Hayati Hamzaoğlu: Devrimci 'kötü adam'

"Onur meselesi yaptım. 'Ben bu işi öğreneceğim. Bir gün bu sokaklara adımı yazdıracağım' dedim... Bir anne çocuğunu nasıl severse öyle sevdim sinemayı... Devrim, eskisini yıkıp yerine daha yenisini, daha güzelini, daha sosyal olanı koymaktır. Biz Yılmaz'la bunu yaptık..."

Süleyman Çeliker  

1954 yılının 29 Ekim’i. Bayram tatili olduğu için işe gitmemiştir. Arkadaşlarıyla Beyoğlu’na gezmeye çıkar. Yolda filmlerin kötü adamı Sadi Karan’la karşılaşırlar. “Bir film çekiyoruz” der, “Fiziğin çok uygun oynar mısın?”
Şaşırır: “Sadi Karan’ı filmlerinden tanıyordum. Daha önce görmüşlüğüm yoktur. Ben kuyumcuda çalışıyordum o zamanlar. Sinemayla ilgim yok. ‘Oynarım’ dedim. Gittim sete oynadım. 5 tane 50 kuruş verdiler, yevmiye olarak. Parayı kabul etmedim. Bıçkın delikanlıyız. Galata’da büyüdüm ben.”
Suavi Tedü’nün Köyün Çocuğu filmidir bu. Sete gittiklerinde bir figüran eksik olduğu için ekip beklemektedir. Ne yapacağını anlatırlar. “Gittim sete oynadım” der ama filmde şöyle bir görünen figüranlardan biridir sadece. Bu durum zoruna gider. Hiç aklında yokken oyunculuk ateşi düşer içine: “Onur meselesi yaptım. ‘Ben bu işi öğreneceğim. Bir gün bu sokaklara adımı yazdıracağım’ dedim.” 21 yaşındadır.

ÜÇ YIL BOYUNCA YEŞİLÇAM’IN KAPILARINDA

İşi gücü bırakır. Yeşilçam setlerinin kapılarında sabahlar. Ama nafile. Tam 3 yıl sürer bu durum. Perdeyi ancak 1956 yılında yırtar. Aydın Arakon’ın yönettiği Tuzak Oteli filminde bir rol kapmayı becerir. Kumarhane sahnesinde Neriman Köksal’ın fedailerinden birini canlandırdığı bu filmde kısa da olsa bir diyaloğu da vardır.
1957’de sadece bir filmde, Muharrem Gürses’in Yayla Güzeli Ayşe’sinde boy gösterebilir. Bir yıl sonrası için de durum farksızdır. Hata/Bırakın Ağlayayım adlı filmde küçük bir rol bulabilir sadece.
Ama vazgeçmez. 1958 sinemada patlama yılı olacaktır. O yıl çekilen beş filmde yer alır. Osman Fahir Seden’in Beraber Ölelim filminde Ayhan Işık, Belgin doruk, Atıf Kaptan gibi dönemin starlarıyla birlikte geçer kameraların karşısına. Aynı yıl Sami Ayanoğlu’nun çektiği Doksan Dokuz Mustafa’da ise başrol onundur.

METİN ERKSAN’LI YILLAR

Abartısız oyunculuğu, doğallığı ve sesini kullanışındaki ustalık Türk sinemasının dev isimi Metin Erksan’ın dikkatini çeker. Usta yönetmen, Dokuz Dağın Efesi’nde çoban rolünü verir ona. Gecelerin Ötesi’nin oyuncu kadrosunda da vardır.
1960’lı yıllarda 80’den fazla filmde rol alır. Dediğini yapmış, ‘adını duvarlara yazdırmıştır. ‘Yeşilçam’ın vazgeçilmez ‘kötü adamları’ndan biridir artık.
Özellikle Orhan Elmas’ın 1964 tarihli Duvarların Ötesi filminde canlandırdığı Halıcı Sadık rolündeki performansı büyüleyicidir.

kuyu

Kuyu’da Nil Göncü ile.

Ayrım gözetmeksizin, teklif gelen her filmde rol alsa da sinema kariyerine damgasını vuran iki isim, Metin Erksan’la Yılmaz Güney’dir.
1965 tarihli Üçünüzü de Mıhlarım’la 1968 tarihli Beyoğlu Canavarı’nda Yılmaz Güney’le birlikte kamera karşısına geçer.
1968 sinema hayatındaki dönüm noktası olacaktır. Metin Erksan’ın, Anadolu erkeğinin kadın için zulme, tecavüze hatta cinayete dönüşen ‘aşkını’ yerdiği Kuyu filminde olağanüstü bir performans sergiler. Sadece dört filmde rol alıp, 19 yaşında bağırsak düğümlenmesi nedeniyle ölen Nil Göncü’nün canlandırdığı Fatma’nın gözü dönmüş aşığı Osman’dır bu filmde. Bu rolüyle 1969 Adana Film Festivali’nde En İyi Yardımcı Oyuncu ödülü’ne uzanır.

YILMAZ GÜNEY’LE DEVRİM YILLARI

Aynı yıl Yılmaz Güney’in yeni sinemasının habercisi Seyit Han’da Haydar Bey’i canlandırır. Aç Kurtlar’da Kara Aziz, 1969 tarihli Bir Çirkin Adam’da ise Abbas rolüyle çıkar izleyicinin karşısına. Abbas karakteriyle bu kez 1970 Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde En İyi Yardımcı Oyuncu seçilir. Acı, Ağıt ve Umutsuzlar’da da devam edecektir bu birliktelik:
“Yılmaz’la birlikte bir kadromuz vardı. Türkiye gerçeğini anlayan, objektif yorumlayan, ezene karşı ezilenleri sinemaya taşıyan çalışmalarımız taktir topladı. Türkiye’de yaşıyor olacaksınız ve Türkiye gerçeğine yabancı olacak, ya da görmemezlikten geleceksiniz, bu olmaz! Biz o tabuyu yıktık. Dönem dönem asayişte sorgulandık, ceza aldık ancak aldığımız cezalar gerçekleri sunmanın mutluluğundan ötürü çalışmalarımızı kamçıladı.”

“Yılmaz Güney, Türk sinemasında devrim yaptı, tespitine katılıyor musunuz?” sorusuna ise şu yanıtı verir: “Devrim sözcüğünden insanlar korkuyor. Devrim, eskisini yıkıp yerine daha yenisini, daha güzelini, daha sosyal olanı koymaktır. Biz de bunu yaptık.”

NAZIM MOSKOVA’DA YILMAZ PARİS’TE…

Yılmaz Güney’le aralarının açıldığı dönemler de olmuştur. Ama onunla birlikte yaptıkları filmlerden ömrünün sonuna kadar gururla bahsedecektir.

Uzun yıllar görmediği Yılmaz Güney’in 47 yaşında Fransa’da mide kanserinden ölmesinden sonra başlayan tartışmaları ise anlamsız bulur: “Kişinin yaşaması, adından söz edilmesi, bıraktığı mirasa yani eserlerine bağlıdır. Örneğin, Nazım Hikmet gibi. Yani Nazım Moskova’da, Yılmaz Paris’te yatıyor. Ben onun mezarının Türkiye’ye getirilmesi tartışmanın iyi bir tartışma olmadığını düşünüyorum.”

agit

Ağıt’ın Kapadokya’daki setinde.

42 yıllık sinema hayatı boyunca Yeşilçam’ın çektiği, her türlü filmde boy gösteren bir kötü adamdır. Kaç filmde oynadığını kendisi de hatırlamaz. 200’den fazla olduğu söylenir.

TATAR RAMAZAN VE AYNALI TAHİR

Adından söz ettireceği son yapım, Melih Gülgen’in 90’lı yılların başında çektiği Tatar Ramazan Sürgünde filmidir. Bu filmdeki Abdurrahman Çavuş rolüyle bir kez daha Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde En İyi Yardımcı Oyuncu Ödülü’nü alır.
Akciğer kanserine de Tatar Ramazan Sürgünde’nin çekildiği yıllarda yakalanır. En son, 1988 yılında, 65 yaşındayken Aynalı Tahir dizisinde kısa bir süre Komiser Haluk rolüyle boy gösterir.

O günden sonra Yeşilçam unutur onu. Kanserle mücadele ettiği dönemde çocukluk arkadaşı işadamı Osman Cevahiroğlu dışında kimse çalmaz kapısını. Onun yardımıyla karşılar tedavi masraflarını.

Çok para kazanmıştır aslında. Ama Yeşilçam günleri bitince elde avuçta bir şey kalmaz: “Para kazandık da tutamadık. Bu meslek alıp götürdü. Kazandığımızı yedik içtik. Cepten yedik, sattık yedik. Hayatımızı da, gençliğimizi de yedik. Hastalığımız bu meslekten. Şöhret ateşten gömlek. Onu giymek çok zor. Yakıyor adamı. İşte bizi yaktı. Ciğerlerimizi yaktı, beynimizi yaktı.”

‘NEREDE O ESKİ HAYATİ HAMZAOĞLU’

Eşi ve oğluyla birlikte büyük zorluklar içindedir. Umutsuzluğa düşer: “Nerede o eski Hayati Hamzaoğlu, nerede o eski sağlık. Eskiden iki arkadaş oturur yarım kuzu, bir kaç şişe rakı götürürdük. 106 kiloydum. Ben yürürken yollar sarsılırdı, şimdi biz yürümeden sallanıyoruz. 7 senedir emekliyim. Yaş 63. Devlet baba bize maaş veriyor, eve gidene kadar bitiyor. 10 milyon lira maaş alıyoruz, telefon parası 3-5 milyon lira geliyor. Elektrik, su hariç. Tüp oldu dünyanın parası. Bir kilo zeytin, bir kilo beyaz peynir tamam. İşte yaşam böyle. Türkiye burası.”

Yaşadığı sıkıntıları öğrenen dönemin Başbakanı Bülent Ecevit, Kültür Bakanlığı’na talimat verir. Bakanlığın sağladığı parayla, Yalova’da küçük bir ev satın alarak oraya taşınır. Ama tedavi olmak için sık sık İstanbul’a gelmesi gerekmektedir:
“Defalarca kemoterapi gördüm. İki kez beyin ameliyatı geçirdim. Bütün isteğim sağlığıma kavuşup, tekrar sinemada bir şeyler yapmak. Yapabilir miyim bilmiyorum ama bir-iki film daha yapmak istiyorum.”

İKİNCİ DARBE DEPREMLE

Derken 1999 yılı gelir. 17 Ağustos depreminde evi ağır hasar görür. Bu iyice sarsar hasta bedenini. İlaç alabilmek için yıkıntılar arasından geçerek, gittiği SKK’da saatlerce kuyruk bekler. Eve döndüğünde umudunu tümden yitirmiştir: “Beni kimse tanımadı. Bundan sonra da kimsenin hatırlayacağını sanmıyorum.”

hayati-altin

Altın Portakal’da Yaşam Boyu Onur Ödülü’nü aldığı törende.

Yalova’daki evi oturulmaz hale gelince dönemin CHP’li Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı Bekir Kumbul yardım elini uzatır. 1999 yılının sonbaharında Altın Portakal Film Festivali’nde Yaşam Boyu Onur Ödülü’nü almak için Antalya’ya gittiğinde kendisine ömür boyu oturması için bir ev verir.
15 Nisan 2000’de Antalya’da hayata gözlerini yumar. Selda Alkor, Serdar Gökhan, Kazım Kartal, Güzin Özipek, Mine Soley ve Cengiz Sezici’nin yanı sıra Yeşilçam’ın neredeyse tüm figüranlarının katıldığı cenaze töreninin ardından Antalya’da toprağa verilir.

‘BİR ANNE ÇOCUĞUNU NASIL SEVERSE’

Yoksul bir ailenin çocuğu olarak başlar hayata. 1933 yılında Trabzon’da doğmuştur. Ailesi 1942 yılında İstanbul’a göçer. İlkokul günlerinden itibaren bulduğu her işte çalışır. Kunduracılık, dökümcülük yapar. 21 yaşında sinemayla tanıştığı günlerde bir kuyumcuda çalışmaktadır. Her şeyi görmüş, her şeyi yaşamış, yoksulluk içinde başlayan hayatı, yoksulluk içinde sona ermiştir. Tesadüfen başladığı sinemaya aşkla bağlandığını anlatmıştır hep:
“Bir anne çocuğunu nasıl severse ben de sinemayı öyle sevdim. Severek oynadım. Gençlik heyecanım kendini usta olmaya çalışan bir oyuncu olmaya terk etti. Sosyal çelişkileri aktarmak zordu bizim dönemimizde. Bunca yıllık çalışmamdan sonra topluma verdiğimiz mesajların yerine ulaştığını görünce mutlu oluyorum. Türk sineması popüler bir tarihe sahip olmasa da, biz bazı güzel eserler bıraktık diye düşünüyorum.”

Kaynakça
-Artizler Kahvesi, Mesut Kara, Agora Kitaplığı, 2013
Hayati Hamzaoğlu’nun özel hayatı
-Hayati Hamzaoğlu
-Türk sinemasının dev sanatçısı Hayati Hamzaoğlu ile söyleşi
-Hayati Hamzaoğlu
-Portre: Hayati Hamzaoğlu