Şimdi neredeler?

Filmleri vizyona girdiğinde hepsi sinemaseverlerin yakın takibindeydi... Yeni filmleri merakla bekleniyordu. Kimisinin rol seçimlerindeki yanlışlar, oynadıkları filmlerin gişedeki başarısızlıkları ve kiminin yaşadığı psikolojik sorunlar... Beyazperdenin popüler isimleri şimdi neredeler?

Kerem Bumin  kbumin@hotmail.com

Sinema dünyasına çok etkileyici bir giriş yapan bazı yönetmenler veya oyuncular, çok umut vaat eden bir konuma geldikleri halde bazen kariyerlerini aynı derecede etkileyici bir şekilde inşa edemezler ve sanki hayatlarının filmini çekmiş veya rolünü oynamış gibi çok daha durgun bir döneme geçerler. Rol seçimlerindeki yanlışlar, oynadıkları filmlerin gişedeki başarısızlıkları hatta bazen ciddi psikolojik problemler gibi değişik nedenlerden dolayı oluşan bu kariyer düşüşünü, bizce, basit bir ‘popülerliğini kaybetme’ veya ‘gözden düşme’ gibi görmek yetersiz ve üstünkörü bir açıklama olur…

Örnek olarak vereceğimiz yönetmenler veya oyuncuların, genelde kariyerlerini gişe başarısı veya ünlü olma hevesi üzerine kurmadıklarını belirtmekle başlayalım. Kuşkusuz bu filmlerin çoğu ticari açıdan da büyük başarı kazandı ve ister istemez kadrosundaki isimleri ön plana çıkardı ancak bu oyuncuların çoğu popülerliğini sonuna kadar kullanmak yerine ya uzun süre bir sessizliğe büründüler ya da (belki çok cazip teklifleri reddetmek pahasına) çok daha az göze çarpan bir kariyer inşa ettiler.

Sayacağımız bazı oyuncu isimlerinde ise durum biraz daha farklıydı: Bu isimler çok önemli bir filmde yine önemli bir rol bulduktan sonra belki de ünlerine ün katmak istediler ancak bir daha asla o ışıltılı günlerine geri dönemediler. Neredeyse hiçbiri kariyerini noktalamadı ve daha birçok yapımda rol aldı ancak yine de olmadı ve sinemaseverlerin akıllarında hep o görkemli performansları veya filmleri kaldı.

TOM HULCE (AMADEUS)/1984

Milos Forman’nın bu başyapıtı sadece çekildiği zaman bütün önemli Oscar ödüllerini toplayıp, büyük başarı kazanmakla kalmadı, bizce hala dönem türünün en önemli filmleri arasında yerini aldı. Filmin klasikler arasına girmesinde elbette Mozart’ı canlandıran Tom Hulce ve rakibi Salieri’ye hayat veren F. Murray Abraham’ın baş döndürücü oyunculuklarının da payı vardı. Oyuncuların ikisi de Oscar’a aday oldu ve ödülü kazanan F. Murray Abraham oldu. Doğal olarak iki oyuncunun da kariyerinin inanılmaz bir çıkışa geçeceğini ve daha birçok başyapıtta rol alacaklarını bekliyorduk. Sonrasında Abraham birçok filmde, genelde, yardımcı roller aldı, Hulce ise arada ‘Fearless’ (1993)veya ‘Mary Shelly’s Frankenstein’ (1994) gibi öne çıkan yapımlarda yan roller bulsa da, kendisinden beklediğimiz kariyer sıçrayışını asla gerçekleştiremedi. Sanki içindeki bütün enerjisini ve oyunculuk hevesini hayatının rolü Amadeus’a vermişti! (Meraklısına ‘Seven’ filmindeki katil rolünü reddettiğini de ekleyelim!)

LOUİSE FLETCHER (GUGUK KUŞU)/1975

İlginç bir tesadüf olarak, bir diğer Milos Forman klasiğinde, başrollerden birini oynayan Louise Fletcher da Tom Hulce gibi hatta belki daha sert bir düşüş yaşadı. Bir akıl hastanesine konulan McMurphy’nin oradaki yaşamı alt üst etmesini anlatan film de Oscar rekortmeni oldu. McMurphey’deki unutulmaz oyunculuğuyla ilk kez ‘En iyi erkek oyuncu’ ödülünü alan Jack Nicholson, hepimizin bildiği kariyeri yaşasa da, filmde adeta onun düşmanını oynayan, sert, soğuk ve disiplin abidesi Başhemşire Mildred Ratched’i canlandıran Fletcher, bu rolüyle Oscar almasına ve sonrasında oyunculuk kariyerine devam etmesine rağmen, bir daha asla bu başarıyı kazanamadı.

MİCHAEL J. FOX ( BACK TO THE FUTURE)/1985

Nerdeyse bütün bir jenerasyonu etkisi altına alan bu bilimkurgu klasiğini ve başrol oyuncusu Michael J. Fox’u unutmamız herhalde imkansızdır! Çılgın Bilim adamı arkadaşının yardımıyla kazara geçmişe giden Marty McFly’in macerasını anlatan bu film büyük bir başarı kazandı ve sonrasında (bizce o kadar parlak olmayan !) iki tane devamı çekildi. Filmde lise öğrencesi, başkarakter Marty’yi oynayan Michael J. Fox’un kazandığı ünle kusursuz bir kariyere yelken açacağını düşünenler yanıldı! Kuşkusuz Michel J. Fox da sonrasında başka filmlerde oynadı ama belki şanssızlıktan, belki de pek değişmeyen genç yüzünden dolayı bu filmdeki başarısını mumla arattı. ‘Back to the Future’ filmi için ise sadece şunu diyebiliriz: ‘İşte Amerikalılarla sorun budur: ‘Hop! Bazen güzel bir fikir bulurlar! Ve hop! Güzel bir film çıkarırlar!’

STEVEN BAUER (SCARFACE)/1983

Brian De Palma’nın unutulmaz Mafya filmi ‘Scarface’de nerdeyse ikinci önemli rolü kapan Steven Bauer çok zengin bir kariyere rağmen (180’den fazla film!) asla bu filmdeki kadar öne çıkamadı. Filmde başrolü oynayan Al Pacino olmak üzere, ana kadrodaki bütün oyuncular inanılmaz bir yükselişe geçti (bazıları zaten zirvedeydi!). Bauer ise bazı başka De Palma filmlerinde ufak roller oynadı ve oyunculuğa devam etti ancak asla bu filmde canlandırdığı Manny Ribera karakterini unutturamadı! Sanki filmdeki patronu ve arkadaşı Tony Montana (Al Pacino) onun bütün enerjisini tüketmişti!

ERİCK ZONCA (MELEKLERİN DÜŞ YAŞAMI)/1998

Fransız yönetmen 1998 yılında ‘Meleklerin Düş Yaşamı’ filmi ile Cannes Film Festivali’nde büyük bir başarı kazandı. Film Festival’de çok ses getirdi ve ödüllerle döndü. Normal olarak beklentimiz, Zonca’nın, kendisine açılan kapılardan yararlanarak arka arkaya etkileyici filmler çekmesiydi. Zonca hiç beklemediğimiz bir şekilde bir köşeye çekildi bir sonraki önemli filmini (Julia) tam…10 sene sonra çekti! (bu sere zarfında çok dikkat çekmeyen bir film daha çekmişti.) Bu uzun arada neler yaptığını soran gazetecilere, Zonca hayatını kazanmak için reklam filmleri çektiğini ve zorluklar yaşayarak bir sonraki filmini hazırladığını söylüyordu. Yönetmen halen 10 senelik aralar koyarak Sinema filmleri çekiyor ama hala aklımıza ‘Meleklerin Düş Yaşamı’ filminin görüntüleri geliyor.

CHARLİE SHEEN (PLATOON)/1986

Ünlü babası Martin Sheen gibi oyuncu olan Charlie Sheen bir aralar en aranılan ve en umut bağladığımız aktörlerinden biriydi. Asıl Sinema kariyerine Oliver Stone’nun iki önemli filminde (‘Platoon’ ve ‘Wall Street’) başrolü oynayarak başlayan Sheen daha sonra, hem özel hayatında yaşadığı sorunlar, hem de yanlış tercihler yüzünden bu başarının devamını getiremedi. Kendisini daha sonra ‘ratingi’ yüksek Televizyon dizilerinde gördük ama kuşkusuz oyuncudan çok daha sağlam bir filmografi bekliyorduk!

MİCHAEL MADSEN (RESERVOİR DOGS)/1992

Michael Madsen aslında bu listede bulunması tartışılabilir oyunculardan biri gibi duruyor. Çünkü kendisi ortadan kaybolmadı ve hala ciddi bir tempoda filmlerde oynamaya devam ediyor. Asıl şaşırtıcı olan nokta ise bu kadar kabarık filmografiye sahip bir oyuncunun aklımıza kazınan performanslarının bu kadar az olması oluyor. Kariyerinin başlarında ‘The Doors’ veya ‘Thelma and Louise’ gibi filmlerde yardımcı roller bulan Madsen, asıl patlamasını, o zamanlar genç bir yönetmen olan Quentin Tarantino’nun ‘Reservoir Dogs’ filminde yaptı. Ters giden bir soygundan sonra, terk edilmiş bir hangarda birbirleriyle hesaplaşan gangsterleri anlatan bu filmde, Madsen sadist ‘Mr Blonde’ rolünde bizce akıllara kazınır bir performans sergiliyordu. Oyuncu sonrasında sayısız filmde rol aldı ama bunlar arasından en dikkat çekenler yine Tarantino’nun diğer filmlerindeki (‘Kill Bill’, ‘The Hateful Eight’…) performanslarıydı. Bizce yeteneğini biraz çarçur eden oyunculardan biri olarak sayılabilir.

JAYE DAVİDSON (CRYİNG GAME)/1992

O zamanlar kariyerinin başında olan yönetmen Neil Jordan’nın ‘Crying Game’ filminde en dikkat çeken oyunculardan biri de, o zamana kadar kimsenin tanımadığı Jaye Davidson’du. Androjin yüzüyle ve esrarlı havasıyla ‘En iyi yardımcı erkek oyuncu’ dalında Oscar’a aday olan Davidson, fazla ara vermeden bu sefer ‘Stargate’ (1994) filminde kötü ve zalim Tanrı ‘Ra’ya hayat verdi. Bu iki film de ciddi bir gişe başarısı yakalamış ve türlerinde dikkat çekici bir noktaya ulaşmış olsalar da, oyuncu kariyerini noktaladı ve bir daha hiç oynamadı. Kuşkusuz sıra dışı fiziği çok fazla filmde rol almasına izin vermiyordu ancak yine de kendisinden en az birkaç çarpıcı rol daha bekliyorduk. Bildiğimiz kadarıyla oyuncu, o zamandan beri moda sektöründe çalışıyor.

FRANCİS FORD COPPOLA (GODFATHER)/1972

Sinema tarihine ‘Baba’ serisi veya ‘Apocalypse Now’ gibi başyapıtlar hediye eden büyük yönetmen Francis Ford Coppola epeydir hiç film yönetmiyor. Kendisi yapımcılık yaparak ve bayrağı devretmiş olduğu kızı Sofia Coppola’ya destek çıkarak sinemadan tamamen kopmuş değil ama bizce (üstelik yakın arkadaşı ve yoldaşı olan Steven Spielberg veya Martin Scorsese gibi isimleri düşünürsek) biraz erken emekli olduğu ve yönetmenin büyük filmlerini aradığımız da bir gerçek. Kim bilir? Belki de sonrasında çok büyük başarı kazanan ve klasikler arasına geren filmlerinin, çekim süreçlerinin birer kabus gibi geçmesi, onu biraz sinemadan soğutmuş ve yormuştur!

JASON PATRİC (SLEEPERS)/1996

Jason Patric bizce çok yetenekli bir aktör olmasa da 1996 yılında oynadığı ‘Sleepers’ filmi, onun açısından büyük bir şanstı. Film büyük bir etki yaratmasa da, yönetmenlik koltuğunda Barry Levinson gibi bir isim vardı ve filmde kendisine Robert de Niro, Kevin Bacon, Brad Pitt ve Dustin Hoofman gibi oyuncular eşlik ediyordu. ‘Sleepers’daki önemli rolüyle bir anda sinemanın yeni ‘Jeune’ü olma fırsatını yakalayan Patric hız kesmeden ‘Speed 2’ filminde başrolü kaptı. Film her açıdan bir fiyasko oldu ve aktörün kariyeri ciddi anlamda sekteye uğradı. Oyuncunun o zamandan beri dişe dokunur bir filmde olmadığını söylersek herhalde abartmış olmayız.

Belki de bu oyunculara gereken, John Travolta’nın düşüşteki kariyerinde bir ‘Rönesans’ etkisi yaratan ‘Pulp Fiction’ veya nerdeyse ‘bitme’ noktasına gelmiş Mickey Rourke’a bir ‘Resurrection’ yaşatan ‘The Wrestler’ gibi filmlerin yarattığı fırsattır.