Kefernahum'dan yayılan insanlık çağrısı

Kefernahum, alt sınıf bir ailenin yoksulluğunu romantize etmeden ve  toplumsal gerçekliği abartılı bir şekilde dramatikleştirmeden yalın haliyle izleyici ile buluşturuyor. Didaktik bir anlatı ve mesaj kaygısı olmadığından, sorgulamak da izleyene kalıyor. Yargılananın aile mi yoksa sistem mi olduğu, hakimin sorduğu sorular ve sanık anne-babanın cevaplarıyla şekilleniyor.

Ceren Acer acerceren@gmail.com

Kefernahum; göçmen, kadın ve çocuk öznelerinin kesişen yaşamlarını yoksulluk ve yıkıntılar arasındaki mücadeleleri ekseninde ele alan bir film. Filmin tanıtımı üzerine yazılıp çizilenler etkileneceğimiz ve aklımızdan çıkmayacak bir film olduğunu sezdiriyor ve hayal kırıklığına uğratmıyor. Olanı olduğu gibi tüm çıplaklığıyla aktarıyor. Daha önce göçmenlik ve savaş üzerine çekilen çoğu filmin aksine sonu göçmenlerin yaşamını sihirli değnekle bir anda tersine çeviren huzur ve özgürlük timsali Avrupa güzellemesi ile bitmiyor. (Örneğin Altın Palmiye ödüllü Dheepan filminin finalinde, Sri Lanka’daki iç savaştan kaçarak Fransa banliyölerinde yaşam mücadelesi veren iltica etmiş bir ailenin  yaşadığı zorlukların İngiltere’de 5 çayı ile sona ermesi ile sunulan mutlu aile tablosuna benzer yapay bir sahne yok filmde.)

Ayrımcılığa maruz kalmış kadınlara, göçmenlere hukuki destek sağlarken göçmen kadın ya da göçmen çocuk veya göçmen LGBTİ+ olmanın çoklu (katmerli) ayrımcılığa dönüştüğünü ve toplumdan izole hayatların mücadelesini yakından gözlemledim. Kefernahum, başrol oyuncularının amatör ve göçmen olmasının (Zain karakteri Suriyeli mülteci, siyahi bebek Yonaas karakteri kağıtsız göçmen) da etkisiyle iç içe geçmiş şiddeti, çoklu ayrımcılığı ve sömürüyü gözler önüne serdiği için beni bir hayli etkiledi ve tanıdık duygular hissettirdi. Sinemanın teknik kısmı hakkında bilgi sahibi olmadığım için yalnızca bir izleyici olarak çalışma alanımı oluşturan göçmenlik vurgusu üzerinden filme dair yazmaya karar verdim. Elbette filmin eksiklikleri ve eleştirilecek kısımları vardır ancak belgesel olma iddiası taşımadığı için bu yönlü ele almadan izlenimlerimi aktarmaya çalıştım.

‘BENİ NEDEN DOĞURDUNUZ?’

Film, Lübnan’da yaşayan kimliği olmayan bir çocuğun (Zain) anne ve babasına açtığı davanın yargılama süreci ile başlıyor ve davaya neden olan olaylar zincirini anlatarak devam ediyor. Doğum belgesi bulunmayan ve dolayısıyla devlet nezdinde var olmayan bir çocuğun, yaşadıklarından sorumlu tuttuğu ailesine; “Beni neden doğurdunuz?” sorusu altında çocuk işçiliği, erken yaşta zorla evlilik, göçmenlik ve yoksulluk sorunlarına tek tek değiniliyor. Alt sınıf bir ailenin yoksulluğunu romantize etmeden ve  toplumsal gerçekliği abartılı bir şekilde dramatikleştirmeden yalın haliyle izleyici ile buluşturuyor. Didaktik bir anlatı ve mesaj kaygısı olmadığından, sorgulamak da izleyene kalıyor. Yargılananın aile mi yoksa sistem mi olduğu, hakimin sorduğu sorular ve sanık anne-babanın cevaplarıyla şekilleniyor. Her gün sokaklarda gördüğümüz işçi/göçmen/dilenci çocukların sıradanlaştığı ve normalleştiği bir düzende, yaşanılanların ne denli büyük sorun yumağı olduğuna dair farkındalık yaratması filmi başarılı kılıyor. Yaşını ailesinin bile bilmediği ve kimliği olmayan Zain, resmi olarak müteci statüsü bulunmayan bir kadınla ortak paydada buluşurken, her iki bireyin de hem kadın hem çocuk olarak yaşadığı şiddet/istismar biçimleri göze çarpıyor. Kimliği olmayan kişi aynı zamanda temel yaşam haklarına da sahip olmuyor ve hiçbir kamu hizmetinden yararlanamıyor. Bu duruma en yakınımızdan örnek, kayıt yaptıramayan Suriyeli mülteciler. Birlikte yaşadığımız ancak yaşadıkları sorunlardan ziyade varlıkları sorun edilen Suriyeli mülteciler, geçici koruma kimlik belgesi olmadan hastaneye gidemiyor, ucuz işgücü olarak görüldükleri için merdivenaltı işlerde emekleri sömürülüyor ve kayıp nesil oluşturacak kadar çoğunlukta çocuk eğitimden geri kalıyor.

Filmde Etiyopya’dan göç etmiş kadın karakter nasıl ki bebeğini güneşten bile saklıyorsa ülkemizde de Suriyeli mülteciler benzer hayatları yaşıyor. Tıpkı Zain gibi resmi verilere kaynak olamayan ve bu nedenle sayıca bilemediğimiz çoğu kişi kimliksiz/kayıtsız hayatına devam ediyor. Ortadoğu coğrafyasında, yaşadığı kabul edilmeyen ve illegal ilan edilen insanların (ki hiçbir insan illegal değildir) mücadelesini aktaran film, iradesi dışında yaşadıklarına duyduğu öfkenin dışa vurumuyla harekete geçen bir çocuğun hikayesiyle bambaşka bir yaşamı perdeye yansıtıyor. Elbette ailenin cehaleti ve bilinçsizliği sorunun temel kaynağını oluşturmuyor. Tüm yaşanılanların esaslı sebebi, toplumsal düzeni sağlamak zorunda olan devletin yükümlülüklerini yerine getirmemesi olsa da yine tüm bedeli toplumun dezavantajlı kesimi ödüyor.

PATRİARKAL DÜZEN

Filmde bir diğer ayrıntı, aile ile ailenin yaşadığı evin sahibi arasındaki eşitsizliğin tıpkı ilkel toplumda toprak sahibi ile köle arasındaki ilişki biçiminde sürdürülmesi. Aile, barınabilmek için ömür boyu ve bitmeyen bir borç ilişkisi içinde yaşıyor. Öyle ki, bu borca karşılık çocuğu okula gitmek yerine ev sahibinin dükkanında çalışmak zorunda kalıyor, henüz ergenliğe yeni girmiş kız çocuğu ise ev sahibi ile zorla evlendirilerek cinsel istismara maruz kalıyor.  Zain’in kız kardeşi Sahar’ın erken yaşta zorla evlendirilmesi ve hamilelik sonucu kanamasına -kimliği olmaması nedeniyle- hastanenin müdahale etmemesi, orta sınıf avukatın üstten bir üslupla sorduğu sorularla ortaya çıkıyor. Ülkemizde de neoliberal muhafazakar politikalar ile normalleştirilmeye çalışılan zorla çocuk evliliklerinin, çocuğun cinsel istismarı olduğu gerçeğini en sert sonucu ile gösteriyor. Filmde, faile 11 yaşındaki kız çocuğunun evlenmesinin uygun olup olmadığı sorulduğunda annesini örnek göstermesi toplumdaki patriarkal düzenin hüküm sürdüğünü gösteriyor. Savaş, çatışma ortamı, yerinden edilme ve yoksullaştırma toplumsal cinsiyet temelli suçlara zemin oluşturuyor.

Nadin Labaki’nin de dillendirdiği üzere film, Zain ve kız kardeşi gibi ihmal edilen, istismara en çok maruz kalan, birey olarak kabul edilmeyen ve hakları hiçe sayılan çocukların yaşamından bir kesit sunuyor. Bununla birlikte kayıtsız/kimliksiz yaşayanların, vatansız doğan bebeklerin veya göç eden ancak yasal statüsü mülteci olmayan insanların çaresizliğini ve aynı zamanda direngeçliğini de gösteriyor. Hem yasal statü tanımayarak varlığını kabul etmeyen devlete karşı, hem de aynı alanda yaşamasına rağmen  görmezden gelen veya ayrımcılığa maruz bırakan topluma karşı mücadele etmek durumunda kalıyor. Filmde, geri gönderme merkezinde kalan göçmenleri ziyaret edenlerin moral vermek amacıyla geldiklerini söylemeleri ancak göçmenlerin bulundukları durumla dalga geçer gibi dans etmeleri ve şarkı söylemeleri karşısında bazı göçmenlerin bakışları ve tepkilerinin yer aldığı sahne, destek olmakla üsttenci davranmak arasındaki farkı ortaya koyuyor. Bu durum aslında bize hiç yabancı gelmiyor. Göçmenin hayatını devam ettirebilme noktasında yaşadığı krize karşılık sosyal etkinlikle proje dolduran STK’lar, yine bu projenin nihai hedefi olan sayıları yakalamaya çalışan ancak sayıların insanların temsili olduğunu unutan fon sağlayıcılar, yardım eden yardım alan hiyerarşisi içinde eşitsizlik alanını yeniden üreten kurumlar ve yapabilecekleri sınırlı olmamasına rağmen devletle ters düşmek istemedikleri için harekete geçmeyen sivil toplum örgütleri…Buradan da hareketle göçmen olmanın getirdiği zorluklar karşısında destek bulabilmek ve dayanışma sağlamak oldukça zor.

Filmin kurgusuna yansıyan dünyadaki gerçekliğe bakacak olursak; Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği’nin (UNHCR) “Dünya Savaşta” başlıklı 2014 yılında yayınladığı raporu; 1 yılda bütün dünyada yerinden edilmiş insan sayısının İkinci Dünya Savaşı sonrası en yüksek boyutlara ulaştığını ifade ediyor. En güncel bilgilere göre ise, 2017 sonu itibarıyla dünyada; 68,5 milyon zorla yerinden edilmiş insan, 25,4 milyon mülteci, 3,1 milyon sığınmacı ve 40 milyon kendi ülkeleri içinde yerinden edilmiş insan olduğu belirtiliyor. Dünyada en fazla mültecinin bulunduğu ülke ise Türkiye olmasına rağmen ne yeterince siyasi gündem olabilmekte ne de göç politikası geliştirilmekte. Medyada ayrımcı ve nefret dili günden güne artarken “mülteci krizi ya da mülteci sorunu” ifadeleriyle AB ile kirli pazarlıklar devam ettirilmekte.

Dünyada devam eden savaşın ve göçün insanların hayatlarını ne denli değiştirdiğini ve nasıl bir yaşama sürüklediğini göstermek açısından Kefernahum önemli bir film. Ve filmi izlerken, sinema salonunda ağlayan izleyicilerin sesi, filmin kurgudan ibaret olmadığını ve birilerinin gerçekte de bu hayatı yaşıyor olduğunu bildiklerini hatırlatıyordu.  Öyle ki, filmden çıktıktan hemen sonra, sokakta kağıt toplayıcısı göçmen bir çocuğu görünce, yanı başımızdakinin fotoğraflanıp beyaz perdeye yansımasıyla toplumun ancak farkına varması üzerine düşünerek yolumuza devam ediyorduk…