'Türk İşi Dondurma' tatsız!

Çanakkale Savaşı sırasında Avustralya'da yaşayan iki Türk'ün ülkeleri için verdikleri mücadeleyi konu eden Türk İşi Dondurma, izleyiciye karakterlerin gündelik yaşamlarını mizahi bir şekilde sunmaya çalışırken bazı olaylarda bu mizah duygusunu frenliyor. Film gerçekçi havayı bozmanın filmin eğlenceli dokusuna uyması için debelenmesine rağmen bu çabalar hedefi tutturmaktan uzak sonuçlar veriyor.

Kerem Bumin  kbumin@hotmail.com

DUVAR – Uzun süredir konu ve tür kısırlığı çeken Türk sinemasında, son zamanlarda, bizce özellikle öne çıkan iki film yapma tarzı var: Bunlardan ilki, göreceli olarak ufak bütçeyle çekilen ve bir başkarakterin içsel dünyasından bir ülkenin politik durumuna kadar uzanan bir konu yelpazesini kapsayan bağımsız filmler; ikinci tür ise daha çok gerçek bir olay veya karakterden esinlenerek, ciddi bir bütçeyle, güçlü bir film kadrosuyla çalışarak, sinemaseverlerin özellikle duygularını hedef alan büyük prodüksiyonlar…

Yönetmen Can Ulkay, bu ikinci türdeki filmlere ‘Ayla’ ile hızlı bir giriş yapan bir yönetmen ve yapımcı Mustafa Uslu ise onun, ortak bir çalışma için tercih ettiği kişi gibi gözüküyor… Her ne kadar avam esprilere bel bağlamamış veya bir cin hikayesi etrafında şekillenmeyen, iddialı, çok emek ve para harcandığı belli, düzeyli bir konuyu işleyen bir Türk filmi bizi biraz umutlandırsa da, filmin senaryosundaki komedi-dram dengesizliği, dekor ve filmdeki objelerin döneme uygun ama ‘yeni’ durması ve oyuncuların biraz kendi hallerine, başı boş bırakılmış oyunculukları (‘Çiçero’ filminden sonra…) artık klasikleşmiş, iddialı ama sakar Mustafa Uslu yapımı semptomları barındırıyor. Gerçekten yazık…

Çanakkale savaşı sırasında, 1915 yılında Avusturalya’da yaşayan, Mehmet ve Ali dondurma satarak ve geçici işler yaparak hayatlarını sürdüren, kendi hallerinde iki Türk’dür… Ancak ordusuna yeni asker toplamak amacında olan İngiliz yönetiminin baskıcı ve düşmanca davranışları zaten zor bir hayat geçiren Mehmet ve Ali’yi daha da sıkıntıya sokar. Avustralya’daki Türklere karşı yürütülen düşmanca eylemler kaldıkları kasabada iyice artar, bu esnada Mehmet ve Ali’nin aklında gizlice Çanakkale’ye dönüp, savaşta olan ülkelerine yardım etmek gibi bir fikir doğar… Ancak bunu yapabilmek için ne gerekli bağlantıları ne de paraları vardır…

YÖNÜNÜ KAYBEDEN BİR MİZAH DUYGUSU…

Yönetmenin filmin merkezine neden bu iki karakteri ve onların gündelik hayatlarını koyduğu bizce açık: Mehmet ve Ali sakin ve kendilerince mutlu bir hayat yaşamalarına rağmen aslında son kertede ikisi de birer ‘kaybeden’ yani ‘loser’… İkisi de parasızlık çekiyor, sabit bir işleri yok, yaşadıkları ülkenin dilini bile doğru düzgün konuşamıyorlar (bu konuya birazdan değineceğiz!), yaşadıkları kasabada hiç bir statüleri yok ve aslında ciddi anlamda apolitik karakterler! Dolayısıyla kaybedecek fazla bir şeyi olmayan bu iki karakter ve başlarına gelen belalar mizahi bir anlatım için uygun bir zemin hazırlıyor… Ne yazık ki yönetmenin hesaba katmadığı önemli bir nokta var: bir filmdeki karakterlerin derinlikli ve ince bir mizah taşımasının koşulunun, onların içlerinde bir özeleştiri ve bir ‘oto-ironi’ (auto-ironie) barındırması olduğu söylenebilir… Yani Mehmet’in de, Ali’nin de bir baltaya sap olamamalarının farkında olmaları ve bu durumla bir şekilde eğlenmelerini beklerdik.

Burada ise bu iki karakterin kendilerini (küçük çapta da olsa) ciddiye almaları ve sadece para kazanmak istemeleri bu mizah duygusunu frenliyor. Yönetmen bu karakterlerin ‘kaybeden’ kişiler olduğu halde belli bir kurnazlığa ve belli bir dik duruşa sahip olduğu konusunda ısrar ediyor. İkisi de askerlerin girmelerini yasakladıkları bir panayıra girmek için bin bir numara çeviriyor ve Mehmet savaşa tepki koyan kadınları tartaklayan Yüzbaşı’ya yumruk atacak kadar ileri gidiyor!

Başka bir deyişle iki ana karakter oto-ironi taşıyan karakterler değil, sadece oto-ironi taşımaya çalışan ama beceremeyen karakterler…

SARKASTİK ESPRİLER ÇİĞ HALE GELİYOR!

Mehmet ve Ali arada ciddi tutumlarını bırakıyor ve aralarında geçen şaşkınca konuşmalar filmi daha eğlenceli ve canlı bir hale getirmeye çalışıyor. Bu noktada bir tür kara mizah denemesi yapıldığını anlıyoruz. Ancak bunda da başarılı olunduğu söylenemez: komik olarak lanse edilen sekanslar bir çiğlik, bir ‘olmamışlık’ hatta bir kabalık taşıyor. Yönetmen sanki kara mizah taşıyan bir sekansın kendi içinde bir tutarlılık, bir mantıklı çözüm ve bir inandırıcılık taşıması gerektiğini unutmuş gibi duruyor. Örnek olarak iki arkadaşın para bulmak amacıyla Ali’nin can yoldaşı ve ekmek kapısı hatta neredeyse ailenin bir ferdi gibi gördüğü devesi ‘Junior’u öldürüp etini satmaya çalışmaları en hafif deyişle tatsız ve rahatsız edici bir sekans gibi önümüze geliyor. Ali’nin bu işe nasıl razı geldiğine dair inandırıcılık açısından büyük boşluktan bahsetmiyoruz bile.

Filmdeki ciddi inandırıcılık sorunu birçok sekansta gözümüze çarpıyor… Sanki film gerçekçi havayı bozmanın filmin eğlenceli dokusuna uyması için debeleniyor ama her defasında bu çabalar beceriksiz ve hedefi tutturmaktan uzak, başarısız sonuçlar veriyor. Örneğin Ali ve Mehmet gibi uzun zamandır Avusturalya’da yaşayan, burada iyi kötü işi olan ve ailesiyle oraya yerleşmiş iki kişinin hala doğru düzgün İngilizce konuşamaması amiyane tabirle ‘Tarzanca’ denebilecek, beceriksizce cümleler kurarak iletişime geçmeye çabalaması belki de filmin istenmeden yapıldığı için en ‘matrak’ sahneleri!

Aynı şekilde sanki bir turistik tatil kampında İngilizceyi çözmeye çalışır gibi duran bu iki karakterin, savaştaki ülkelerine yardım amacıyla İngiliz askeriyesinin en can alıcı noktasını yani mühimmat deposunu sadece bir sopa yardımıyla fethetmesi de akıl alır gibi değil!

FİLMİN SON BÖLÜMÜ DURUMU BİRAZ DÜZELTİYOR!

İki ana karakter, Çanakkale işgal edilme tehlikesi yaşarken, seyirci kalmak yerine, yardım etmek amacıyla harekete geçtiklerinde film biraz ayağa kalkıyor. Filmin eğlenceli havasını terk etme çabası senaryoya daha dramatik ve daha oturaklı bir hava getiriyor. Fakat ne yazık ki bu sekanslarda da zaman zaman bir olayı daha kötü göstermek, bir duygu sömürüsü yaratmak ve filmin düşmanını sadece kötülük saçan, zevk için acı çektiren, karton karakter gibi göstermek için bir uğraşı göze çarpıyor. Artık Marvel uyarlaması filmlerde bile baş kötü karaktere bir insani yan ekleme çabasının yer aldığı göz önüne alındığında, bu biraz itici bile gelebiliyor. İngilizleri saf kötü göstermemek için, filmde Türklere karşı daha ılımlı gözüken bir vali ve Mehmet’in arkadaşı, savaş karşıtı bir genç İngiliz var ama bu yan karakterler de durumu pek düzeltemiyor. Taraflı ve militan bir tutum filmin ikinci bölümü boyunca devam ediyor ve filmin yaratıcıları bunun için bir bebeğin öldürülmesini göstermekten bile imtina etmiyorlar. Bizce bu yolları kullanmak sadece üzücü değil kızdırıcı bir durum.

DEKORLAR FENA DEĞİL, OYUNCULUKLAR İSE AKSIYOR…

Filmin dekorları ve aksesuarlarına belli ki ciddi bir bütçe ayrılmış ve her obje ve mekan özenle seçilmiş. Ancak her ne kadar bütün bu objeler döneme uygun olsa da, her biri, aynı ‘Çiçero’ filminde olduğu gibi fazla yeni, fazla gıcır gıcır ve fazla kullanılmamış gibi duruyor. Hele maddi açıdan zorluk çektiği belli olan Ali’nin evi ve dekorasyonu, dönem eşyaları satan bir dükkandan çıkmış gibi görünüyor.

Filmin oyuncuları kariyerleri ve yetenekleri belli olan isimler… Ancak her birine doğaçlama için fazla geniş bir alan bırakma ve onları biraz kendi haline terk etme bizce oyuncu yönetimi olarak bir zaaf gibi göze çarpıyor. Ali Atay filmin dramatik bölümüne ayak uyduramamış gibi, Erkan Kolçak Köstendil abartılı bir performans sergiliyor, Şebnem Bozoklu daha iyi ve durumu idare ediyor ve Mehmet’in büyük aşkını oynayan yabancı oyuncu Marlene Matthews ise bizce dönemin en alımlı kadınlarından birini oynamak için biraz fazla yapılı vücudu ve güzel olmasına rağmen biraz köşegen yüzü ile gereken zarafeti yansıtmıyor.

Bizce yönetmen Can Ulkay ve yapımcı Mustafa Uslu bütün iyi niyetlerine ve büyük emeklerine rağmen filmin biçimine gereken özeni gösterip, olay örgüsü ve hikayenin gidişatını biraz boşlamışlar. Türk sinemasında böyle sıra dışı yapımlar çıkarmaya çalışan kişileri ağır eleştirmeyi tercih etmiyoruz ancak olmayınca olmuyor işte!

Yönetmen: Can Ulkay
Oyuncular: Erkan Kolçak Köstendil, Ali Atay, Şebnem Bozoklu, Will Thorp, James Farley, Caner Kurtaran, Marlene Matthews, Tristan Alexander…
Ülke: Türkiye