Kelebekler: Bir eve dönüş hikâyesi

Kelebekler filmi, elbette Asuman Suner’in işaret ettiği politik dili taşımıyor, lakin 80 ve sonrası doğumlu kuşağın yaşadığı yerle, ailesiyle yaşadığı aidiyet krizini oldukça başarılı bir şekilde aktarıyor. Karaçelik’in karakterleri için yersizlik, köksüzlük ve aidiyet sorunu da tam bu noktada başlıyor; ya artık dönülecek bir ev yoksa?

Can Öktemer

DUVAR – Tolga Karaçelik’in bu yılki Sundance’tan büyük ödül ile dönen filmi Kelebekler son zamanların en popüler yerli yapımlarından biri oldu. Karaçelik, Kelebekler’de seyirciyi köy meydanında gezinen tavukların patladığı ve yine köyün içerisinde astronot kıyafetleriyle dolaşan karakterlerin olduğu absürt bir dünyanın içerisine davet ediyor. Hikayesinin merkezine ise aileyi, aidiyeti, ilişkileri ve farklı bir taşra “sıkıntısını” alıyor.

Kelebekler, annelerinin ölümünün ardından yolları ayrılan, birbirlerinden kopuk üç kardeşin öyküsünü anlatıyor. Kardeşlerin en büyüğü Cemal (Tolga Tekin), Almanya’da yaşamakta; uzaya hiç gidememiş ve sırf bu yüzden Almanya’da greve giden bir astronot. Ortanca kardeş Kenan (Bartu Küçükçağlayan) ise, İstanbul’da oyunculuk yapmakta, gidişatı pek hayırlı olmayan bir ilişkiye sahip ve büyük ihtimalle bağırarak konuşup ve dizinin süresi uzasın diye uzun uzun bakıştıkları yerli dizilerde ufak rollerde yer almakta. Hayattan ve kendinden bezmişlik her yerini sarmış vaziyette. En küçük kardeş Suzan (Tuğçe Altuğ) ise duygularını bastıran, kendisini bir türlü ifade edemeyen bir öğretmen ve sadece inşaat işlerini düşünen bencil biriyle evli.

Bu üç sorunlu kardeşin yolları, uzun yıllardır görüşmedikleri babalarından bir telefon gelmesiyle kesişmek zorunda kalır. Babaları, Cemal’i arayıp önemli bir haber için köyleri Hasanlar’a gelmelerini söyler. Üç kardeş de apar topar toplanıp yola koyulur. Lakin aralarında herhangi bir bağ kalmayan ve birbirlerine yabancılaşan kardeşlerin Hasanlar seyahati pek kolay olmayacaktır. Anlaşmazlıklar ve iletişimsizlikler her geçen kilometre artacaktır. Tolga Karaçelik, filmin ilk yarısını klasik bir yol filmi gibi kurgulamış.

Kardeşler bu uzun yolculukta hem birbirlerini tanıyorlar hem de kendileriyle yüzleşiyorlar. Yönetmen, yol temasının ağırlık kazandığı bu ilk yarıda fonda Grup Gündoğarken parçalarının çalındığı, güneşin hafiften batmaya başladığı güzel pastoral manzaralar içerisinde öyküsünü anlatıyor ve filmin tamamına hakim olan absürt mizah anlayışı yol boyunca son sürat devam ediyor. Özellikle hayat boyu her şeyi içine atmış olan Suzan’ın pavyon sahnesinde uyuz olduğu adamlara ağzına geleni söylemesi, bu anlamda filmin mizahının zirve noktalarından birini oluşturuyor.

EVE DÖNMENİN YOLLARI

Filmin ikinci yarısı ise karakterlerin babalarının köyüne Hasanlar’a gelmesiyle başlıyor. Filmin rotası, bu noktada son dönem Türkiye sinemasında sıklıkla karşımıza çıkan taşra ve taşra sıkıntısı oluyor bir anlamda. Taşra sıkıntısı derken; aklımıza ilk gelen yavaşlık, sessiz ve tekinsiz bir taşra imgesi olmasın. Bu imgelerin tam tersine Tolga Karaçelik, taşrayı ve belki de taşra sıkıntısını kara delik, yıldızlar, paralel evrene meraklı ve dini inancını sorgulamaya başlayan imamıyla, köyün sokaklarında bir anda patlamaya başlayan tavuklarla farklı bir taşra manzarası sunuyor. Hikayenin Hasanlar’da geçen kısmındaki karakterlerin rakı içip Nazan Öncel’den ‘Gidelim Buralardan’ şarkısını söyledikleri bölüm ise filmin en güzel yerlerinden biri. Hayatta bazen kötü şeyler o kadar çok üst üste gelir ki; sorunlarla mücadele edemez hale gelirsiniz. İşte böyle anlarda, içip, içip şarkı söylemek çok iyi gelir insana. Daha da önemlisi bu anlarda ilk kez kendiniz gibi olabilmişsiniz, duygularınızı ortaya çıkartabilmişsinizdir böylelikle. Filmdeki karakterlerde o sahnede ilk kez kendileri gibi davranıyorlar belki de… Ve yine ilk kez kendileri arasında bir bağ oluşuyor sanki.

Bir taşra kasabasında 90’lar gecesi yapıp yine 90’ların kült gruplarından Cemali üzerine konuşuyorlar. Tolga Karaçelik, bu sahneyi nefis bir şekilde kurgulamış ve karakterlerin yaşadıkları yere olan yabancılaşmalarını ve uyumsuzluklarını harikulade bir şekilde aktarmış. Bununla beraber filmin Hasanlar’da geçen bölümünde ele alınan meselelerin biraz daha ciddileştiği de söylenebilir. Özellikle karakterlerin baba evinde geçirdiği sahnelerde, aile bağları, köksüzlük ve aidiyet konuları devreye giriyor.

KELEBEKLER’DE ‘EV’İN YERİ

Ev, köksüzlük ve aidiyet kavramları, 1990’lı yıllarda ortaya çıkan Yeni Türkiye sinemasının ana motiflerinden biriydi. Asuman Suner, Hayalet Ev, Yeni Türkiye Sinemasında, Aidiyet, Kimlik ve Bellek isimli kitabında, 1990’lı yıllardan sonra çekilen filmlerde başta kimlik olmak üzere, aidiyet konularının tartışıldığını aktarır. Türkiye’nin 1990’lı yıllarla beraber içine girdiği, girmek zorunda kaldığı küreselleşmenin etkisi, ulus devlet paradigmasının sorgulanır haline gelmesiyle birlikte alışık olduğu ‘ev’ düzeninde bir tür sorgulamaların meydana geldiğini aktarır. Suner, kitabında Hedetoft ve Hjort’tan şu anektodu aktarır: “Evimiz, mekansal, varoluşsal ve kültürel olarak ait olduğumuz, parçası olduğumuz topluluğun,ailemizin ve sevdiklerimizin yaşadığı, kendi kökenlerimizi bulacağımız,dünyanın başka bir yerindeyken geri dönmeyi özlediğimiz yerdir.”

Kelebekler filmi, elbette Asuman Suner’in işaret ettiği politik dili taşımıyor, lakin 80 ve sonrası doğumlu kuşağın yaşadığı yerle, ailesiyle yaşadığı aidiyet krizini oldukça başarılı bir şekilde aktardığını düşünüyorum. Karaçelik’in karakterleri için yersizlik, köksüzlük ve aidiyet sorunu da tam bu noktada başlıyor; ya artık dönülecek bir ev yoksa? Özellikle 1990’lı yılların küreselleşmenin yaygınlaştığı ve otantikliğin yerini dünya vatandaşlığının aldığı bir dönemde çocukluğunu ve ilk gençliğini geçirmiş bir kuşak için ev neresidir gerçekten?

Uydu televizyonlarıyla izlenen yabancı dizilerle büyüyen, internetin içinde doğan, ilk fırsatta dünyayı gezen farklı kültürlerle haşır neşir olan bir kuşak için ev neresidir? Karaçelik, Kelebekler’de tam da bu soruları sorguluyor. Bir tarafta, gençlere sürekli ne giyeceklerini, ne dinleyeceklerini söyleyen aile büyüklerinin yanı mıdır ev? İnternetle, sosyal medyayla dünyaya entegre olan bir nesle “Yerli ve milli olun” diyen bir memleket midir mesela? Ya da onları bir kez olsun anlamaya çalışmayan, dertlerini, sıkıntılarını anlamayan siyasetin hüküm sürdüğü bir yerde yersizliğin, yurtsuzluğun ve aidiyetsizliğin tavan yapması da çok normal geliyor bana. “Buraları beğenmiyorsanız kapı orada, ben vereceğim paranızı sizi göndermek için” söylemlerinin en tepeden söylendiği bir atmosferde 80 ve sonrası doğan kuşağın elinde dünya haritası sürekli bir yerlere gitmeye çalışması normal değil mi?

Bartu Küçükçağlayan, film için “ilk defa biri bizim kuşağın hikayesini anlattı” demişti. Ben de kendisiyle aynı görüşteyim. Benim de dahil olduğum 80 kuşağının yaşadığı aidiyet, ‘ev’ sorunsalı belki de ilk kez bu kadar güzel bir şekilde aktarılıyor. Tolga Karaçelik, filmde belki yukarıda bahsetmeye çalıştığım hususları tartışmıyor ama kanımca başta aile olmak üzere yaşadığımız ülkeye giderek yabancılaştığımız ve dönülecek evimizin kalıp kalmadığının sorgulandığı bir dönemdeyiz. Zorunlu göçler, gergin siyasi atmosfer ve gelecek kaygısı her geçen gün yaşadığımız yere yabancılaştırıyor bizlere. Gitmek de zor, kalmak da zor sanki buralarda. Bununla beraber yönetmen bu köksüzlük meselesini geçmişle ve yaşanılan yerle barışarak çözmeye odaklanmış gözüküyor.“Bir taraftan gidelim buralardan, dayanamıyorum” diyor, diğer taraftan “nereye gideceğiz peki?” diye soruyor. Filmdeki karakterlerin hesabına da bir tür Kavafis laneti düşüyor: “Bu şehir arkandan gelecek” ya da Akif Kurtuluş’un tarifiyle “Bazen gidersiniz ‘bu şehir arkandan gelir,’ ya da kalırsınız, o şehir kaçar sizden.”

Tıpkı filmde her şeyden kaçıp uzaya gitmeye çalışan astronot Cemal’in fezadan Hasanlar köyüne düşüşü gibi…