Oscar'dan kalanlar...

Oscar'dan geriye bize neler kaldı? Lady Gaga gibi bir ikonun hem varlığıyla hem de Bradley Cooper’la yaptığı romantik düet ile iz bıraktığı, Spike Lee’nin heyecanıyla ve politik konuşmasıyla geceye renk kattığı, son ödül dışında pek bir sürprizin yaşanmadığı, hala Weinstein skandalının hissedildiği ve sonuyla (yani son ödülle) belki birçok sinemaseveri hayal kırıklığına uğratan bir tören izledik…

Kerem Bumin  kbumin@hotmail.com

Geçen pazar akşamı sahiplerini bulan 91. Oscar ödül töreninden sonra, genel olarak ödül töreni ve ödülleri kazanan yapımlar hakkında düşüncelerimizi ve görüşlerimizi paylaşmak isteriz…

Öncelikle bizce bu sene ödül töreninin en dikkat çekici yanlarından biri, herkesin de fark ettiği gibi, töreninin bir baş sunucusunun olmaması başka bir deyişle ödül gecesinin bir oyuncunun ‘ev sahipliğinde’ yapılmamasıydı. Töreni birçok defa sunan Billy Crystal, Steve Martin gibi ev sahipliği yapan başka bir ünlü oyuncunun yokluğu bizce eğlence ve şov açısından bir eksiklik hissettirse de törenin başındaki Queen’i hatırlatan mini konser etkileyici ve eğlenceli bir başlangıç getirmeyi başardı.

Duyduğumuz kadarıyla aslından bu sene sunucusuz bir tören planlaması yokmuş ancak normalde bu sene kendisiyle anlaşılan oyuncu Kevin Hart’ın cinsiyetçi konuşmaları yüzünden geri adım atılmış ve tören böyle yeni bir format denemiş.  Bizce son kertede bu format değişikliğinin de ödül törenine artıları oldu: Çok daha dinamik, enerjik ve ödül alan oyuncu ve yapımlara odaklanmamızı sağlayan bir tören izledik.

‘ME TOO’ ETKİSİNİN DEVAMI…

Özellikle geçen sene patlak veren ve çığ gibi büyüyerek bütün kadın oyuncuların beraberce, film yapımcılarının ( özellikle bilindiği gibi Weinstein’in) tacizlerine karşı dik durması şeklinde gelişen süreç bu sene de törende ciddi bir şekilde hissedildi… Bizce bu durum bazı açılardan kaçınılmazdı çünkü birçok Oscar ödüllü oyuncunun, birkaç sene öncesine kadar, teşekkürlerinin başına koyduğu hatta bazen ‘Kalbimde özel bir yeriniz var!’ diye andığı bir yapımcının bu kadar çirkin ve sapkın eylemlerde bulunmuş olması, üstelik bu eylemlerin belli bir süredir yaşandığı ama hep hasıraltı edildiği şüphesi kolay hazmedilir bir durum değildi… Bu sürecin en önemli destekçilerinden biri, bizce yarı entari takım elbisesiyle kırmızı halıda boy gösteren bir erkek oyuncu oldu.

OLİVİA COLMAN’IN SAMİMİ İFADELERİ…

Törende ödül dağılımında ciddi bir sürpriz yaşanmadı ve genelde dallarında favori olan adaylar ödülleriyle kucaklaştılar. Bizim açımızdan belki tek soru işareti taşıyan dalda, yani en iyi kadın oyuncu dalında kazanan Olivia Colman oldu. Kuşkusuz ‘The Favourite’ filminde, kusursuz bir performans çizen Colman bu dalda asla zayıf bir aday değildi hatta birçok kişi tarafından favoriler arasında gösteriliyordu. Ancak biz, önceki ödül törenlerini de göz önüne alarak, bu daldaki heykelciğin birçok defa aday olmuş (tam 7 defa!) ama bu ödülü hiç alamamış Glenn Close’a gitmesini bekliyorduk. Bilindiği gibi akademi oyun gücünü kanıtlamış ancak hep beklettiği oyunculara sonunda ödülü verir, hatta bu oyuncu belli bir yaşın üzerindeyse (Susan Sarandon gibi) kazanma şansı daha da artar.

Ödülü kazanan Colman’ın konuşmasında ise oyuncunun yaşadığı şaşkınlık ve konuşmasındaki samimiyet dikkatleri çekti. Ödül kazanan birçok kadın oyuncu, tören öncesi kesin favori gösterildiği halde bazen sanki bunu beklemiyormuş gibi açıklamalar yapar (Reese Witherspoon) ve sonrasında nezaketen bütün diğer adayları da tebrik eder… Colman ise, o sene, Oscar öncesi birçok önemli sinema ödülünün Glenn Close’a gittiğini de göz önüne alarak gerçekten şaşkındı ve zoraki bir teşekkürden ziyade Close’a ne kadar hayran olduğunu çok açık bir şekilde belirtti. Konuşması kurulmuş gibi değil gerçekten o an içinden geldiği gibi sürdü ve en son Lady Gaga’ya da gösterdiği sevgi çok hoş bir son noktaydı.

Favori olarak yola çıktığı bir dalda, sonrasında bütün ibrelerin diğer güçlü adayı işaret ettiği bir yarışta ipi göğüslemesi bizce kendisi adına bir rahatlama anlamına da geliyordu.

BİRÇOK DALDA ADAY OLAN FİLMLERİN YAZGISI…

Eskiden beri aşağı yukarı her önemli dalda aday olan ve yaklaşık 10-11 adaylık kazanan filmler genelde en tepedeki ödülleri de alırlar… Daha önceki yıllarda Milos Forman’ın filmleri (Guguk Kuşu, Amadeus..) veya çok daha yakın bir tarihte ‘Kuzuların Sessizliği’ filmi neredeyse ödüllerden tulum çıkarmışlardı… Akademi bu tarzda bazı filmleri ( çoğu kez hak edilmiş!) Oscar’lara boğuyordu ve başka bazı önemli adayları ise teselli olarak teknik dallarda ödüller vererek veya en iyi ihtimalle ‘en iyi senaryo ödülüyle’ (Pulp Fiction) gönderiyorlardı.

Bu durum bizce son yıllarda biraz değişti çünkü ilginç bir şekilde bu çok dalda aday olmuş filmlere karşı seyirciler arasında eleştiri sesleri ve hakkaniyet tartışmaları kendini göstermeye başladı. Hatta, bazı sinemaseverlerin ‘anti-Titanik’çi’, ‘anti-Revenant’çı’ veya ‘anti-Sheakspeare in love’cı’ olduğunu söyleyebiliriz… Tabii ki herkesin fikri kendine özeldir ve bu filmlerin hak edip etmedikleri tartışılabilir ancak bizce Akademi de bu durumu gördü.

EN İYİ FİLM BİZDE KALSIN!

Akademinin bu eleştirilere karşı tepkisi ilginç oldu ve ödül verdikleri bu en önemli dalda adeta ‘sağ gösterip sol vurmaya’ başladılar. Yani birçok önemli dalda aday olan bazı filmler ‘en iyi yönetmen’, ‘en iyi kadın veya erkek oyuncu’ ve ‘en iyi görüntü yönetmeni’ gibi önemli dalları kazanıp, yarışta açık ara önde giderken, Akademi son bir adımla ‘en iyi film’ Oscar’ını bu filmlerin en ciddi rakibine vermeye başladı… Bu durumun son kurbanları arasında ‘Spotlight’a yenilen ‘The Revenant’ veya ‘Moonlight’a yenilen ‘La la land’ı sayabiliriz.

Bizce bu en önemli ödülün başka bir filme gitme nedeninin, sadece ödüllerin hakkaniyetli dağıtılması olduğunu söylemek biraz kolaycılık olur… Bu ödüllerin verilmesinin ana nedeni sadece ‘en iyi filmi’ ödülünü alan yapımların konusunun Akademi’ye göre daha derin ve daha hassas olmasında aranmalıdır! Hatırlamamız gerekirse verdiğimiz son örneklerde ‘Spotlight’ sonu Vatikan’a kadar uzanan bir taciz skandalını konu alıyor ve ‘Moonlight’ ise sert ve donuk bir Afro-Amerikan dünyasında gerçekleşen bir eşcinsel ilişkiyi anlatıyordu. Bu filmlerin rakipleri kuşkusuz oyunculuk, yönetmenlik ve görüntü açısından çok yüksek çıtalar koyuyor ancak ele aldığı konular belki de Akademi’ye biraz ‘light’, biraz basit geliyordu.

GREEN BOOK ‘A KARŞI ROMA!

Özellikle son yıllarda Akademi ödüllerinde bir ‘Güney Amerikalı yönetmen üçlüsü’ (Cuaron, İnarritu ve Del Toro) rüzgarı esmeye ve bu yönetmenler nerdeyse her önemli ödüle ambargo koymaya başladılar… Bu üç yönetmen arasından ödüllerdeki final dokunuşunu sadece Del Toro başarmış olsa da diğer iki yönetmenin filmleri de yarışı sonuna kadar önde götürdüler.
Cuaron son filmi ‘Roma’da ise durum bizce biraz farklıydı çünkü ilk defa bir film hem ‘en iyi yabancı film’ hem de ‘en iyi filmde’ aday oluyordu. Kendi adımıza söyleyebiliriz ki Roma ‘en iyi yabancı filmi’ kazandığında, filmin aynı zamanda ‘en iyi filmi’ alma olasılığı iyice düştü… Çünkü bizce Akademi, belki biraz eski kafalı bir edayla sanki ‘en iyi yabancı film’ ödülünden sonra: ‘Tamam… İyi film yapmışsın! Ama sonuç olarak bu bir yabancı film! Amerika’yı anlatmıyor!…’ der gibiydi. Sonuç olarak ödül Amerika’da geçen ve ırkçılık gibi evrensel bir konuyu tekrar ele alan bir filme gitti.

UFAK SÜRPRİZLER…

Rami Malek, Alfonso Cuaron, Regina King ve Mahershala Ali gibi kendi dallarında mutlak favori olan isimlerin kazandıklarını düşünürsek önemli dallarda bir sürpriz yaşandığı söylenemez. Birkaç ufak beklenmedik olay teknik dallarda yaşandı: örneğin en iyi kostüm dalında ‘Black Panther’ gibi bir Marvel uyarlamasının birçok gösterişli dönem filmini geçmesi bizce biraz böyleydi! Aynı şekilde, özellikle ses konusunda iddialı bir film olan ‘First Man’in geceden sadece tek ödülle dönmesi de bir sürpriz sayılabilir.

Bir de şunu eklemek gerekir: Gecenin hem başında hem de bazı dallarda bir ‘Bohemian Rhapsody’ daha doğrusu bir Queen havası esti!

Sonuç olarak çok eğlenceli olmayan ama tempolu, Lady Gaga gibi bir ikonun hem varlığıyla hem de Bradley Cooper’la yaptığı romantik düet ile iz bıraktığı, Spike Lee’nin heyecanıyla ve politik konuşmasıyla geceye renk kattığı, son ödül dışında pek bir sürprizin yaşanmadığı, hala Weinstein skandalının hissedildiği ve sonuyla (yani son ödülle) belki birçok sinemaseveri hayal kırıklığına uğratan bir tören izledik.