'Sansüre karşı yeni yöntemler geliştirmeli'

Yönetmen İnan Temelkuran'la ilk filmini ve sinema serüvenini konuştuk. Temelkuran, 'Sansürle mücadelede eski usul basın açıklamalarıyla bir yere varamayız' dedi.

Soner Sert  soner_sert17@hotmail.com

Bol ödüllü filmlerin senaristi ve yönetmeni İnan Temelkuran ile ‘Yönetmenler İlk Filmlerini Anlatıyor!’ adlı röportaj dizimiz için buluştuk. Günümüz koşullarında sinema ve gerçekçilik konusunda düşüncelerini sorduğumuzda “Şu anda ülke o kadar siyasete batmış ve televizyona/telefona dalmış durumda ki bunlar olmaksızın günümüzde geçen gerçekçi ve şehirli bir film yapmak zor” diye cevaplıyor. Sansür ve sinemaya konu geldiğinde ise yakın zamanda İstanbul Film Festivali’nde sansürlenen Bakur filmine vurgu yapıyor: “Bakur filminin İstanbul film festivalinde başına gelen olayda arkadaşlar ipadlere filmi yükleyip ‘herkes sıra arkadaşıyla paylaşsın’ sloganıyla salonda film izlenebilirdi. Perdede görülmemiş olur ama yine de izlenmiş olurdu ve devlet rezil/komik duruma düşerdi.’’

İşte İnan Temelkuran’ın sorularımıza yanıtları…inan

‘Made in Europe’ filmi, aklınızda ilk belirdiği zaman senaryosunu yazarken sanatsal, siyasal, kültürel ve ekonomik kaygılarınız ne oldu? Keza aynı kaygılar ‘Bornova Bornova’ filmi için de var mıydı? Bugünden filmlerinize baktığınızda, eksik ya da fazla olduğunu düşündüğünüz ya da hissettiğiniz bir bölüm var mı?

Benim ilk filmi yaparken ne tür kaygılarım vardı diye düşünüyorum şimdi: Öncelikle yapabilecek miyiz kaygıları vardı elbet. O sırada İspanya’da yaşıyordum. Komşum Gallerli bi abi Gareth Thomas (o da iyi bir romancıdır)üç ülkeye insan götüreceksin, bunların yol paraları, yatacak yer, yiyecekler vs… “Fazla büyük bu” demişti. Eşimle ilk tanıştığımız gece, 2002 Şubat’ında ona projeyi anlattığımda, o da “Nasıl yapacaksın” diye sormuştu. “Bilmiyorum ama yaparım herhalde” diye cevap verdim. Sonra tabii ki hiçbir destek bulamadık İspanya’dan. Filmin ilk çekilen bölümü Madrid bölümüydü ki ona da en çok yardımı Mine Vargı ve o sırada Filmacass’da prodüktör olarak çalışan Oğuz Peri yaptı. Senaryo kısmına gelince: 90’lar dediğiniz dönem felsefe dünyasında kültürel diskurun ağır bastığı bir dönem. Kültürel diskurun en önemli parçalarından biri de göçmenlerdi. Doksanların ortalarından 2000lerin başlarına çok fazla göçmen filmi yapıldı dünyada. Ana tema genelde adaptasyon, entegrasyon, minik mafya, ayrı kültürlerden insanların aşık olmaları, kuşak çatışmaları vs. Ben filmi yazarken bunlardan uzak durmaya çalıştım. Dönercilerde çalışırken kendimi ismini tam koyamadığım için filmini yaptığım o atmosferin içinde buldum. Senaryoyu yazarken ki kaygım da o atmosferin kağıda geçmesiydi. Ki bazı oyuncular senaryoyu okuduklarında ne olduğunu anlamadılar. Ama film ortaya çıkınca ikna oldular tabi. Bir de filmi yazarken o insanların birbirleriyle sürekli didişmelerine rağmen aslında birbirlerini nasıl affedebildiklerini ve uzakta olmanın verdiği dipten gelen dayanışma duygusunu vermek istedim. Bir de ben o insanların hepsini çok sevdim. O da geçsin istedim senaryoya. Senaryonun, filmin eksiği fazlası var mı? Var elbette. Çok gerçekçi bir film yapıyorsunuz. İçine de sığabildiği kadar sığıyor. Yapım kısmındaki eksiklerden söz etmeme sanırım gerek yok. O kadar az para vardı ki…

Yaptığınız filmleri kategorize eder misiniz? Türk Sineması, Kürt Sineması, Türkiye Sineması, Anadolu Sineması v.s. Ulusal veya bölgesel bir sinema yaptığınızı, bu uluslara ya da bölgelere ait görsel kodlar kullandığınızı düşündüğünüz olur mu? Türkiye sineması tanımlamasının kavramsal olarak sizde nasıl bir karşılığı var?

Ben böyle bir tanımlama yapmak istemiyorum. Şunu söyleyebilirim: Çok diyaloglu bir film olduğu için ve diyaloglar çok kapalı bir dünyaya ait olduğu için bu filmi en iyi anlayacaklar yurtdışında bu ortamları görmüş insanlardır. O yüzden sınıfsal göçmen filmi diyebiliriz belki de. Ama dediğim gibi bu tür tanımlamalar çok beni ilgilendirmiyor. Türkiye sinemasının kavramsal karşılığı: Üreteninden tüketenine, hatıralarından gelecekte yapacaklarına, açık hava sinemalarında arkada espri yapanlarından filmleri gösterecek salon bulamamaya, orijinal olacağım derken sıkıcı olandan sulu komedilerine her şeyi içine alan bir kavram.

‘COSTA GAVRAS’IN Z FİLMİ DEĞİL!’

Politik sinema yaptığınızı söyleyebilir miyiz?

Politik etkiler var elbette. Sosyal olayların en belirleyici yönünün sınıfsal yönü olduğunu düşünürüm. Ama bu kültürel etkileri, bireyin dünyayı değiştirebilme gücünü (karizma, yaratıcılık vs) yok saydığım anlamına gelmez. Bu çerçeveden baktığımızda ben bir politik tarafı olsun diye özellikle uğraşmasam da hep öyle oluyor. Sonuç olarak evet politik sinema diyebiliriz. Ama bir Costa Gavras’ın Z filmi gibi değil. Bu arada en sevdiğim film türünün politik thriller olduğunu söyleyeyim..

Güçlü bir dağıtım ağından uzakta kalarak sinema yapan bir yönetmen olarak, bir sonraki filminizi finanse etmenin ne gibi zorluklarıyla karşılaşıyorsunuz?

Ben o işleri bıraktım. Güçlü bir dağıtım ağı falan bulmaya çalışmakla zaman harcamak saçma, internet var.

Bir hikâye aklınıza geldiğinde, o hikâyenin senaryolaştırması aşamasına nasıl karar veriyorsunuz? Senaryolarınız, ne tür çalışmalarla ortaya çıkıyor?

Her gün aklıma hikaye geliyor. Notlar alıyorum. Yılda 1 senaryo yazıyorum kesinlikle. Nasıl seçiyorum? Herhalde tek başımıza yapabilir miyiz diye düşünerek ve o ara en çok ne yapmayı (ki genelde yazdıktan sonra yapamıyoruz) canım çekiyorsa onu yazıyorum.

Şu an bağımsız sinemanın durumunu gerek ekonomik gerek sosyal olarak nasıl tarif edersiniz? Bağımsız sinema yapmak isteyen genç sinemacılar nasıl bir yol izlemeli?

Yol gösterme tarafını söyleyeyim sadece. Elinizde telefonlarınız ve bilgisayarlarınız var. Hiçbir mazeretiniz yok. Ucuza bir ses cihazı bulup hafta sonlarınızı ve gecelerinizi değerlendirin.

‘EN KISKANDIĞIM FİLM…’

Etkilendiğiniz yönetmenler var mı? En beğendiğiniz yönetmen kimdir? En beğendiğiniz film nedir? Bir filmin tek bir sahnesi çekmek isteseydiniz bu sahne hangi filmin hangi sahnesi olurdu?

Etkilendiğim onlarca yönetmen ve film var. Bana yukarıda anlattığım ‘yapabilirim bu filmi’ hissini veren filmler ve yönetmenler oldu. Onların yeri ayrıdır bende. Eric Zonca’nın Meleklerin Düş Yaşamı filmi bunların başında gelir. John Waters’ın Cecil B. Demented filmi de böyledir. Türkiye’den ise Tabutta Röveşata ve 9 filmi de bu hisleri uyandırmış sevdiğim filmlerdir.
Hangi filmin sahnesini çekmek isterdim: Sahne söylemeyeyim ama Tanrı Kent filmi en kıskandığım filmdir.

Sinema- edebiyat ilişkisinin güçlü bir bağa sahip olduğunu düşünüyor musunuz? Sizce yönetmen ya da senarist olmak isteyen biri kimleri okumalı?

Okumak ufkumuzu açar diyeyim sadece. Çizgi Romanları da boşlamayın derim. En büyük özgürlük alanı oradadır.

Son yıllarda özellikle festivallerde baş gösteren sansür meselesine dair, sinemacıların alması gereken tavır sizce nedir? Yanı başımızda yıllardır sansüre karşı mücadele eden ve başarı gösteren İran Sineması örneği varken, sizce Türkiye Sineması sansüre karşı bir başarı sağlayabilecek mi?

Ben sansüre karşı dayanışmayı olumlu buluyorum. 2016’dayız. Sansür neymiş? Bakur filminin İstanbul film festivalinde başına gelen olayda arkadaşlar ipadlere filmi yükleyip ‘herkes sıra arkadaşıyla paylaşsın’ sloganıyla salonda film izlenebilirdi. Perdede görülmemiş olur ama yine de izlenmiş olurdu ve devlet rezil/komik duruma düşerdi. Bugün ne durumdayız? Maalesef çok kötü durumdayız. Hukuk anayasa kanunlar falan. Hepsi askıda. İstediği festivali kapatır, istediği filmi oynatmaz beyefendi. Bu böyle. Karşısına çıkanı da süründürür. Yeni yöntemler geliştirmeli. Eski usül basın açıklamalarıyla bir yere varamayız ama ne yazık ki muhalefet basın açıklaması ve kınama arasına sıkışmış durumda. Ama geçecek bunlar.