Soru hala boşlukta salınıyor

Gianfranco Rosi imzalı ‘Denizdeki Ateş’, bir adada mülteciler ile ada sakinlerinin birbirine temas etmeyen hayatlarını anlatıyor.

Şenay Aydemir (sinesenay@gmail.com)

DUVAR – ‘Sagro GRA, 2013’ ile 2013’te Venedik Film Festivali’nde Altın Aslan kazanan İtalyan belgeselci Gianfranco Rosi, arayı soğutmadan bu yıl da Berlin Film Festivali’nde Altın Ayı’ya uzanmıştı. ‘Denizdeki Ateş’, günümüzün en yakıcı sorunlarından birisi olan ‘mülteci’ sorununa İtalya’nın en güneyindeki ada olan Lampedusa’dan ‘mikro’ bir bakış atıyor.

ADANIN VAZGEÇİLMEZİ

Lampedusa, Afrika kıyalarına Sicilya’dan daha yakın olduğu için ‘kara kıta’dan göçmen olarak Avrupa’ya ulaşmak isteyenlerin ilk durağı olduğuna dair bilgiyle başlıyor film. Bu adaya ayak basan mülteciler kendilerini Avrupa’da kabul ediyorlar artık. Ama daha sonra film sanki bir mülteci belgeseli değilmiş gibi ilerliyor ve ‘yarı kurmaca’ hal alıyor. Binlerce yıldır insan yerleşiminin olduğu bu balıkçı adasında yaşayan 12 yaşındaki Samuel’in sapan yapmak için verdiği uğraşı izliyoruz. Samuel, bir yandan sapan yapıp kuş avlamak isterken, diğer yandan da ninesinin İkinci Dünya Savaşı’na dair hikayelerini dinliyor. Babasının artık denizi öğrenmesi gerektiğine dair telkinlerine katlanmak zorunda kalıyor. Çünkü deniz, ada için vazgeçilmez. Bütün ada halkı geçimini denizden sağlıyor. Paralel bir görüntü olarak da kasabanın yerel radyocusunun çaldığı şarkıları ve ona gelen istekleri izliyoruz.

Bir süre sonra, ağırlıklı olarak sahil güvenlik çalışmalarının yer aldığı mültecilerin dünyasına geçiş yapıyor film. Yüzlerce insanın tıka basa küçücük botlara doldurulup denize salındığı, onlarcasının öldüğü ve kurtarılanların bu küçük adaya konulduğu standart bir öykü bu aynı zamanda.

BİR UCUNDA DRAM, DİĞERİNDE…

Film, artık her iki hayatı da birbirine paralel bir şekilde anlatmayı tercih ediyor. Rosi’nin tercihi biraz riskli. Çünkü film boyunca ada hayatı ile mülteci dünyasının birbirinden bu kadar ayrılmış olması pek inandırıcı gelmiyor. Adanın bir ucunda büyük bir insani dram yaşanırken, diğer ucunda Samuel’in büyüme sürecini izliyor olmamız sinir bozucu bir hal alıyor. Final de yönetmenin başardığı şey tam da bu sinir bozuculuğa verdiği sessiz yanıt.

‘Denizdeki Ateş’, ateşin düştüğü yeri bile yeterince yakmadığına dair soğukkanlı bir görsel hafıza kaydı bir bakıma. Rosi’nin kamerası ada halkının yüzlerce yıldır bildikleri hayata sakince devam etmelerini gösterirken onlara karşı yargılayıcı olmaktan uzak kalıyor. Bu yargısızlık, izlerken seyircinin sinir uçlarına dokunsa da yönetmenin ısrarı seyirciyi de ikna ediyor bir noktada. Keza, finale doğru kameranın ada sakinlerinden biraz uzaklaşıp daha çok mültecilerin dünyasında gezindiği anlarda ortaya çıkan dramatik anlarda da bu soğukkanlılığı görüyoruz. Ama meselenin kendisi o kadar can yakıcı ki, kamera ile mülteciler arasındaki mesafe bile ortaya çıkan dramın dehşetin etkisini azaltmıyor.

AKDENİZ SULARINDAKİ YANGI

Küçük Samuel’in ada ve deniz ile kurduğu ilişkinin, denizin içindeki ateşten fersah fersah uzak olması, onun nasıl bir dünyada yaşadığı gerçeğini değiştirmiyor tabii. Nihayetinde kamera mülteci bir kadına doğru döndüğünde belli belirsiz ağzından çıkan “Neden hep biz ölüyoruz” sorusu da akıllarımıza çakılıp kalıyor.

Film, bu sorunun yanıtını gizlemiyor belki ama bir cevap da aramıyor. Belki bu cevabı bildiğimizi düşünüyor, belki hiçbir cevabın yeterince tatmin edici olamayacağına ikna etmiş kendisini. Ama işte, çağın sinemasının ‘tespitçilikle’ işgal edilmiş sinizmi burada da kendisini gösteriyor. Haliyle gösterilenin, gördüklerimizden daha mı etkili olduğu sorusu çakılıyor akıllara. Bir adanın denizdeki ateşten habersizliği ve Akdeniz sularındaki yangın yerini bilmemiz, bunun bir kez daha bu kez ‘sinema yoluyla’ tespit edilmiş olması neyi değiştiriyor ki? Oysa soru öylece salınıp duruyor boşlukta hala: Neden hep biz ölüyoruz!

ORİJİNAL ADI: Fuocoammare
YÖNETMEN: Gianfranco Rosi
OYUNCULAR: Pietro Bartolo, Samuele Pucillo
YAPIM: 2016, İtalya-Fransa
SÜRE: 109 dk.
VİZYON TARİHİ: 8 Temmuz 2016