'Soğuk savaş'ta aşk ve ötesi!

‘Cold War’ tutkulu bir aşk hikayesinden hareket etmekle beraber aslında çok daha büyük ve önemli bir konuyu inceleyen bir yapım... Yönetmenin filmini siyah beyaz çekme tercihi ve oyuncuların gerçekçi (ve üstün) performansları da bu atmosferi güçlendirir nitelikte…

Kerem Bumin  kbumin@hotmail.com

Çoğu zaman ciddi aralıklarla ve göreceli olarak az sayıda film çeken ancak her birinde vurucu ve etkileyici bir anlatım sunan, hatta bazı filmlerinde biçim ve içerik açısından zirveye ulaşan, Polonyalı usta yönetmen Pawel Pawlikowski’nin son filmi ‘Soğuk savaş’ta dünyadaki kırılgan ve hassas bir tarihte (1949) yaşanan, dönemin politik akımlarıyla şekillenen, sosyal sınıf farklılıklarıyla sekteye uğrayan ancak asla tam anlamıyla sönmeyen bir aşk öyküsünü beyaz perdeye taşıyor… Ancak filmi sadece bir aşk öyküsü ekseninde değerlendirmemiz ciddi bir haksızlık olur çünkü her ne kadar film boyunca iki ana karakteri hiçbir zaman gözden kaybetmesek de, yönetmenin asıl parmak bastığı konular o zamanın politik ve sosyal baskıları ve o baskıların insanları nasıl sınıflandırdığı, sıkıştırdığı, yollarını tıkadığı ve onları nasıl istemedikleri seçimleri yapmak zorunda bıraktığı oluyor. Dolayısıyla bizce ‘Soğuk savaş’ zor bir dönemde yaşanan bir aşk hikayesinden ziyade zor bir dönemde yaşanmaya çalışılan bir aşk hikayesi izlenimi veriyor. Filmin geçtiği dönem ve ortam(lar) iki kahramanın aşk hikayesine bir canlılık katmakla kalmıyor aynı zamanda da ciddi engeller ve sınırlar inşa ediyor.

İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinden sonra, 1949 yılında Polonya’daki Komünist Parti yetkilileri, folklorik dans ve şarkı gösterileri yapacak bir grup kurmak için tanınmış bir müzisyen olan Wiktor ve yardımcısı müzik hocası İrena’yı görevlendirirler. Çok sayıda genç kızın başvurduğu mülakatlar sırasında; Zula adında bir kadın aday, sadece sesiyle değil, aynı zamanda karakteri ve taşıdığı enerjiyle de Wiktor’un dikkatini çeker. Zula gruba seçildikten kısa bir süre sonra Wiktor’la tutkulu bir aşk ilişkisi yaşamaya başlar. Wiktor yönetimindeki bu grup çok beğenilir ve ülkeler arası turnelere çıkar. Zula ve Wiktor Berlin’deki bir gösteriden sonra, gizlice en yakındaki ülkeden sığınma hakkı isteyip, o ülkede yaşamlarını devam etmek için anlaşırlar ancak Zula son anda buluşmaya gelmez. Wiktor mecburen tek başına Paris’e taşınır ve hayatına orada devam eder ama Zula’yı asla unutamaz. Bu çok uzun süre sürecek, dipler ve zirveler yaşayacak, küllenecek ama asla sönmeyecek bir aşkın sadece bir dönemidir…

NASIL BİR TUTKU?

Aslında merkezine tutkulu bir aşk hikayesini koyan filmlerde anlatılan bu aşıklar, özellikle geçmiş zamanlarda yaşanmışsa, ister istemez o zamanın ahlaki kurallarından, politik sınırlandırılmalarından ve dar görüşlülüğünden nasibini alır ve ciddi zarar görür. Buna rağmen ana iki karakterin aşkı o kadar güçlüdür ki bütün bu kurallara göğüs gererek hatta bazen umursamayarak ilişkilerini sürdürmeye devam ederler veya en azından devam ettirmeye çalışırlar…

Bu noktada filmdeki aşk ilişkisinin ne boyutta ve yönde olduğunu da anlamız gerekir: Bu sadece iki kişinin birbirine aşık olmasıyla başlayan, kendi içinde mutlu ve huzurlu bir ilişki midir yoksa çok farklı iki insanı yıpratan, tüketen ve nerdeyse patolojik olmuş bir tutkuyla ayakta kalabilen bir süreç midir? Kuşkusuz ikinci örnekte de derin bir aşk ve tutku vardır ama buradaki ilişki çok sancılı süreçler geçirir, tutku bazen aşk-nefret ikilemine dönüşebilir ve bu adeta hastalıklı bağ, bir dram veya küçük çaplı bir felaketle son bulabilir… Bu tarz ilişkileri anlatan filmlerden aklımıza gelen ilk örnekler olarak, Jean-Jacques Beineix’in ayrıksı filmi ‘Betty Blue’yu (1986), Thomas Hardy’nin ünlü romanından uyarlanmış film olan ‘Jude’u (1996) hatta Zeki Demirkubuz’un ilk uzun metrajlı filmi ‘Masumiyet’i (1997) sayabiliriz…

‘Soğuk savaş’taki aşk ilişkisi birçok dip yaşasa da, çok çalkantılı dönemler geçirse de ve karakterlerini inanılmaz zor durumlara soksa da, bahsettiğimiz derecede derin, hastalıklı, obsesyona yakın bir ilişki değil… Ancak bizce bu ilişkinin böyle gösterilmemesi, yönetmenin anlamlı bir tercihinden kaynaklanıyor. Yönetmen filmdeki ilişkiden ziyade, bu ilişkiyi etkileyen dış etkenleri mercek altına alıyor, bu aşkı yaşayan karakterlerin ana sorunlarının psikolojik dengesizlikleri veya ölçüsüz tutkuları değil, daha çok sosyal sınıf farklılıklarından doğan yaşama değişik bakış açıları ve dönemin çalkantılı siyasal ortamı olduğunun altını çiziyor…

SINIFSAL FARKLILIKLAR, DEĞİŞİK ÜLKELER…

Filmdeki iki ana karakterin farklı sosyal tabakalardan gelmesi ve farklı mizaçlardan olması, hikayenin gidişatına değişik yan yönler veriyor ve iki ana karakterin, Wictor ve Zula’nın aynı büyük aşkı paylaşmasına rağmen, hayattan beklentilerinin farklı olmasını beraberinde getiriyor. Polonya’da tanınmış ve saygıdeğer bir müzisyen olan Wictor, Zula’yla tanıştıktan sonra, ülkesine sırt çevirmek pahasına ( ki o dönem bu eylem bir ‘ihanet’ gibi görülüyor!) aşkını daha özgürce yaşamak istediği bir batı ülkesine ‘kaçmak’ istiyor. Bir bakıma kendi aşkını, ülkesine karşı olan bağlılığının önüne koyuyor.

Alt bir sosyal tabakadan ve travmatik bir aile geçmişinden (kendisine saldıran babasını bıçaklamış!) çıkmış Zula ise herhangi bir genç kızken, hükümetin tam desteklediği, halktan büyük destek gören bir gösteride önemli bir rol bulmaktan gayet mutlu oluyor. Wictor’un aşkına karşılık veriyor ancak durum Paris’e beraber kaçma gibi kritik bir karara gelince, o ülkesinde kalıp kendisine daha güvenceli bir yol çizmeyi tercih ediyor. Bu karar politik bir nedene dayanmasa da bir sosyal statü değişiminin sonuçları gibi görünebilir… Ancak bütün bunlara rağmen Zula da, Viktor da birbirlerine olan tutkularından vazgeçemiyorlar ve hangi ülkede olurlarsa olsunlar, hayatlarında kimler olursa olsun, görüşmeye, birlikte olmaya ve aşklarını canlı tutmaya devam ediyorlar. Her ne kadar bu tutkuyu unutmaya, frenlemeye, geçmişlerinde bırakmaya çalışsalar da bunu başaramıyorlar, hatta her fırsatta nerdeyse bıraktıkları yerden yaşamaya devam ediyorlar…

WİKTOR DÜŞÜŞTE, ZULA TAKİPTE…

Zula, Wiktor’a nazaran çok daha sorunsuz yollardan geçmiş olmakla birlikte, eski aşkını arada görmeye geliyor. Wiktor da eski grubunun turneye çıktığı her şehre giderek, Zula’yı seyrediyor. Bu karşılıklı takip, Zula’nın bir süreliğine Wiktor’la beraber Paris’e taşınmasıyla devam ediyor. Ancak Zula buradaki bohem hayata uyum sorununu aşamıyor. Bu hayatı yaşamak yerine, açtığı yoldan ilerlemek ve aynı anda da aşkını yaşamak istiyor. Bu bencilce tutum, Wiktor’un sınır dışı edilmesine ve hapse atılmasına bile yol açıyor.

Wiktor, ise bütün bu sorunlara rağmen asla Zula’ya karşı bir kızgınlık veya nefret duyguları taşımıyor. Normalde birçok insanın asla affetmeyeceği, terk edilme, yarı yolda bırakılma, aldatılma gibi şeyleri en fazla bir hayal kırıklığıyla karşılıyor. Hatta 15 yıl hapse mahkum olduğunda bile kendisini ziyarete gelen Zula’ya bakışlarında sadece şefkat ve anlayış hisleri mevcut…Wiktor bir bakıma Zula’yı olduğu gibi sevmeyi seçiyor,.. Her ne kadar bırakmış olduğu dünya, Zula’yı çok değiştirmiş olsa da…

Sonuç olarak ‘Cold War’ tutkulu bir aşk hikayesinden hareket etmekle beraber aslında çok daha büyük ve önemli bir konuyu inceleyen bir yapım… Yönetmenin filmini siyah beyaz çekme tercihi ve oyuncuların gerçekçi (ve üstün) performansları da bu atmosferi güçlendirir nitelikte… Bizce hiçbir has sinemasever kaçırmamalı!

Yönetmen: Pawel Pawlikowski
Oyuncular: Joanna Kulig, Tomasz Kot, Borys Szyc, Agata Kulesza, Cédric Kahn, Jeanne Balibar, Adam Woronowicz, Adam Ferency…
Ülke: Polonya, İngiltere, Fransa