Gurbette yeni akım Amerika 13: Amerika'da neleri sevdik neleri sevmedik?

Üç yıl içinde elimize ne geçti, elimizden ne gitti? Bu kadar çabaya, yorgunluğa değdi mi? Ara ara dönüp baktığımızda kendimizce bir değerlendirme yaparak buralarda neyi sevmedik nelerden nefret ettik ilk aklımıza geldiği haliyle paylaşmak istedik.

Fatma Arsan* – Onur Mutlu**

Ülkelerden fal tuttuk Amerika çıktı. Seviyorum sevmiyorum seviyorum sevmiyorum Amerika!

O kadar sıkılmıştık ki ülkenin içinde bulunduğu durumlardan, nereye kafamızı uzatsak biraz daha iyi hissetmeye başlamıştık. Fransa’ya gitmeyi planlamıştık önce, sonra Kuşadası sonra Bodrum her bir deneme ve çemberin dışına çıkıp bakma hali bize heyecan, keyif ve mutluluk veriyordu. O zaman doğru yoldaydık, devam…

Baş başa olsak tabii ki alır başımızı istediğimiz yere gidebilirdik. Kendimizde hep o gücü bulduk. Ama aileye yeni katılan bir üye olunca işler değişiyor. Ona sağlıklı bir ortam, iyi bir eğitim ve dünyaya faydalı bir insan olmasına yardım edecek bir yer sağlamak durumundaydık. O an için bunu ülke sınırları içinde yapamayacağımızı anladığımız gibi son gücümüzle bu yola çıktık. Hayallerimizi doldurduk bir çuvala, aldık elimize bavulumuzu ve Amerika’ya geldik. Geldik gelmesine de umduklarımızı bulabildik mi? Üç yıl içinde elimize ne geçti, elimizden ne gitti? Bu kadar çabaya, yorgunluğa değdi mi? İkimiz baş başa aynı yoldan ilerliyoruz ama farklı deneyimler yaşıyoruz. Her insan biricik olduğuna, sosyo-kültürel birikimi farklı olduğuna göre yaşanılanları da, algılamaları ve tepkileri farklı oluyor. Ara ara dönüp baktığımızda kendimizce bir değerlendirme yaparak buralarda neyi sevmedik nelerden nefret ettik ilk aklımıza geldiği haliyle paylaşmak istedik.

Sevdiklerimizden bazıları şöyle:

BU KADAR MI YEŞİL OLUR?

Hayatımda gördüğüm en yeşil ülke. Ülke demek biraz yanlış olabilir çünkü burası devasa bir kıta. Bu kadar mı yeşil olur bir yer? Evet olabiliyormuş. Hep Karadeniz için duyardım taşından yeşil fışkırır diye inanın çarpı 10 falandır burası. Doğanın korunması, içme suyu kaynaklarının korunması, doğal yaşama müdahalenin kanunlarla minimuma indirildiği ve denetlendiği bir yerde olmak, insana müthiş bir huzur veriyor. Evinizin önünde otururken bile önünüzden sincaplar geçer, geyik sürüleri geçer, tepede kartallar uçar, bir su varsa etrafta kaplumbağalar, tavşanlar, rakunlar, tilkiler, envaiçeşit böcek… Doğal yaşama müdahale etmek suç. Evinize giren bir yaban hayvanı için bile mutlaka ilgili yerleri aramak zorundasınız. Bahçenizde rakun yuvası mı var mutlaka aramanız lazım. Çözümleri kafanıza göre geliştiremiyor olmanız doğal hayatın böyle kalmasının en birinci sebebi sanırım.

KURALLAR ÜLKESİ

Kaos bile kendi içinde bir uyum barındırır. İstanbul’u bilenler bilir, Mısır Çarşısı civarında gezerken bu kaotik ortamda insanlar nasıl normal alışveriş yapıyor, nasıl normal yürüyorlar diye düşündüğümüz yerden her şeyin kurala bağlandığı ve inanılmaz denetlendiği bir ülkeye geldik. Adam kayırmanın olmadığı, kanunların esnetilmediği, liyakatin olduğu bir ülke. Trafikte, markette, okulda, sokakta hep kurallar mevcut, bu kurallara uyulması mecburi. Peki nasıl deneteleniyor? İnanın en ufak bir hatada bile çekirge misali en fazla iki kere zıplayabiliyorsunuz. Üçüncü seferde nereden geldiğini anlamadığınız bir polis arabası yanınızda bitiyor ve cezalar zincirinin ilk halkasıyla karşılaşıyorsunuz. Cezalar adım adım, aşamalı olarak artıyor. Genelde çok yüksek ve korkutucu. Önce bir ceza sonra hem ceza hem mahkeme yolu; artık sonra ne olacağını tahmin edersiniz. Bu en basit hata da böyle. Diyelim sadece dur işaretinde durmadınız. O dört tekerlek birkaç saniye için bile durmak zorunda. Hemen ortalama 40 dolarla birinci adıma geçer ödemeye başlarsınız.

72 milletten bu kadar farklı insanı da bu kurallar ve denetim olmasa zaten tutmak imkansız. Sistem kendini böyle koruyor ve Türkiye’de eksikliğini gördüğüm bu durumu keyifle karşılıyorum.

İNSANLAR RAHAT

İnsanlar çok bireysel. Kimse kimseyle ilgilenmiyor. Evinin önünde yere düşseniz inanın kimse kafasını uzatıp bakmıyor. Bu da bir bakıma insanlara rahatlık dediğim bir özgürlük alanı sağlıyor. Kimse kimseye bakmıyor dolayısıyla da karışmıyor. Ne giydiğine ne içtiğine kimle gezdiğine… Bu rahatlık göçmenler için de bir adaptasyon kolaylığı sağlıyor. Çünkü ister çarşaf giysin ister kafasını sarsın isterse çıplak gezsin bu, sosyal hayatta bir sorun teşkil etmiyor. Zaten önceki maddeden hatırlayacağınız gibi bu konu da yasalarla korunuyor. İstese de karışamıyor kimse kimseye. Türkiye’de malum herkes her şeyi bilir ve her konuda da etrafındakine akıl verir, yaptığına müdahale eder, dedikodusunu yapar. Bundan bu süre içinde uzak kalmayı çok sevdiğimi söylemeliyim.

Sevmediklerimiz ise şöyle:

EĞİTİMLE HERKES GERÇEK BİR AMERİKALI

Sorun bence eğitimden başlıyor. Çocuklar öğrenmeye aç değiller çünkü bilgili, eğitimli olmanın onlara hayat yarışında çok bir şey kazandırdığıyla ilgili bir motivasyona sahip değiller. Lise mezuniyeti ile hayatlarını Amerikan standardı dediğimiz, Türkiye’ye göre çok üst bir seviyede geçirebilme şansını yakalıyorlar. Dolayısıyla ne gerek var zaten paralı olan üniversitelere gidip hayatı boyunca ödeyeceği borç yapmaya. Dikkat ederseniz zaten Amerika’nın en iyi üniversitelerinin çoğunluğunu göçmenler ve okumak için gelenler oluşturuyor. İlk, orta ve lise eğitiminde sorgulamayan, sadece kurallara uyan bir nesil yetiştirmek amaçlanmış. Çünkü düşünen insan sorgular; sorgulayan insan da böyle kurallara dayalı yaşamı inşa etmiş ülkeler için sorun demektir. Bu sisteme giren her çocuk gerçek bir Amerikalı olarak çıkar. Bu durumun bizim kişisel hayatlarımıza yansıması çok tatsız tecrübeleri de beraberinde getiriyor. Konuşacak insan bulamıyorsunuz. Şöyle üçüncü dünya ülkesinde her şeyi öğrenme ve hayatta kalma mücadelesiyle yetişmiş birilerine hasret kalıyorsunuz gerçekten. Ne müzikten ne siyasetten ne futboldan ne de edebiyattan konuşabilen insan bulabiliyorsunuz. Tiyatro neden yok buralarda diye sorduğum üniversite mezunu New Yorker bir arkadaşım cevap olarak “tiyatro ne Onur dedi” siz düşünün artık gerisini…

PASİF AGRESİFLER

İçlerinde patlamaya hazır büyük bir sinir var ama bunu dışarı yansıtırken kuralların artık içselleştirilmesiyle pasif agresyonlar görüyorsunuz. El kol hareketi yapıyorlar, bağırıp küfür ediyorlar ama karşı taraf “Ne var kardeşim gel bakalım!” dediğinde kafasını eğiyor, gözünün içine bile bakmıyor. Eğer üzerine giderseniz eline telefonunu alıp “Şimdi 911’i arıyorum” diyor. Haklarını biliyor çünkü. O adımı atarsanız siz suçlu olacaksınız… Bunu markette, otoyolda, sokakta her yerde yaşayabilirsiniz. Bizim gibi ülkelerden gelenler için anlaması, tartıp bir tepki vermesi çok zor bir durum gerçekten.

OLDURAMIYORLAR 

O kadar yavaşlar ki İstanbul gibi bir yerden gelen birisi için bu bazen ciddi anlamda çıldırtıcı olabiliyor. Tamam olağanüstü bir hız kimse beklemiyor ama tüm hukuki süreçler, arabaların dur ikazında durması kalkması, market alışverişinde para vermesi alması o kasiyerin hızı diye düşünüp tüm hayatı düşündüğünüzde bir olduramama durumuyla karşılaşıyorsunuz. Bunun da temelinde hata yapmamak ve kurallara uymak olduğunu biliyorum ama dediğim gibi hata yapa yapa öğrene(meye)n bir toplumdan gelince o kısa süreler bile size saatlermiş, aylarmış gibi gelmeye başlıyor.

Seviyorum: İnsanların, komşuların, arkadaşların toplanıp birlikte vakit geçirmeye özen göstermelerini seviyorum. Bir kutlama, bir etkinliğe katılma, evde canı sıkılınca gitarını kapıp gelme, fazla yemekleri bahane ederek misafirliğe gelme, kapı önlerinde yazın kahve ya da viski keyfi yapma, parklarda piknik düzenleme çok önemli burada. Birlikte vakit geçirmek, muhabbet etmek, kadehlere doldurulmuş binbir farklı kültürü tokuşturmak çok güzel. Kışları toplanıp masa başı strateji oyunları oynayarak karşılıklı atışarak biraz da atıştırmak, tabaklarca patlamış mısır kaselerce dondurma yiyip karaokeler yapmak… Bu keyifleri seviyorum.

Sevmiyorum: Muhabbet ortamında herkesin candan yürekten birbirini dinlemesinin ardından muhabbet biter bitmez tüm bağları orada koparıp bırakmasını sevmiyorum. Bizde bu kadar muhabbet edip kadeh tokuşturduktan sonraki aşama, yazın birlikte tatile gidecek kadar ahbap olmaktır.

Seviyorum: Herkesin kendi kapısının önünden tam anlamıyla sorumlu olup bu sorumluluklarının da yasalarca denetleniyor olmasını seviyorum. Sonbaharda yaprakların toplanmasından tutun kışın evin ve bahçenin önünden geçen yollardaki tüm karın kürenip temizlenmesi, rüzgarda düşen dallarda yerlere serpilen pelit ve kozalaklara kadar, herhangi bir kazaya sebep olacak her türlü dağınıklıktan ev sakinleri sorumlu. Çocukluğum köylerde geçti, sabah ilk iş herkes evinin önünü yıkayıp süpürürdü, hele yazsa akşamları da bir posta süpürülür yıkanırdı. Köylünün bu efendiliğinin ve duyarlılığının yönetimlerde büyük rol oynayan şehir ve mahallere geçememiş olması bence önemlidir şu noktada. Ne köy kaldı ne kasaba, kimilerinin evleri kimilerinin de ruhları yakıldı. Her yer büyükşehir her yer Anadolu lisesi her yer ev araba ve her yer bilge olmuş koca bir boşluğa hepten hiçliğe doğru gitmekte…

Sevmiyorum: Herkes kapısının önünü süpürdükten sonra oturup çekirdek yenilirdi Menemen bardakları gibi dizilip sıralanıp, muhabbet edilirdi. Oysa burada tüm bu itinanın üzerine kapılarla beraber el ayak çekilmekte. O kadar da güzel kapılar, o kadar da güzel evler oysa… İnsanların bu yalnızlığını sevmiyorum. İnsanların sarılmayı bilmemesini, sevmeyi bilmemesini buna kalplerini, zamanlarını bırakın dillerini bile ayırmayıp iki kelimeyle geçiştirivermesini sevmiyorum. Yalnızlıktan kurtulmak için devasa evlerini doldurmak için kalabalık aileler oluyor ama aksine yalnızlıkları daha da artıyor, daha da büyüyor…

Seviyorum: Kütüphaneleri seviyorum. Kitaplara kolay ulaşmayı, bedava ulaşmayı seviyorum. Kütüphaneden her kitap aldığımda elime verilen içinde kitapların satış fiyatı olan “bu ay şu kadar tasarruf ettiniz” faturalarını seviyorum. Hem kütüphanelerinde hem kitapçılarında dilediğimiz kadar özgürce her bir kitabın kapağını aça baka dolanıp böylesi değerli vakit geçirmeyi seviyorum.

Sevmiyorum: İyilikle ya da kötülükle, aksanla konuya girip ötekileştirmelerini sevmiyorum. Nerede olursanız olun, hangi ortama girerseniz girin mutlaka bir zıpçıktı ile karşılaşırsınız. Sözüm ona çok sevimli bulurlar ama bir punduna gelse, rüzgar birden başka yönden esse ırkçılık kelimesinin sözlük anlamını önünüze sererler.

 

*Dijital İletişim Uzmanı

**Eğitmen-Müzisyen