesi olan Güney Afrika’nın Blomfontein şehrinde doğan Tolkien ve kardeşi, babalarının çok erken bir yaşta aralarından ayrılmasından dolayı, kilisenin de desteğiyle, anneleriyle İngiltere’nin Sarehole kentine taşınır. Annelerinin de aralarından ani ve zamansız ayrılmasıyla yetim kalan Tolkien, parlak zekası ve bilgisi sayesinde King Edward okuluna ve Exeter Koleji’ne burslu bir şekilde kabul edilir. İçindeki roman yazma aşkı hiç sönmeyen Tolkien, bu süre içerisinde üç çok yakın arkadaş edinir ve kendisi gibi yetim olan Edith isimli bir genç kıza aşık olur. Ancak tam hayatını bir düzene koyacakken patlak veren Birinci Dünya Savaşı ve Tolkien’in ön cephelere gönderilmesi, onun hem gelecek planlarını bozacak hem de ilginç bir şekilde ona, yazmak istediği roman için bazı tetikleyici noktalar gösterecektir.

BİR ÇOCUKLUK VE DÖNÜM NOKTALARI

Önemli bir tarihsel ismi anlatan filmler, eğer bu karakter daha çocukluk yaşlarında derin izler bırakacağı bir alanda bazı emareler gösteriyorsa, bu dönemi kısaca olsa da gösterilir. Bu başarı özellikle müzik dalında kendini gösterecekse, bu cevher, çocuk yaştaki başkarakterin inanılmaz bir müzik kulağına veya çok etkileyici sese sahip olmasıyla beyaz perdeye yansır. ‘Tolkien’ filminde ise yönetmen başkarakterin çocuk yaşlarında en kayda değer şeyleri, onun ailesiyle başka bir ülkeye taşınması ve kendilerine karşı şefkatli olan annesiyle olan bağları olarak gördüğü için bu dönemleri hızlı bir şekilde geçiyor. Ancak işin asıl ilginç olan tarafı başkarakterin kendini keşfetme ve öne çıkma dönemi, onun yetişkin yaşlara yaklaştığı zamanlarda değil çok daha erken geliyor. Bu türdeki filmlerde, bazen başkarakterler sert bir aile ortamından çıkıp, bir süre boşa kürek çektikten sonra yetenekleri bazı kritik yerlerde kendini gösterir ve yavaş yavaş yükselişe başlarlar. Bu durum genelde çocukluk veya ergenlik döneminde değil belli bir yaştan sonra gerçekleşir. Tolkien ise kötü bir aileden bile gelmiyor, çok küçükken adeta ‘ailesiz’ kalıyor ve çok uzun süre ciddi maddi sıkıntılar yaşıyor. Ancak onun asıl sanatsal açıdan yoğrulduğu ve gerçek arkadaşlıklar kurduğu dönem neredeyse ortaokul zamanında başlıyor. Çok farklı sosyal tabakalardan olduğu halde hayatının sonuna kadar dost kaldığı bu gençlerle tanışması ve oldukça erken yaşta karşılaştığı hayatının aşkı, maddi olarak olmasa da manevi açıdan Tolkien’i inanılmaz mutlu eden olaylar gibi duruyor. Dolayısıyla başkaraktere gerçek anlamda hiç acımıyoruz sadece ona zorlu hayat yolunda eşlik ediyoruz.

GEOFFREY VE DİĞERLERİ…

Filmin bizce bel kemiğini oluşturan sekansları, Tolkien’in ortaokuldan başlayıp Oxford Üniversitesi’ne kadar beraberliğini sürdürdüğü yakın arkadaşlarıyla olduğu yani kısaca bu ‘Dörtlü’ çetenin göründüğü sekanslar oluşturuyor. Başta bu arkadaş grubuna tamamen yabancı olan ve dolayısıyla pek girmek istemeyen ancak ilk adımı attıktan sonra da bu sohbetlerin tadını alan Tolkien’in bu sekanslarında her ne kadar incelikli ve üst düzey diyaloglar yer alsa da yine de biraz ağır, durağan ve statik bir anlatım mevcut. Bu, 14-15 yaşlarındaki arkadaş grubunun neredeyse yetişkinler gibi davranıp, konuşmalarından mı yoksa bahsettikleri konuların sosyal ve felsefi derinliğinin hızına yetişemememizden mi kaynaklanıyor bilemeyiz ama yine de bizler ve onlar arasına belli bir mesafe koyuyor.

Tabii ki 20’inci yüzyılın başında, İngiltere’nin en prestijli okullarında okuyan, kariyerli ve neredeyse Aristokrat ailelerden gelen gençlerin aralarında sadece boş konuşup, şakalaşmalarını bekleyemeyiz. Dolayısıyla bu ‘Büyümüş de küçülmüş’ gibi duran gençlerin konuşmaları, değindiğimiz mesafeye rağmen inandırıcı ve ‘lezzetli’ duruyor. Bu ‘Dörtlü’ grup Oxford’a başladığında ise, belki de tavırları ve konuşmaları tam kıvamını buluyor.

KARİYER Mİ, YOKSA AŞK MI?

Başkarakterin filmde yaşadığı en büyük ikilem, beklenildiği üzere, duygusal ve mantıklı seçimleri arasında kalmaktan kaynaklanıyor. Tamamen bu ‘sağlam’ çetenin dışında kalan ancak Tolkien’in tek gerçek aşkı olan Edith, belli bir yerden sonra başkarakterin güçlü adımlarla ilerlediği kariyerinde, bir anlamda duygusal ‘zaafiyet’i temsil ediyor.

Edith’in Tolkien’in yakın arkadaşlarıyla buluştuğu tek sahnede de, baş başa gittikleri operanın kulislerinde biten akşamda da gördüğümüz üzere Edith, Tolkien’in dünyasına yabancı olmayan, kültüre ve edebiyata önem veren, hatta bu konularda fikir alışverişi yapmaya meraklı, tutkulu bir karakter. Dolayısıyla yönetmen Edith karakterine üstten bir bakış atmıyor ve onu sadece Tolkien’in kariyerine bir ‘ayak bağı’ gibi sunmuyor Hatta Edith, bu edebiyat dünyasıyla tanışmayı, himayesinde yaşadığı kadının tekdüze ve sıkıcı hayatından bir ‘kaçış’, bir ‘nefes alma’ gibi görüyor.

Bu ilk buluşmadaki ‘nefes alma’yı kısa kesip, Edith’i arkadaşlarının yanından uzaklaştıran Tolkien, burada belki biraz kendisinin de dışardan dahil olduğu bu sosyal sınıfa, sevdiği birisi olsa bile, Edith’in dahil olmasından biraz rahatsız olmuş gibi duruyor.

‘Tolkien’in bizce ‘zayıf karnını’ ne yazık ki, yönetmenin çok önem verdiği belli olan, filmin başında ve belli aralıklarla gelen, karakterin savaşın ortasında, ön cephelerde yaşadığı sekanslar oluşturuyor. Bu sekanslar her ne kadar teknik açıdan kusursuz olsa ve savaşın bütün korkunçluğunu ve gaddarlığını hatırlatsa da, başkarakterin, burada biraz kaybolmuş bir şekilde, çok yakın bir arkadaşını araması yine de biraz beyhude ve yönü belli olmayan bir çaba gibi duruyor. Bu sekansların asıl amacı, kuşkusuz, kazara da olsa Tolkien’in bu dehşet ortamında, romanında çizeceği karakterleri ve dünyayı tanıması oluyor. Buna rağmen buralarda hem bir ‘bu olayı önemsiz gösterme’ hem de bir ‘geçiştirme’ duygusu kendini gösteriyor. Sanki bu sekanslar filmin geri kalanının yan öyküsü, ayrıntı olayı gibi duruyor. Yazarın kariyerini hatta hayatını etkileyen bu kadar önemli bir boyutun bu kadar hızlı ve üstünkörü işlenmesi bizce filmin genel dokusuna uymuyor.

Oyuncular gerçekten güzel performanslar sergiliyorlar. Başta özellikle ‘X-men’ serisinin ‘Hank McCoy/Beast’ı olarak aklımızda kalan Nicholas Hoult ve yakın arkadaşlarını oynayan Anthony Boyle, Patrick Gibson ve Tom-Glynn-Carney gerçekten rollerine ciddi bir derinlik ve inandırıcılık katıyorlar. Aynı şekilde bu karakterlerin ergenliğini oynayan diğer genç oyuncuları da ayrı tutmamak lazım. Tolkien’in büyük aşkını (ve sonrasında eşini!) oynayan Lily Collins de aynı şekilde başarılı. Büyük İngiliz Oyuncular Colm Meaney ve özellikle Derek Jacobi’yi izlemek ise her zaman keyif verici.

Sonuç olarak ‘Tolkien’, sinema dünyasında adeta bir çığır açmış bir evrenin, bir büyük maceranın kurucusunun hayatına içten bir bakış atmak için güzel bir fırsat. Kuşkusuz büyük yazarın ve kitaplarının tutkunları çok özel bir tat alacaklardır ve bizim gibi, bu yazarı asıl olarak sinemaya uyarlandığında tanıyanlar da kesinlikle hayal kırıklığına uğramayacak!

Yönetmen: Dome Karokoski
Oyuncular: Nicholas Hoult, Lily Collins, Colm Meaney, Derek Jacobi, Anthony Boyle, Patrick Gibson, Tom Glynn-Carney, Craig Roberts…
Ülke: İngiltere