İçerdekiler: Bir adam, bir komiser ve bir kadın

İktidarın söylemine karşı bildiri dağıttığı için gözaltına alınıp kimseyle görüştürülmeyen, 185 gün boyunca baskı altında sorgulanan öğretmenin psikolojik savaşını anlatan 'İçerdekiler' Hüseyin Karabey yönetmenliğinde izleyiciyle buluştu. Beyaz perdeye çok yalın bir dil içinde aktarılan film, uyarlandığı tiyatro metnine genel itibariyle sadık kalmış...

Sami Günal

Eser, Melih Cevdet Anday’ın olunca içiniz birazcık cız eder. Tek mekân içindeki üç kişilik bir dünyaya gireceksiniz. Hele hele eseri metin olarak okuyup da tadına varmışsanız ağzınızın tadı bozulmasın telaşına düşersiniz. Bu nedenle gözünüz ilkten yönetmene kayacaktır. Sonra sinemaya ayıracağınız zamanın telaşına düşersiniz. İzlemeye giderken eserde kuşkunuz yoktur. Sanki sırf yönetmeni puanlamaya giden bir eda içinde hazırlanırsınız. Öyle ya tek mekân içinde A-B-C karakterleri ve bunların kombinasyonları olan A-B, sonra da A-C ile baş başa kalacaksınız. Yönetmen, izleyici ile perde dinamizmini nasıl paralize (sabit/kopmaz) edecek? Edemezse kariyerini köreltecektir. Bu işi üstlenmek bu yönüyle sizi daha baştan riziko çemberine sokacaktır. Yönetmende bu bilinç hâsıl olmuş ki yaklaşık on yıllık bir olgunlaştırma evresinin sonucunda motor, demeye kalkışmış. Yönetmen der ki bu çaptaki bir eseri perdeye aktarmak bir ustalık dönemi işi olmalıdır. Bu nedenle üçüncü uzun metrajlı sinema deneyiminden sonra çekime hazırım, diyebilmiştir.

‘KALIPLARINA SIĞMAYAN YAZARLAR’

Müsaadenizle birazcık Melih Cevdet Anday’la başbaşa kalmak istiyorum. Bana “En sevdiğiniz yazar?” sorusunun sorulmasından hiç hoşlanmam. Yanıt da vermem. Yazarlar, türlere ayrılır ve bunun tekil bir kalıbı yoktur. Ha tekil bir tür okuruysanız filan yazarı seviyorum, deyip çıkarsınız. Bir istisna uygulayarak söyleyeyim ki Melih Cevdet en hoşlandığım ve yararlandığım ediplerden birisidir. Edip, salt olmayı aşan çok yönlü yazar demektir. Hatır kalmasın, bu anlamda bir istisnai notu da Şair Özdemir İnce için düşeyim. Bunlar kalıplarına sığmayan yazarlardır. Daha doğrusu filozofça ediplerdir. Düşünür sınıfının edebi başkanlarıdır. Melih Cevdet, şiirimizdeki Garip Akımı’nın temsilcileri olan Orhan Veli ve Rifat Oktay’la birlikte sacayağı oluştururlar. Pablo Neruda, Melih Cevdet’ten “Nâzım Hikmet’ten sonra çok büyük bir Türk şairi daha buldum. Bütün gece gözüme uyku girmedi” diye söz eder. Yazıyı erkek bırakmamak için Garip’in ne olduğuna değinme ihtiyacı içindeyim. Yönetmen, bu yazımı okuduğunda “Kalemi kırılasıca, çıkmayıver şu filmden, tekrar giriver” diyecek ama bana ne!

Garip Akımı: Yukarıda andığım sacayağı üçlüsü olan şairlerimizin, kendilerinden önceki şiir akımlarına karşı tepki olarak doğurdukları bir şiir akımıdır. Kurala dayalı kalıplara karşı serbest nazım tarzında şiirler yazarlar. Kafiye ve dörtlük gibi ölçüleri yıkmışlardır. O zamana kadar gelen yapıya sırt dönüp “şairanelik” süslemelerinden arınmış olarak başlattıkları yeni bir akımdır bu. Şairanelik, derken küçümsenecek bir hâlden ziyade kastedilen şey halka inmek, doğallıktır. Bu akımı temsilen yazdıkları şiirleri de “Garip” isimli bir kitaptan topladıkları için “Garipciler” olarak anılırlar. Toplumcudurlar. Halk şiirine göz kırpmışlardır. Orta bir çizgide mevzilenmişlerdir. Durdukları yer itibarıyla ne gelenekçilere ne de toplumculara yaranabilmişlerdir. Nokta.

‘YALIN BİR DİLLE BEYAZ PERDEYE AKTARILAN FİLM’

İçerdekiler, Melih Cevdet Anday’ın 1965’te kaleme aldığı iki perdelik tiyatro eseridir. Aynı adla Yönetmen Hüseyin Karabey tarafından beyaz perdeye çok yalın bir dil içinde ustalıkla aktarılan bir filmdir. Eser tamam da yazı girişinde yönetmene dair titizlenmeler sergilemiştik. Bu nedenle gözlerimizi öncelikle yönetmene çevirme zorunluluğumuz vardır.

Hüseyin Karabey, kısa-uzun, belgesel vb. çalışmalar içinde filmografi yelpazesi geniş olan bir yönetmendir. Saymakla bitmeyen bir ödül portföyü vardır. Ulusal ve uluslararası arenalarda 40’a yakın ödül sahibidir. Ödül, şöyle bir göstergedir ki nice sanatsal yapıtlar gişeden istediği başarıyı alamasa da o sanatın yapıcıları hakkında bir fikir vermeye yaramaktadır. Tırnak içinde söylüyorum ki eğer sanatın ölçüsü sırf ödül olacak olsa Hüseyin Karabey’in ödülleri şapka çıkarttıracak düzeydedir.

Filmin konusu öyle çok kompleks bir şey değildir. 80 öncesi kriminal sorgulama yöntemi olarak kullanılan bir işkenceli sorgulama yöntemidir. Yaşı erenler -çokça demeyelim- hepten örneklerini yaşamış ya da duymuşlardır. Kişinin suçlu olması gerekmiyor. Politik de olması gerekmiyor. Sözde bir suç varsa illaki o suça egemen anlayışa ters olan bir suçlu yaratmak gerekiyordu. Filme konu olan öğretmen bir münevver olabilir ama politik bir kişiliğinin olup olmadığı ise belirsizdir. Bu, sorgu mekanizması için önemli değil ki ortada iktidara ters düşecek bir siyasi bildiri var. İşte önemli olan bunu birilerine yamamak ve adli bir başarı (!) sağlamaktır. Hikâye, güya zanlı bir öğretmenin günün hukuki düzeneğine göre hukuksuz bir şekilde tam 185 gün suçu kabullenmesi için adli yöntemlerden ari olarak boş boğaz sorgulanması üzerine kuruludur.

‘İKTİDAR BAĞIMLILIĞI OLMASA İNSAN İNSANLIĞINDAN ÇIKMAYACAKTIR’

Bu sorgu yöntemi üssü içinde insan görmeyen insan, gide gide insaniyetliğinden sıyrılmaya başlamaktadır. Sonuçta canlı sosyallikten uzaklaştıkça ilkeline dönüşmektedir. İşte film bu süreçte bir beyefendiyken bir yaratık haletiruhiyesine evirilen canlının kişisel çelişkilerinin ve cinsel dürtülerinin esiri oluşuna bizi tanık kılmaktadır. Film hümanizma üzerine kurulu ama bize tersten algılatmaktadır. Hümanizmanın varlığı şu: Filmde sorgulananla sorgulayan arasındaki diyaloglarda komiserin iyi polis oynama icabı da olsa babacanlıklarını içeren insani hasletlerine de tanık oluyoruz. İşte insan temelde budur. Fakat, iktidara bağımlılık onu bu hasletinden sıyırtıp 185 günlük bir acımasızlığa sürükleyebilmektedir. Demek ki iktidar bağımlılığı olmasa insan insanlığından çıkmayacaktır. Bu iktidarın illaki yönetimsel olması gerekmez. Herhangi bir hırs da olabilir. Örneğin para! Bu sefer de onun iktidarı için insanları esir edeceksinizdir.

Filmin ilk yarısı, sorgu sürecinde ilkeline dönüp güdülerinin esiri olan öğretmene suçu kabul şartıyla karısını sorgu odasında birlikte olmaya getirme teklifiyle geçer.

Geldik ikinci yarıya. Bencileyin şu diyeceğim doğa kanunu hükmündedir. Aşağılanan insan, aşağılamaya kalkışır. Evet, öğretmene boyun eğdirilmiştir ve karısı yanına getirtilecektir. Hay aksi! Karısı hastalanır ve yerine o gün baldızı gelir. Öğretmen açısından bayram yeri matem yerine dönüşür. Bu atmosferde yay gibi gerilme olur ama baldız işin farkında değildir. Eniştesinin aksiliklerinin sırf ablasını görememek olduğunu düşünür üzüntü içinde. Cinsel dürtülerinin esiri olan öğretmen için artık uçarı kaçarı yoktur. Kişilik uçmuştur, ne ki kadını başsız bir yaratık olarak görmektedir. Yani kim olursa olsun yeter ki kadın olsun histerisi içindedir. Bir takım kapalı alt metinlerle baldızına sulanmaya başlar ama yola getiremez.

‘HER İKTİDAR KENDİ TOPLUMUNU DÖNÜŞTÜRDÜĞÜ KADAR VARDIR’

İşte iktidar bu! İnsanı dönüştürür. Sorgu esnasında iktidarı temsil eden komiser, baldızın gelmesiyle odadan çekilmiştir ve iktidar fiziki güce ve kabalığa dayalı olarak el değiştirip sorgu kurbanı olan öğretmenin eline geçmiştir. Çünkü karşısında artık bir güçsüz beden var. Mağdur, mağrur olmuştur. Bir saat öncesinin böceği, yeni denge içerisinde güçsüz karşısında alıcı bir kurt hâline dönüşüp iktidarını ilan edebilmiştir. Filmde göreceksiniz ki öğretmen, iktidarı devraldığında bir önceki iktidar sahibinin fiziksel davranışlarını dahi içselleştirip aynısını uygulamaktadır. Yanisi şu ki her iktidar kendi toplumunu dönüştürdüğü kadar vardır.

Enişte-baldız arasında odadaki kapma-kurtulma mücadelesi sonunda merhamet kabarmasının devreye girmesiyle birlikte karşılıklı etkileşimler doğurmaya başlayıp baldız açısından empatiye sevk olunma hâli baş göstermiştir. Ona içinde bulunduğu koşulların çerçevesinde hak verir olmuştur. İzleyici derseniz bu noktada ister istemez bir tava gelme muhakemesi içine girmektedir. İşte burası filmin finalidir.

Ama ne final? Ataerkil hak arayışı sonunda insan-ı kemale erişmiştir. Karşılıklı insaniyete ve kadın hakkına selam çakma eşliğinde enişte-baldız kaotik duygulardan sıyrılıp bakirliklerini saygı içerisinde koruyabilmişlerdir.

‘KİM İÇERİDE, KİM DIŞARIDA?’

Filmin temelde anlatmaya çalıştığı şey herkesin, yani dışarıdakilerin de “içeride” olduğu gerçeğidir. Her insanın kanıksayıp da içinde çıkamadığı kendi iç âleminde çizili hayatlar içerisinde olduğudur. Öğretmen zaten içerideyken bir de kendi içerisindeki dürtülerine hapsolmuştur. Komiserin Brezilya’ya yerleşme hayali vardır fakat karısının ve üstlerinin baskıladığı hayatın içerisine hapsolmuştur. Baldız ise kendi ifadesiyle namus korkusu ve aşk kutsamasının hapsi içerisindedir. Ah şu sorguda çekilen fiziksel eziyet olmamış olsa kim kime göre; kim içeride, kim dışarıda sayılırdı acaba?

‘SAHNE KESME SİGORTASI OLARAK KAFESTEKİ KUŞ’

Girişte bu filmin tiyatro tekstini okuduğuma vurgu yapmıştım ama oyunu izleme şansım olmamıştı. Okuduğum metne genel itibariyle sadık kalınmış durumdadır. Yönetmenin ifadesiyle pek de kayda alınmayacak “eksiltmeler” söz konusudur. Bu, sinematografik açıdan bir eksiklik olmayıp gerekliliktir. Tiyatro metninde olmayan bir unsur var filmde. Kafesteki kuş. Yönetmen, kesme aşamasında üçüncü karakter sahnelenmeleri olmadığı için icap ettiğinde kendisine sahne kesme sigortası olarak eklemiş.

Yine Türk sinemasında son yıllarda yaygınlaşan ve beni rahatsız eden bir ağız var ki bu da metnin aslında yoktur. Şöyle ki metnin aslında eski bir meslek sıfatlandırması olarak tam da konunun gereği olarak anımsayabildiğim kadarıyla sekiz on kez geçen bir yaftalama var. Filmdeyse bir iki kez de olsa adi küfür geçmektedir. Eh bunu da kadı kızı kontenjanına sayalım.

‘SORGU SÜRESİ TİYATRODA 345 GÜN, FİLMDE 185 GÜN’

Melih Cevdet Anday, eserini hapis yatan gazeteci bir arkadaşının tanık olduğu mahkûmun anlatımlarından hareketle yazdığını söyler. Tiyatro metninde sorgu süresi 345 gün olarak geçmektedir. Eğer bu eser gerçek bir yaşantının anlatımıysa gün sayısı kurgusal değil de gerçek mi acaba? Filmde ise 185 gün. Bunu bir kusur olarak mı söyledim? Kesinlikle hayır! Kim bilir Melih Cevdet hikâyesinin tadına 345 günün; Hüseyin Karabey ise senaryosunun tadına 185 günün denk düşeceğini düşünmüştür.

Evet, tam da böyledir. Eleştirime konu olan iki hususu, Hüseyin Karabey, Melih Cevdet’in oluşturduğu tekst zamanının teatral gerçekliğiyle günümüzün gerçeklik algısının makul seviyesine indirgemek için sorgu süresi ve ağız konusunda haklı düzenlemeler yapmıştır. Aksi takdirde izleyiciler bizim sorgu gerçekliğimiz içinde öyle pek de hanım evladı şefkati yok ki deyip inandırıcılık sorgulamasına yönelecektir. Yönetmen, gerçeğin içinde inandırıcılığını sağlamak zorundadır. İkrarı sağlamak için sorgunun doğurduğu sabır ve sabırsızlığa koşut olarak iyi polis-kötü polis gerekliliği çerçevesinde doğal olarak komiseri zaman zaman bizde bir sıcaklık oluşturacak çok babacanlık içerisinde görmelerimiz de olacaktır.

Film, 25. Uluslararası Adana Film Festivali’nde “Yardımcı Rolde En İyi Kadın Oyuncu” ve “Jüri Özel Ödülü”ne değer görülmüştür. Ayrıca Nürnberg Film Festivali’nden de “En İyi Kadın Oyuncu Ödülü”ne layık görülmüştür.

Başrollerde sorgulanan öğretmeni Caner Cindoruk, komiseri Settar Tanrıöğen, baldızı ise Gizem Erman Soysaldı üçlemesi başarıyla üstlenmişler. Komiserime ve öğretmenime oyunculuklarının gerçekliği ölçüsünde selamlarımı çakıyorum. Baldız olan Gizem Soysaldı’dan başkası bu role gider miydi? Rolün üzerinde pelür kâğıdı gibiydi. Pelür olmak nedir? Yönetmenin, işte kafamda vermek istediğim karakter görüntüsü buydu, demesidir. Gizem Erman Soysaldı, rolünün hakkını gram eksiksiz vermiş. Onu ayrıca kutlama borcu içindeyim. Yönetmen mi? Baştaki sızlanmama hiç gerek yokmuş. Kendilerine 41. ödül de benim kalemimden olsun.

Yönetmenin hazırlıkları içinde olduğunu öğrendiğim bir “6 gün” hikâyesi var ki şimdiden heyecana kapılmış durumdayım.

Bu filmi en azından dostlarıma önermekle yükümlüyüm.