Damla Sönmez Sibel'i anlattı: 'Ötelenme' sadece ne Türkiye meselesi ne de kadın meselesi...

Küçük yaşlarında hastalık geçirdiği için dilsiz kalan bir genç kızın hikâyesinin anlatıldığı Sibel, toplumsal ahlakı ve bireysel başkaldırıyı odağına alıyor. Film ekibinden, yönetmenler Çağla Zencirci ve Guillaume Giovanetti ve başrol Damla Sönmez ile bir araya gelip filmi konuştuk.

Soner Sert  soner_sert17@hotmail.com

DUVAR – Sibel filmi geçtiğimiz günlerde vizyona girdi. Çağla Zencirci ve Guillaume Giovanetti’nin yönetmenliğini yaptığı, Damla Sönmez’in başrolünü oynadığı film, ilk olarak festivallerde kazandığı başarılar ile dikkati çekmişti. Locarno ve Adana Film Festivali’nde aldığı ödüllerden sonra festival yolculuğuna devam eden Sibel’i, bugünlerde sinemalarda izlemek mümkün. Küçük yaşlarında hastalık geçirdiği için dilsiz kalan bir genç kızın (Sibel’in) hikâyesinin anlatıldığı film, toplumsal ahlakı ve bireysel başkaldırıyı odağına alıyor. Film ekibinden, yönetmenler Çağla Zencirci ve Guillaume Giovanetti ve başrol Damla Sönmez ile bir araya gelip filmi konuştuk.

Damla Sönmez / Filmden bir kare

Kültürel kodları kullanarak, evrensel bir sonuca ulaşırken, filmin dünyanın herhangi bir bölgesinde benzer tepkiler alacağını çokça düşünüyorsunuz, Sibel’i izledikten sonra… Filmin, büyük çoğunluğunda kuşdili konuşulması da önemli bir etken… Farklı uyruklardan iki yönetmen, Türkiye’de sadece kuşdili ile iletişim kurulabilen bir köyde film çekiyor! Kimlik ve dil hususunda kendinizi nasıl tanımlıyorsunuz? Sizi bir araya getiren ve beraber film üretmenizi sağlayan şey ne?

Zencirci ve Giovanetti: İkinci uzun metrajımız Ningen bize “Go En” adı verilen bir kavram öğretti. Japonca “şans eseri/umulmadık karşılaşma” anlamına geliyor. Biz birbirimizle de, şimdiye kadar yaptığımız filmlerinin hikâyelerinin esinlendiği kişilerle de hep şans eseri karşılaştık. Farklı uyruklara, farklı geçmişlere ve farklı dillere sahip olmamıza rağmen ortak bir dünya görüşüne sahip olduğumuzu fark etmek ve ortak bir dilimiz olmadığı zamanlarda bile istersek bir şekilde anlaşabilmenin yolunu bulduğumuzu keşfetmek hikâyelerimize esin kaynağı oldu. Kişilerin birbirini anlamasının aslında bir ilgi ve istek meselesi olduğunu kavradık zamanla. Bu nedenle diller ve iletişim, anlaşanlar ve anlaşamayanlar, anlaşılamadığı veya kendini anlatamadığı için toplumun dışına itilenler her zaman filmlerimizin merkezinde yer aldı. Çok az kişinin konuştuğu bir dilde kendini anlatmak için çabalayan bir karakterin, hikâye ne kadar yerel olursa olsun evrensel bir anlatıma müsaade ettiğini, dünyanın her yerinde seyredenlere bir şekilde hitap edebildiğini görmek de ayrıca heyecan verici.

‘ERİL ZİHNİYETİN ERKEKLER ÜZERİNDEKİ BASKISINDAN DA SÖZ ETMEK İSTEDİK’

Sibel, ötelenen/iteklenen bir kadının saygı görmek için öteleyenlerin işine yarayacak bir şey yapmak isterken (kurdu öldürmek) kendini bulması sürecini konu alıyor. Bu bağlamıyla bir zaman sonra diriliş ve direniş rolüne bürünen, etken bir karakteri konu ediniyorsunuz. Sibel’in güçlenmesi ve toplumun normlarını elinin tersi ile itmesi devlet ve eril zihniyet tarafından baskılanmaya çalışılan kadınlara ne söylüyor sizce?

Zencirci ve Giovanetti: Hikâyeyi yazarken eril zihniyetin sadece kadınlar üzerinde değil, erkekler üzerindeki baskısından söz etmek istedik. Sadece Türkiye’de değil, dünyanın birçok yerinde düşündüklerini, yapmak istediklerini çeşitli zihniyetlerin baskıları nedeniyle açıkça ortaya koyamayan, istediği gibi değil de kendisinden beklendiği şekilde davranmaya zorlanan insanlar var. Sibel bu anlamda öteleniyor olmanın kendisini karamsarlığa ve hayal kırıklığına itmesine izin vermeyen, aksine bitmez tükenmez bir azimle kendisini olduğu gibi ortaya koymaya çalışan bir karakter. Bu anlamda sadece kadınlara değil, erkeklere de bir şeyler söylemeye çalışıyor aslında.

Sibel, kurmaca bir film olsa da, yer yer belgesel estetiğinden faydalanıyor. Kültürel olarak Türkiye’nin başka bir yerinde geçse de çok fark etmeyecekken, coğrafi olarak Karadeniz’i tercih etmeniz ve karakterin ruh ve eylem hallerine estetiği inşa etmenizin filmin duygusuna etkisi ne oldu sizce? İki yönetmen olduğunuz için de soruyorum: Filmin estetiğine ne zaman ve hangi süreçte karar verdiniz? Köye ilk gittiğiniz zaman mı, senaryo yazmaya başladığınız zaman mı, yoksa elinizde kamera ile sahaya çıktığınızda mı?

Zencirci ve Giovanetti: Bu bizim için zaman içerisinde alınan, organik şekilde değişebilen bir karar aslında. Sadece ıslık dili ile anlaşabilen bir kadının hikâyesini ıslık dilinin konuşulduğu yerde, bu dili konuşanlarla çekmek bizim için en doğalı idi. Hikâyenin bel kemiğini de bize orada anlatılan hikâyeler oluşturduğundan filmin Kuşköy’de Kuşköylülerle çekilmesi dışında bir alternatif düşünmedik. Sibel’i yazarken yörenin kadınlarından büyük ölçüde esinlendik, onların fiziksel ve zihinsel meziyetlerinin birçoğunu Sibel karakterinde bulmak mümkün. Sibel gücünü yaşadığı, büyüdüğü yerden alıyor aslında.
Tabii ki Sibel’i hayata geçiren Damla Sönmez’in de filmin estetiğinin oluşmasında etkisi büyük. Birçok duyguyu sadece gözleriyle anlatabilmesi, nefes alıp verme şeklinin filmin ritmini belirliyor olması, oyuncunun kamera karşısına geçmesiyle verilebilecek kararlardan sadece bazıları.

Filmloverss’tan Utku Ögetürk’e verdiğiniz röportajda, hiçbir zaman güncel olayları işleme gibi bir kaygınız olmadığını, zamandan ve mekândan bağımsız filmler çekmeye özen gösterdiğinizi söylemişsiniz fakat Sibel, günümüz Türkiye’si ile çok ilişkili bir film. Kadının baskılanması, ayrıksı ve öteki olanın dışlanması, bilinmeyenin “terörist” olarak damgalanması, küçük kız çocuklarına evliliğin bir çıkış yolu olarak sunulması… Günümüz çağdaş sanatını düşündüğümüzde, politik ve güncel olanın içeriğe kendini zorla dâhil etmesi gibi bir durum söz konusu olabilir mi?

‘ISLIK ÇALMAYI BİLMİYORDUM’ 

Zencirci ve Giovanetti: Sibel günümüz Türkiye’sinde yaşayan bir kadın ancak karşılaştığı engeller sadece Türkiye’nin politik ve güncel yapısına özel değil. Tüm dünyada benzeri baskılar yaşanıyor, dışlananlar ve damgalananların sayısı sürekli artıyor, hatta şimdiye kadar tüm bu sorunlardan muaf olduğunu düşünen toplumlar bile kendilerini benzer durumlarla karşı karşıya bulabiliyorlar.
Bir yandan da tüm bu saydıklarınız bundan 10 sene hatta 20 sene öncesinin Türkiye’si için de geçerli idi. Bu anlamda tabii ki bundan 10 sene sonra Sibel’in işlediği konuların güncelliğini kaybetmiş olmasını, sadece Türkiye’de değil, tüm dünyada da hala geçerliliklerini korumuyor olmalarını umuyoruz.

Sibel’de uzun yıllar unutulmayacak bir performans sergiliyorsunuz. Karakterin özenle çizilmesi ve kuşdili ile iletişim kurması ilgi çekici olsa da, cana ve ruha bürünmesini sağlayan, yaşatan sizsiniz. Süreç nasıl gelişti? Sizi Sibel’le buluşturan zamanı nasıl yorumlarsınız?

Damla Sönmez: Çağla ve Guillaume’la filmi çekmeye başlamadan iki buçuk yıl önce tanıştık. Buluştuğumuzda henüz ellerinde senaryo yoktu. Filmin hikâyesine ve Sibel’e dair beş cümleleri vardı. O beş cümleden Çağla ve Guillaume’a da, hikâyeye de vuruldum. Ancak bir sorun vardı ıslık çalmayı bilmiyordum. Onlar senaryoya çalışacaklarını söylediler, ben de ıslığa, ayrıldık. Sete girene kadar hep iletişimde kaldık. Kendimi bu açıdan çok şanslı hissediyorum çünkü yönetmenlerim beni projeyi geliştirme sürecine dâhil ettiler. Hayat ve yaptığım projeler hep paralel gidiyor gibi hissediyorum. Sibel kendi bağımsızlığını, gücünü kendi içinde bulan ve bu durumu ile çok insana ilham verebilecek bir karakter. Gerek set döneminde olsun, gerekse film seyirciyle buluşmaya başladıktan sonra; beni de hiç tahmin etmediğim yönlerden geliştirdi.

‘ORTAK DUYGUMUZ SIKIŞMIŞLIK’ 

Sibel, değişim ve dönüşüm evrelerini keskin bir şekilde yansıtan ve devletin ve toplumun çizdiği sınırların dışına yavaş yavaş çıkmaya başlayan bir genç kız. Sahaya çıktığınızda, film çekilirken, bir önceki cümlede sözü edilen gerçeklikte yaşayan bir genç kadın olarak kendinize dair neyi keşfettiniz?

Damla Sönmez: Sadece genç bir kadın olarak değil, bir insan olarak Sibel ile ortak olduğunu hissettiğim bir duygumuz var; Sıkışmışlık. Nerede yaşadığınızın, kültürünüzün ne olduğunun hiç önemi yok. Bu sıkışmışlık bir arada yaşamak zorunda olan toplumların sürekli yaşadığı bir durum. Düzeni sağlamak için konulmuş kurallar, ilk belirlendiğinde amacını kaybedip, amacın kendisine dönüştüğünde insanın elini kolunu bağlayan bir hale gelebiliyor. İnsanlar kendi olmayı bırakıp, unutup, belirli bir sosyal kesim tarafından kabul edilmeye yönelik davranmaya başlıyorlar. Kendiliklerini, bireyselliklerini yavaş yavaş kaybedip etraflarındaki insanlara da bu sıkışmışlığı dikte etmeye başlıyorlar. Karşındakine zarar vermediğin sürece, bireyselliğin bir madalya gibi taşınması gerektiğini düşünüyorum. Aynı değiliz, aynı olmak tek renk olmak sıkıcı bir şey zaten. İlerleme, en optimum düzeyde eldeki kaynakların doğru değerlendirilmesiyle olur. Burada söz konusu olan kaynakların zenginliği çeşitlilik, bireyselliktir. Bu çeşitliliğin, bireyselliğin kabul edilmesi farklılıklarımızı harmanlayıp ilerlememize sebep olacaktır.

Sibel’in özelinde gittiğimiz festivaller, hem kendi ülkemizde hem yurtdışında farklı farklı kültürlerde, coğrafyalarda Sibel’in yarattığı bilinç, ortaya çıkardığı dertdaşlık hali umudumu perçinledi. Nereli olursak olalım bir toplum içinde yaşarken bu sıkışmışlığın içinde kalabiliyoruz. Sibel’in seyirci tarafından kendi olmasına tanınan hak, benim de insan olarak nerelerde kendim olamadığıma dair farkındalığımın gelişmesine, öz-kabulümün güçlenmesine sebep oluyor.

Soner Sert ve Damla Sönmez

Saygı görmek için başkalarının işine yarayacak bir şeyi (kurdu öldürmeyi) amaçlayan ancak karşılaştığı etkenler sonucu saygıyı kendi kişiliği ile kazanan bir karakteri canlandırıyorsunuz. Günümüz Türkiye’sinde devlet ve erkek egemen zihniyet tarafından iteklenen ve ötelenen kadınlara, Sibel neyi anlatıyor?

Damla Sönmez: Evet, Sibel meselesini kadın tarafından anlatan bir film ama bu iteklenme ve ötelenme sadece ne Türkiye’nin meselesi ne de bir kadın meselesi. Yukarıda da bahsettiğim gibi etrafımızdaki insanların haklarına saygı duyduğumuz ölçüde kendimiz olmalıyız, olduğumuz gibi güzeliz çünkü. Başkalarının hayatını başkalarına bırakın, kendi hayatınızda önce kendinizi kabul edin, sonra da biricik olduğunuzu. Vahşi olmanıza gerek yok, korku ya da öfkeyle hareket etmenize gerek yok. Sibel en çok bunu anlatıyor gibi geliyor bana. Güçlenmek için intikama ihtiyacımız yok. Aradığımız güç hepimizin içinde.

Hemen hemen filmin yarıştığı bütün festivallerde kadın oyuncu ödüllerine ambargo koydunuz. Bu sürecin sizin önünüze güçlü bir eşik koyduğu, bundan sonrası için sizi zorlayacağını düşünüyor musunuz? Ek olarak, hazırlandığınız yeni proje mi var mı? Günler nasıl geçiyor?

Damla Sönmez: Ödül almak çok mutluluk verici, çok onore edici. Yıllarca işlerini izlediğiniz “Ah keşke bir gün birlikte çalışsam!” dediğiniz jüri üyelerinin sizi bu şekilde değerlendiriyor olması harika ama ödüllere çok da takılmamak da gerek. Festivallerin asıl amacı filmleri olabildiğince çok insana ulaştırmaktır. Tabii ki ödüller hem filmlere, hem yönetmenlere hem de oyunculara görünürlük kazandırıyor ama işinizi bir ödüllendirilme motivasyonuyla yaparsanız o anın içinde kalamazsınız. Oyunculuk da anda kalmak bence. Ben yine anda kalarak, sevdiğim işi yapmaya hikâyeler anlatmaya devam edeceğim.
Bir yandan yapım tarafına da ağırlık veriyorum. Ali Tansu Turhan tarafından yazıp-yönetilen bir kısa film üçlememiz var. İlk filmimiz “Yanlış Anlamazsan Bir Şey Sormak İstiyorum” tamamlandı. Festival sürecini bekliyor. Dostoyevski’nin Beyaz Geceler kitabındaki İkinci Gece bölümünün duygusu baz alınarak tasarlanmış “İkinci Gece” üçlemenin ikinci filmi. Şu an post prodüksiyonda. Bu süreç için açtığımız bir kitlesel fonlama kampanyası sürdürüyoruz.

Hayalimize ortak olmak, bizimle birlikte yaratmak isterseniz adresinden destek olabilirsiniz. Netflix US ile birlikte yapacağımız 6 bölümlük bir mini docu-drama dizimiz var. Mart ayında çekimlere başlayacağız.


Soner Sert kimdir?

Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sinema - TV bölümünden mezun oldu. Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Film Tasarımı bölümünde yüksek lisans yapıyor. "Köprü", "Baba" ve "Ses" gibi ödüllü kısa filmlerin yazarlığını ve yönetmenliğini yaptı. İnsan hakları, ezilenlerin sinemadaki yeri, işçi sınıfının sinemadaki temsili konuları üzerine makaleler kaleme alıyor. Sinemacılığın ve gazeteciliğin ortak noktasının "hakikate ulaşmak" olduğunu düşünüyor ve yanılmamak için elinden geleni yapıyor.