Anlat derdini Marko Paşa’ya bre mori!

Yönetmenliğini Biket İlhan’ın yaptığı Osmanlı Devleti'ndeki ilk kadın hareketini konu alan Hilal-i Ahmer Hanımlar Merkezi belgeseli galasını yaptı. Yönetmenin iddiası, söz konusu merkezin Osmanlı dönemindeki ilk kadın hareketi olduğu şeklinde. Belgeselde kurgulanmaya çalışılan kadın hareketi, hiçbir düşünsel temele oturtulamamış. Bizimki gibi eleştiriden ürkülen bir memlekette, meseleyi söze dökmek de beyhude addedilir. Hal böyleyken, derdini asırlar öncesinden bile kulak verecek birine, Marko Paşa’ya anlatmak gerekir...

Leyla Burcu Dündar

Havada bahar, şehirde festival var. Biz de düştük yollara, 30. Ankara Uluslararası Film Festivali uğruna. “Özel gösterim”lerin heyecanı bir başka olduğundan merakla kurulduk koltuklara. Yönetmenliğini Biket İlhan’ın yaptığı Hilal-i Ahmer Hanımlar Merkezi adlı belgesel var karşımızda. Anlatının odağında, Kızılay veya o zamanki ismiyle Hilâl-i Ahmer Cemiyeti bünyesinde kurulan Hanımlar Merkezi var. Balkan Savaşları’nın hemen öncesinde, 1912 yılında faaliyete geçen bu merkez, savaşlar ve göçlerle savrulan kadınlara yardım etmek amacıyla yola çıkmış. Yönetmenin iddiası ise hayli mübalağalı; söz konusu merkezin Osmanlı dönemindeki ilk kadın hareketi olduğu şeklinde.

Biket İlhan

GEREĞİNDEN FAZLA CANLANDIRMALAR

Belgeselin uyandırdığı ilk intiba, anlatımın bütünlüklü bir biçimde kurulamamış olduğu yönünde. Mesela Kızılay’ın tarihçesi aktarılmaya çalışılırken bir de bakmışsınız bitmek bilmeyen bir Uluslararası Kızılhaç Komitesi hikâyesinin veya Florence Nightingale güzellemesinin içinde kaybolmuşsunuz. Belgeselin en çok aksayan yeriyse, hiç şüphesiz gereğinden fazla yer verilmiş olan canlandırmalar. Ayrıca bu kısımların akıllara ziyan bir amatörlükte çekilmiş olduğu ve dolayısıyla da kurguyu gerçekçi kılmaya hizmet etmek bir yana, onu sürreal bir havaya soktuğunu söylemek boynumuzun borcu.

Gelelim belgeseli izledikten sonra, bu yazıyı yazma itkisini yaratan hususa… Yapım “Türk Kızılayı” tarafından desteklendiğinden olacak, anlatının içine de aldığı kadar “Türklük” eklenmiş. Rivayet o ki, cemiyetin açtığı kurslara katılabilmek için dünyanın dört bir yanından dizi dizi mektup yollamış “Türk kızları”. Bu vurgu, tarihî gerçekleri çarpıtmak bir yana, izleyicinin de yabancılaşmasına neden oluyor. Zira bahsedilen dönem 19. yüzyılın ikinci yarısının başları ve o yıllarda olsa olsa Osmanlıcılık ideolojisinden bahsetmek mümkündür. Nitekim aralarında Ziya Paşa, Şinasi ve Namık Kemal gibi edebiyatçıların da bulunduğu Genç Osmanlılar Cemiyeti, sarsılmakta olan imparatorluğun kurtuluşunu “İttihat-ı Anasır” fikrinde bulmuştur. Asırlardır aynı topraklarda beraberce yaşayan tüm milletleri içeren bir birliği hedefleyen bu fikrin zayıflaması içinse 20. yüzyılı beklemek gerekecektir. Anlaşılan o ki, belgeselin yönetmeni de senaristleri de bu somut gerçeklerden bîhaber. Oysaki Yusuf Akçura’nın Türkçülük akımının manifestosu kabul edilen Üç Tarz-ı Siyâset adlı çalışması 1904’te yayımlanacak, Türk Yurdu dergisi 1911’de yayın hayatına atılacak, Türk Ocakları 1912’de faaliyete geçecek ve Türk milliyetçiliğinin kurucusu kabul edilen Ziya Gökalp’in meşhur çalışması Türkçülüğün Esasları 1923’te yayımlanacaktır.

KIZILAY’IN KURUCULARI

Şimdi yeniden Hilâl-i Ahmer’e dönelim ve İlhan’ın tarih okumasının aydınlatmayı ve gölgede bırakmayı seçtiği noktaların izini sürelim. Belgeselde öne çıkarılan Besim Ömer Paşa (1862-1940), geç Osmanlı ve erken Cumhuriyet döneminde tıp alanında çok önemli katkıları olan bir isim şüphesiz. Ebelik ve hastabakıcılık alanında yaptığı hizmetler de, düzenlediği kurslar sayesinde yüzlerce kadının hayatını değiştirdiği de inkâr edilemez. Ayrıca pek çok yardım ve sivil toplum kuruluşunun hayata geçmesine ön ayak olduğu da eklenmeli. Ancak kendisinin Hanımlar Merkezi’ne yaptığı katkılardan evvel, Hilâl-i Ahmer’e emeği geçen dört idealist insanı anmak bir zorunluluk. Belgeselde “Kızılay’ın kurucuları” diye fotoğrafları şöyle bir gösterilip geçilen bu müstesna kişiler Dr. Abdullah Bey (1800-1874), Serdar-ı Ekrem Ömer Paşa (1806-1871), Dr. Marko Paşa (1824-1888) ve Dr. Kırımlı Aziz Bey (1840-1878).

DERDİNİ MARKO PAŞAYA ANLATMAK

Uluslararası bir yardım örgütünün kurulmasının önünü açan Cenevre Sözleşmesi’ni 1865 yılında imzalayan Osmanlı yönetimi, ertesi yıl Mekteb-i Tıbbiye hocası Abdullah Bey’i ilk Kızılhaç Kongresi’ne delege olarak gönderir. Böylece Osmanlı topraklarında, uluslararası ilkeleri benimsemiş ilk insanî yardım kuruluşu için çalışmalar başlar. Bu başarının mimarı Viyana doğumlu, Macar asıllı ve asıl adı Karl Edward Hammerschmidt olan, sonradan Osmanlı İmparatorluğu’na sığınan, jeoloji ve zooloji gibi alanlarda çığır açıcı çalışmalar yapan Abdullah Bey’dir. Kongrenin ardından İstanbul’a dönen Abdullah Bey, askerî bir yardım cemiyeti kurmak için Ömer Paşa’nın desteğine ihtiyaç duyar. Plaški doğumlu, Hırvat asıllı ve asıl adı Michel Lattas olan Paşa, Osmanlı ordusunda büyük başarılara imza atmış, pek çok önemli görevin üstesinden gelerek yüzbaşılıktan başkomutanlık mertebesine dek yükselmiş biridir. Cemiyet, 1868 yılında Paşa’nın himayesinde hayata geçer ve bu tarih Kızılay’ın da kuruluşu olarak kabul edilir. Cemiyetin başkanlığına Marko Paşa getirilir. Güney Ege’deki Sire adasında doğan ve tam adı Markos Apostolidis Pitsipios olan Paşa, Rum asıllı bir Osmanlı tabibidir. Üstün başarılarından ötürü “mirliva” rütbesi verilen ilk hekimdir ve sarayın hekimbaşılığına dek yükselmiştir. Paşa’nın şöhreti halk arasında da yayılmıştır; hastalarını sabırla dinleyip onların dertlerine derman olmak için gösterdiği gayret dillere destandır. Hatta bugün dahi kullanılan “derdini Marko Paşa’ya anlatmak” deyimi, Paşa’nın bu özverili tutumunun ölümsüzleşmiş halidir.

Kırımlı Aziz Bey ise İstanbul doğumlu olup Tıbbiye’deki öğrenciliği esnasında “Cemiyet-i Tıbbiye-i Osmani” adlı bir örgüt kuracak denli girişken biridir. Tıp eğitiminin Fransızca veriliyor olmasını eleştiren Aziz Bey, bu hakkın Osmanlıların tamamına sunulması gerektiğini savunur. Hatta bu amaçla tıp sözlükleri ve kitapları da yazmıştır. Benzer bir duyarlılığı Hilâl-i Ahmer’deki çalışmalarında da gösteren Aziz Bey, Kızılay’ın bugün bilinen sembolünü çizerek haç yerine hilalin kullanılması teklifini uluslararası camiaya kabul ettirmeyi başarmıştır. Nihayetinde, 1868’de “Mecruhin ve Marza-yı Askeriyeye İmdat ve Muavenet Cemiyeti” olarak kurulan derneğin ismi, 1877 yılında “Osmanlı Hilâl-i Ahmer Cemiyeti” olarak değiştirilir. Uzun lafın kısası, bu adlandırmadaki “Osmanlı” sözcüğü dahi Biket İlhan’ın belgeselinde görmezden gelinen gerçeği gözler önüne serer. Nitekim derneğin isminin önüne “Türkiye” sözcüğü, 1922 yılında eklenecektir. Kaldı ki, yukarıda Kızılay’ın tarihçesi etrafında hayat hikâyelerine kısaca değinilen dört kişi bile, söz konusu dönemin tarihsel ve sosyolojik gerçeklerini tüm çıplaklığıyla sergilemeye yeter.

BELGESELCİNİN GERÇEĞİ EĞİP BÜKME HAKKI YOKTUR

Gelelim belgeselin iddiasına… Yönetmenin, Hanımlar Merkezi’ni “ilk kadın hareketi” diye lanse ettiğini yazının başında belirtmiştim. Öncelikle, bu iyi niyetli görünen yaklaşımın, aslında kestirme bir yargı içerdiği söylenmeli. İlhan’ın, gösterimin ardından yapılan söyleşide, söz konusu merkezin Batı ülkelerine bile öncü olduğu yönündeki saptaması ise düzeltilmeye muhtaç. Avrupa’da kadın hareketinin tarihi çok daha eskiye dayanır malum; bunu anlamak için İngiliz yazar Mary Wollstonecraft’ın 1792 tarihli A Vindication of the Rights of Woman adlı eserine bakmak bile kâfidir. Feminist mücadelenin ideolojik olarak şekillenmesi 18. yüzyıla dayansa da, kadınların hak arayışları ve bunun fikrî temelleri çok daha öncesine tarihlendirilir. Eğri oturup doğru konuşacaksak, belgeselde kurgulanmaya çalışılan kadın hareketi, ne yazık ki hiçbir düşünsel temele oturtulamamış. Dolayısıyla yönetmenin görmek istediklerini göstermeye yöneldiğinin kanıtı olmuş. Oysa belgesel denen tür, ⸺adı üstünde⸺ belge niteliği taşımakla yükümlüdür. Gerçeği bambaşka bir açıdan göstermesi beklenebilirse de, onu istediği gibi eğip bükme hakkı yoktur belgeselcinin. Bir başka deyişle, Hanımlar Merkezi’nin kuruluş süreci, hedefleri, işlevi ve yarattığı etki çok önemli olmakla birlikte, belgeselde merkezden önce ortalık bir gaz ve toz bulutundan ibaretmiş gibi yansıtılması eleştiriyi hak ediyor. Hanımlar Merkezi’nin Osmanlı kadınlarına, toplumsal hayata katılım, eğitim ve çalışma anlamında hatırı sayılır imkânlar sunduğu muhakkak. Ancak yukarıda bahsi geçen idealist insanlara, onları yetiştiren siyasal ve kültürel iklime, bu ortamı yaratan ediplerin eserlerine bakılmadan böyle bir iddiayla ortaya çıkmak en hafif tabirle kolaycılık.

BASIN DEĞİŞİMİN HIZLANDIRILMASINDA EN BÜYÜK ROLÜ ÜSTLENİR

Bu bağlamda, imparatorlukta Tanzimat döneminden itibaren esen yenileşme havasını külliyen idrak etmeden geçmek doğru olmaz. Askerî, siyasî ve iktisadî alanda büyük bir değişimin başladığı bu yıllarda, eğitim sisteminde yapılan düzenlemeler toplumsal yapıya ve kültürel ortama da yansımıştır. Bu değişimin önünün açılması ve hızlandırılmasında en büyük rolü üstlenen şüphesiz basın olmuştur. 19. yüzyılın ikinci yarısında başlayan gazete ve dergi yayıncılığı sayesinde imparatorlukta müthiş bir dönüşüm yaşanmıştır. Önceleri aydın erkeklerin yönettiği yayınlarda kendilerine yer açılan kadınlar, zamanla kendi dergilerini de çıkarmaya başlamışlardır. 1869’da yayın hayatına atılan Terakki-i Muhadderat’ın başı çektiği bu furya, 1875’te Vakit yahud Mürebbi-i Muhadderat ve Âyine, 1880’de Aile, 1883’te İnsaniyet ve Hanımlar, 1886’da Şükûfezar, 1888’de Mürüvvet ile devam etmiştir. 1895’te ise Hanımlara Mahsus Gazete çıkacak ve 13 yıl sürecek yayın serüveniyle en uzun soluklu kadın dergisi olacaktır. Ayrıca bu dergiler, Fatma Aliye, Emine Semiye, Şair Nigar Hanım ve Şair Leylâ Saz gibi dönemin eğitimli ve öncü kadınlarını sahneye çıkaracaktır. 1908’de II. Meşrutiyet’in ilanıyla oluşan özgürlük havası neticesinde birçok yeni kadın dergisi yayın hayatına atılacak ve basın dünyasının olduğu kadar Osmanlı’nın toplumsal yapısının da çehresi değişecektir.

Bahsi geçen dönemde, kadın dergileri bireysel bir ifade alanı açıp okurlara ulaşmayı sağlarken, kadın dernekleri ise taleplerin örgütlenmesine imkân vermiştir. Bu oluşumların amacı çeşitlidir elbette; kimi yardım veya eğitimi önemserken, kimiyse kültürel veya siyasal niyetlerle kurulmuştur. Hepsinin ortak noktasıysa, kılık kıyafetten yaşam biçimine, eğitim olanaklarından çalışma hayatına dek her alanda iyileşmeyi hedeflemesidir. Örneğin, 1898’de Emine Semiye’nin kurduğu Şefkat-i Nisvan” ve yine aynı tarihte kurulan “Osmanlı Kadınları Şefkat Cemiyet-i Hayriyesi” yardım amaçlıdır. Veyahut 1908’de kurulan “Cemiyet-i Hayriye-i Nisvaniye” eğitim amaçlı, yine aynı tarihte kurulan “Osmanlı Kadınları Terakkiperver Cemiyeti” ise siyasî amaçlıdır. Halide Edip’in kurduğu ve İngiltere’deki süfrajet hareketiyle yakın temas içindeki “Teali-i Nisvan Cemiyeti”nden de bahsetmeden geçmek olmaz. Kültür odaklı bu girişimin yanı sıra ülkeye iktisadi anlamda katkıda bulunmak amacını güden veya siyasi partilerin ideolojilerinin bir uzantısı olan dernekler de mevcuttur. Burada altı çizilmesi gereken husus, tüm bu oluşumlarda dönemin aydın kadınlarının imzasının bulunmasıdır.

OSMANLI’DA KADIN HAREKETİ CİDDİ BİR MESAFE KAT ETMİŞ DURUMDA

Sonuç olarak, yukarıda resmedilen tabloda da görüldüğü üzere, Hilâl-i Ahmer Hanımlar Merkezi’nin 1912’deki kuruluşundan epey önce, Osmanlı’da kadın hareketi ciddi bir mesafe kat etmiş durumdadır. Bu birikimin mimarı, Tanzimat’ın mirası olan yapısal ve düşünsel özgürleşme olduğu kadar, dönemin hem kadın hem erkek aydınlarının başını çektiği yayın faaliyeti ve örgütlenmedir. Biket İlhan ve film ekibinin görmezden geldiği tam da bu mirastır işte. Onlar tefahür ededururken, yok saydıkları kişi, yayın ve dernekler tarihteki yerlerini çoktan almıştır zaten. Kurgu ile kurmaca birbirine karıştırılır, sanat camiası kof övgü sözlerinden geçilmezken, tarihi bir edebiyatçının dillendirmesi zaruri olabilir. Bizimki gibi eleştiriden ürkülen bir memlekette, meseleyi söze dökmek de beyhude addedilir. Hal böyleyken, derdini asırlar öncesinden bile kulak verecek birine, Marko Paşa’ya anlatmak gerekir.