Şiirin gözleri

Şiirde ses önemli olabilir, ama sonuç olarak ortaya koyduğu bakıştır. Şiir duyulanı, bakılanı söyler. Şiirin sesi denildiğinde de şiirin gördüğünü anlamıyor muyuz? Şair duyduğunu ve düşündüğünü şiirin diline gördürür.

Google Haberlere Abone ol

Modern zamanda, modern şiirde olduğu gibi modern Türkçe şiirde de kulağın yanına göz gelmiştir. Bakan, gören, arayan, araştıran, inceleyen göz… Şiiri bakmakla, bakışla, görmekle, görüşle kuran bir dil… Ses mesafesini, görüş mesafesiyle yeniden biçimlendiren, ayarlayan bir müdahale. Bu da bize gösteriyor ki şiirde tek kurucu öğe ses değildir. Tezimizi destekleyecek örnek bulmak en kolayı. Kitaplıktan bir şiir kitabı alıp açmak yeterli olacaktır örnek için. İşte Gülten Akın’dan, 'Celâliler Destanı' kitabındaki “Ah Ülke” şiirinden bir bölüm:

Demir akkor halinde, esas demirciler
yedi kat yerin dibinde ve görünenler sahte
önce evliyalar gibi resim veriyorlar
çerçeveden bir çıkınca bir çıkınca
kolları uzanınca örse
üstünde alanlar dolu zambak
vuruyorlar, vuruluyor düşüyor
zambak dönüşüyor lâl’e

Ancak bugün yine de hâlâ çokları, şiiri ses olarak tanımlamakta. Bütünüyle yanlış değil belki. Ama eksik olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü artık tüm açıklığıyla anlaşılmıştır ki şiir ses olduğu kadar belki ondan da fazlasıyla gözdür, bir bakıştır, bakmaktır.

Neden böyle düşünüyoruz, şiir bakmaktır diyoruz?

Şiir, söyledikleriyle okuruna bir bakış sunar. Bir tür bakma biçimine davet eder okurunu. Dünyayı, hayatı, okuduğu şiirin bakışından gören okur, şiirin içinde dolaşmaya başlayabilir, şiiri içinde dolaştırabilir.

Ahmet Haşim, “Şiir Hakkında Bazı Mülahazaları”nda modern şiirin esası olarak sese dikkat çeker, kulağı vurgular. Haşim, “Şairin lisanı ‘nesir’ gibi anlaşılmak için değil, fakat duyulmak üzere vücut bulmuş, mûsikî ile söz arasında, sözden ziyade mûsikîye yakın mutavassıt bir lisandır” diyor. Ama onun şiirinde de resim ya da görselliğin, dolayısıyla gözün sesten aşağı kalır yanı yoktur:

Altın kulelerden yine kuşlar
Tekrarını ömrün eder ilân.
Kuşlar mıdır onlar ki her akşam
Alemlerimizden sefer eyler?
Akşam, yine akşam, yine akşam
Bir sırma kemerdir suya baksam;
Üstümde sema kavs-i mutalsam!
Akşam, yine akşam, yine akşam
Göllerde bu dem bir kamış olsam!

Kulağa gelen sesler var, ama ondan hiç de aşağı kalır yanı olmayan hatta daha da belirgin bir göz, görsellik, bakış vardır Ahmet Haşim’in “Bir Günün Sonunda Arzu” başlıklı ve 1921 tarihli bu şiirinde de.

Yahya Kemal, İstanbul’da geçmişin, hayranı olduğu Osmanlı’nın sesini arar adeta. Ama İstanbul’a bir tepeden bakmıştır. Ondan daha önce, Tevfik Fikret’in İstanbul’a, “Sis” içinde kalmış şehre baktığını biliyoruz:

Sarmış yine âfâkını bir dûd-ı munannid,
Bir zulmet-i beyzâ ki peyâpey mütezâyid.
Tazyîkının altında silinmiş gibi eşbâh,
Bir tozlu kesâfetten ibâret bütün elvâh;
Bir tozlu ve heybetli kesâfet ki nazarlar
Dikkatle nüfûz eyleyemez gavrine, korkar!
Lâkin sana lâyık bu derin sürte-i muzlim,
Lâyık bu tesettür sana, ey sahn-ı mezâlim!

Yahya Kemal, sadece İstanbul’a değil; geçmişe, tarihe de bir tepeden bakmıştır. Geçmiş Osmanlı’yla, gelmiş Cumhuriyetin “teyel yerlerini”, geçmişten yana aldığı bir tavırla sorun edinmiştir. Şairin “Sessiz Gemi” başlıklı şiirinden iki beyit okuyalım:

Rıhtımda kalanlar bu seyahatten elemli,
Günlerce siyah ufka bakar gözleri nemli,

Biçare gönüller! Ne giden son gemidir bu!
Hicranlı hayatın ne de son matemidir bu.

Nâzım Hikmet, ses verir. Sesini kaybeden şehre ses verir. Şair, demir parmaklıklar arkasından, hapishane penceresinden bakar. Düşüncelerinden dolayı hapishanelerde yıllar yılı tutsak kalmanın derin acısı yansımıştır şiirlerine. Yaşamı zehir, dünyası zindan olmuştur. Ama direnmiştir. Zor koşullar içinde direnci kırılmamış, dünyaya basışındaki ağırlık azalmamış, hayata bakışındaki açı bozulmamıştır. Belki daha da önemlisi, asla aşağıya bakmamıştır. Şairin meşhur şiirlerinden “Hapishanede Yatacak Olana Öğütler”de söylenenler de aslında başkalarından çok kendisine dönüktür.

İçerde bir tarafınla yapyalnız kalabilirsin
                                    kuyunun dibindeki taş gibi

fakat öbür tarafın
                    öylesine karışmalı ki dünyanın kalabalığına
                    sen ürpermelisin içerde
                    dışarda kırk günlük yerde yaprak kıpırdasa.

Modern Türkçe şiirin kurucu şairleri denildiğinde ilk akla gelen isimdir Nâzım Hikmet. Hapishane penceresini bir vizör gibi kullanmıştır. Birçok şiirinde sesini kaybeden şehre, hayalet şehre ses vermiş, dönmüş sesine bakmıştır.

Nâzım’ın şiirindeki o gürleyen ses, aslında bir çağrıdır. Okuyanı bakmaya, duymaya çağırır. Onda, şiirin dili bütün duyu organlarına yönelir. Koklar, işitir, görür, tadar, hisseder ve sonunda şiir ortaya bir bakış çıkarır. O bakış konuşur. Daha doğrusu konuşan o bakıştır.

Haydarpaşa garında
1941 baharında
                   saat on beş.
Merdivenlerin üstünde güneş
                                            yorgunluk
                                            ve telaş.
Bir adam
       merdivenlerde duruyor
                          bir şeyler düşünerek.
Zayıf.
Korkak.
Burnu sivri ve uzun
yanaklarının üstü çopur.
Merdivenlerdeki adam
                              -Galip Usta-

Orhan Veli “İstanbul’u dinliyor” ve duyduğunu bize söylüyordur. Söylüyordur dedik ama aslında gösteriyordur. O meşhur şiirinde de olduğu gibi:

İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı;
Kuşlar geçiyor, derken;
Yükseklerden, sürü sürü, çığlık çığlık.
Ağlar çekiliyor dalyanlarda;
Bir kadının suya değiyor ayakları;
İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı.

İlhan Berk bir görme, bakma, izleme şairidir. Dili gözüdür. Öyle olduğu içindir ki ona optik bir şair de diyebiliriz. Örneğin şairin, şehrin sokaklarında hareketli bir kamera gibi gezmeye daha ilk döneminde başladığını söyleyebiliriz. Kanıtı da kuşkusuz 'İstanbul Kitabı'dır. Kitabın ilk şiirinin girişini okuyalım:

İşte kurşun kubbeler şehri İstanbul'dasın
Havada kaçan bulutların hışırtısı
Karaköy çarşısından geçen tramvayların camlarına yağmur yağıyor
Yenicami Süleymaniye arkalarını kirli bir göğe vermişler
Hiç kımıldamıyorlar
Ayasofya elleriyle yüzünü kapamış bütün iştahıyla ağlıyor

Edip Cansever, “Mendilimde Kan Sesleri”ni görmüştü. Bize gösterdiği de odur. Dönemin başka toplumsal sorunlarının yanı sıra o yıllarda yoğun biçimde gerçekleşen Avrupa’ya işçi göçüne, oluşturacağı sorunlara tanıklığını dile getiriyordu. Tanıklık, görülerek gerçekleşir daha çok.

Edip Cansever’in gördüğü bir başka durum da varlık ve varoluş halidir. “Masa da Masaymış Ha” başlıklı şiirde dile getirildiği gibi.

Şiirde ses önemli olabilir, ama sonuç olarak ortaya koyduğu bakıştır. Şiir duyulanı, bakılanı söyler. Şiirin sesi denildiğinde de şiirin gördüğünü anlamıyor muyuz? Şair duyduğunu ve düşündüğünü şiirin diline gördürür. Cansever’in “Masa da Masaymış Ha” şiirini sesinden çok sunduğu görüntüler ve o görüntülerle birlikte aktarılan duygular, düşünceler nedeniyle beğeniriz, severiz. Ünlü şiirden bir bölüm okuyalım:

Kimi seviyordu kimi sevmiyordu 
Adam masaya onları da koydu 
Üç kere üç dokuz ederdi 
Adam koydu masaya dokuzu 
Pencere yanındaydı gökyüzü yanında 
Uzandı masaya sonsuzu koydu 
Bir bira içmek istiyordu kaç gündür 
Masaya biranın dökülüşünü koydu 

Şiirde soyut olanla somut olanın; varlıkla var olmayanın, hayali olanın, imgeselle nesnelin bir masanın üzerinde doğrudan gözümüze hitap edecek biçimde toplandığını görürüz. Örnekleri çoğaltmak mümkün. İşte Turgut Uyar’ın “Göğe Bakma Durağı”ndan bir bölüm:

İkimiz birden sevinebiliriz göğe bakalım
Şu kaçamak ışıklardan şu şeker kamışlarından
Bebe dişlerinden güneşlerden yaban otlarından
Durmadan harcadığım şu gözlerimi al kurtar
Şu aranıp duran korkak ellerimi tut
Bu evleri atla bu evleri de bunları da
Göğe bakalım

Örnekleri modern Türkçe şiirin bilhassa değişik anlayıştaki şairlerinden seçiyoruz. Aralarında şiirin kurucu öğesinin ses olduğunu savunmuş olanlar da var. Melih Cevdet Anday’ın şiirinin de karakteristik özelliği olarak düşünsel yönünün ağırlıkta oluşu gösterilir. Onun şiirindeki düşüncenin, imgesel olanın nesnel dünyayla dilsel temasında da bakış, görüntü ya da daha kısa ifadeyle göz önemlidir. Hatta zaman zaman gözün, sesten daha çok ön plana çıktığı bile söylenebilir.

Köle sahipleri ekmek kaygusu çekmedikleri 
için felsefe yapıyorlardı, çünkü
Ekmeklerini köleler veriyordu onlara;
Köleler ekmek kaygusu çekmedikleri için
Felsefe yapmıyorlardı, çünkü ekmeklerini 
Köle sahipleri veriyordu onlara.
Ve yıkıldı gitti Likya.

Ece Ayhan’ın, “Meçhul Öğrenci Anıtı”nda sesi yüksektir. Şairin sesinin yükseldiği ender şiirlerdendir. Şiir çağrıyla başlar. Tüm amacı göstermeye yöneliktir. Görülsün diyedir. Çünkü görülmesini duyulmasından daha çok önemsemektedir. Şiirin girişini hatırlayalım:

Buraya bakın, burada, bu kara mermerin altında
Bir teneffüs daha yaşasaydı,
Tabiattan tahtaya kalkacak bir çocuk gömülüdür
Devlet dersinde öldürülmüştür.

Ahmet Oktay’ın şiirinde de gözün, görmenin, göstermenin, görselliğin, bakışın kurucu öğe olduğunu söyleyebiliriz. Örneğimizi şairin “Madenci Lambası” başlıklı şiirinden:

Çalışma masamın üstünde günlerdir:
Eski bir madenci lâmbası. Yerdeydi
nerdeyse üç yıldır. Neden göz önüne
getirdim bu tuhaf gereci? Bir simge mi
aranıyordum, bir göçüğün önsezisi mi
yeşermişti içimde? Zonguldaklı şair
Lütfi Fikri, -Fikri Lütfi miydi yoksa?-
armağan getirmişti. Adlar! -Kişi, kent, kitap
fark etmez-; turnusol kağıdıdır belleğin

Film ve sanat kuramcısı olarak da tanınan algı psikolojisi alanında uzmanlaşmış Rudolf Arnheim, düşünmenin daha ilk anda görmeyle birlikte oluştuğunu, düşünmenin yapısal olarak neredeyse resimsel diyebileceğimiz ölçüde görme duyumuza bağlı olduğunu savunuyor. 'Görsel Düşünme' adlı kitabında insanın bütün sanatsal ve bilimsel faaliyetlerinde problem çözme anlamındaki gerçek düşünmenin her zaman uzamın görsel algılanışı üzerinden yürüdüğü tezini geliştiriyor. Arnheim’den, tezinden ve kitabından, şiirde gözün önemini bir de bu açıdan değerlendirmek bakış açımıza da genişlik getirir belki düşüncesiyle söz ettiğimizi belirtmek isteriz.